GÖREV

1757 Words
Ertesi sabah hanımlar hamama gitti. Bu sefer ibrikle şerbet dağıtan Gülru’ydu. Güzelce yıkanıp paklandıktan, adetleri yerine getirdikten sonra kına için tekrar beylerbeyi konağına döndüler. Lalezar, gelininin avucuna altın bir akçe yerleştirirken gelin hanımdan daha çok ağladı. Karşısındaki kız yeğeni de olsa o da oğlunu evlendiriyordu. Ve Yusuf ona, o Yusuf’a dargındı. Akşama doğru erkek tarafı gelip Gülru’yu süslenmiş bir atın sırtına oturttu ve tekrar Feridzade konağına götürdüler. Konak avlusu dünden oldukça farklıydı. Eşref ve Kamer bir gün içinde tüm görevlerini bitirmişler her yeri toya hazır hale getirmişlerdi. Yusuf ise kendi alemindeydi yine. Akşam içtikten sonra kendisini odaya kilitlemiş Eşref onu gelinini almak için çağırana kadar odasından çıkmamıştı. Ki odası artık onun odası değil gibiydi. Ona ait bütün eşyaları kaldırılmış, sanki koskoca odayı sadece bir kadın kullanacak gibi döşenmişti. Her yere dizilmiş gelin çeyizini saymıyordu bile Yusuf. Yusuf evlenmemek için konağa uğramazken annesi bunu avantaja çevirmiş, her şeyi oğlu yokken onun adına halletmişti. Tabi ortada itiraz edecek kimse olmadığı için istediği gibi at koşturmuştu. Gülru’nun atının ipini çekip konağa götürürken karısından yana bakmadı. Beldenin içinden geçerken bir köşede Ferzin’in alaycı gözlerini başka bir köşede Marika’nın ağlayan suratını görmüştü. Gülru neden itiraz etmedi, diye düşündü. Ağabey dediği adamın koynuna girmeyi istiyor muydu gerçekten? Konağa geldiklerinde kadınlar gelini de alarak kendi kısımlarına, erkekler Yusuf’u alarak kendi kısımlarına geçti. Yusuf Gülru’yu bundan sonra gerdekte görecekti sadece. Merih bile biraz kendisini toparlayıp ağabeyinin eğlencesine katılmıştı. Gerçi başta yüzü biraz buruktu ama zaman ilerledikçe eski neşesini bulmuştu. Yusuf kendisini yine içmeye vermişti ama bunu babası ve day-… kayınbabasından saklamak öyle zordu ki en sonunda kendisini bahçeye atmış, millet içeride eğlenirken damat olarak bahçede içmişti. Herkesten nefret ediyordu ve biri gelip ona en ufak bulaşacak olursa büyük olay çıkaracaktı. Ailesi bunun farkına varmış olacak ki ona pek dokunmuyorlardı. Gerdeğe yakın Şadiye ve Lalezar, Gülru’yu gerdek odasına çıkardı. Adet gereği o girmeden su gibi temiz ve bereketli olsun diye eşiğe bir kaç damla su döktüler. Gülru içeri girdi. Annesi dün gece ona ne yapacağını anlatmıştı ama Şadiye ‘yenge’ konumunda olduğu için bir kez daha üstünkörü anlattı. Gülru hiçbir şey anlamamıştı ama kocası biliyordur diye üstünde durmadı. Gece yarısına kadar saatlerce bekledi. Üstündeki kaftan ve başındaki takılar ağırdı ama Yusuf gelmeden çıkarmamasını söylemişlerdi. Öylece otururken kapının açıldığını duyup aceleyle al örtüsünü yüzüne geri kapattı. Oturduğu yerde dikleşti. Yusuf onu hala uyanık ve gelin kıyafetleri içinde görünce şaşırdı. “Sen hala uyumadın mı?” dedi. “Seni bekledim.” dedi Gülru yumuşak fısıltı gibi bir sesle. Yüreği küt küt çarpıyordu. Kulaklarıyla duyabiliyordu neredeyse sesini. Yusuf güldü ama gülüşünde bir alay gizliydi sanki. “Bende senin uyumanı beklemiştim güya.” dedi. “Neden?” diye sordu Gülru masumca. “Şey olmayacak mı?” “Ney olmayacak mı?” dedi Yusuf. Bir kaşı havada dişleri sıkılıydı. Cevabı gayet de iyi biliyordu. Kızın ses vermediğini görünce kaynağı belirsiz bir hırsla devam etti. “Ne zaman buraya gelseniz, yoldan azıcık eli yüzü düzgün biri geçse ilgiyle bakarken görürdüm seni. Merih’e göz süzüp, Kamer’e de alttan alta ümit verdiğini fark ederdim. O zamanlar derdim ki…” Durdu. Derin sinirli bir nefes aldı.”Zavallı kardeşimin başını yakacak bu kız! Gel gör ki meğer endişelenmesi gereken en başından beri benmişim!” Gülru’nun cevap vermesini istedi. Kavga çıkarmasını… Kendisini savunmasını… Ama al duvaktan yüzünü bile göremediği kız sessiz kaldı. Eğer oda o saniye aşırı sessiz olmasaydı, ufacık bir iç çekiş gibi olan hıçkırık sesini kaçırabilirdi. “Ağlama!” dedi sert bir sesle. Cevaben hıçkırık sesleri daha da arttı. “Ağlama…” diye daha yumuşak bir sesle rica etti bu kez ümitsizce. Gülru yavaşça kendi kendisine duvağını açtı. Bal renkli gözleri yaşlarla dolmuş, uzun kirpikleri ıslanmıştı. Yanakları kıpkırmızıydı. Bu gece ağlayabileceğini söylemişlerdi ona. Ama kimse kocan bir öküz olduğu için, diye ekleme gereği duymamıştı. Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü. Sinirle saçındaki süsü ve örtüyü koparır gibi çekti aldı başından. Bir kaç tel saçını da onlarla birlikte yere atmıştı. Üstündeki ağır kaftanı çıkardı. Altındaki bindallıyı omuzlarından sıyırdı. Yusuf büyülenmiş gibi onu izliyordu. “Ne yapıyorsun?” diye sordu. “Hepsi çok ağır. Çıkarıyorum.” dedi Gülru. Elbiseyi yere düşürdü. Üstünde kalan ince keten beyaz içlik göğüs uçlarının koyu halkasını bile saklayamıyordu. “GÜLRU!!!” diye yükseldi Yusuf. Gözlerini kızın boynundan yukarıda tutmaya çalışıyordu. “Yusuf ağabey?” dedi Gülru. “Senin o manada kocan olmayacağım!” dedi Yusuf. Kız son şansını ona ağabey diyerek kaybetmişti zaten. “Neden? Buraya geldiğimden beri senin zamparalıklarını dinliyorum. Halayıklardan tut, Şadiye halana kadar herkes senin gönül maceralarından bahsediyor.” “Bundan sana ne?” dedi karısına. “Yani…” dedi Gülru. Ona yaklaştı. Burnunun dibine girdi. Elini Yusuf’un karnına koydu. “Buranın alt kısmında bir sorunun olduğunu sanmıyorum!” “YOK ZATEN!” dedi Yusuf hakarete uğramış gibi. “Güzel.” dedi Gülru. Ellerini Yusuf’un kaftanına koydu. Aşağı doğru çekiştirmeye başladı. Kocası daha ne olduğunu anlamadan kaftanı çıkarıp attı. Daha fazlasını yapmaya cesareti yoktu. Yatağa gidip uzandı. “Hadi gel o zaman.” dedi. Gülru her bakire gibi ilk geceden korkuyordu ama kocasının onu istemiyor olması gururuna dokunmuştu. Gülru’ydu o. Koca Şemsi Paşa’nın dillere destan ipek gibi kızı Gülru! İlk gecesinde böyle bir hakarete uğraması da ne demekti! Elalem bunu duysa ne derdi sonra? Şaşkın şaşkın bakan Yusuf aniden gelen gülme isteğini bastırmaya çalışarak az sonra kesilecek kurban gibi dümdüz uzanan kızı izledi. Gülru ellerini karnında birleştirmiş, bacaklarını birbirine sımsıkı bastırmış, gözlerini sıkı sıkı yummuştu. Kocasını etkilemekten ziyade kendisine güldürüyordu haberi yoktu. Gidip yatağın kenarına oturdu Yusuf. Onun yaklaştığını duyunca karısının nefesini tuttuğunu fark edip bu sefer alenen güldü. “Benim kendime has tercihlerim var.” diye açıkladı Gülru’ya. Gülru gözlerini açıp merakla ona baktı. Yusuf devam etti. “Ben yaşça senden daha olgun kadınları tercih ediyorum. Ve yatakta daha tecrübeli olanları.” Kıkırdadı. “Böyle kesme tahtasındaki balık gibi iki seksen uzanan küçük kızları değil.” Gülru’nun da onunla birlikte güleceğini sandı çünkü niyeti şaka yapmaktı. Ama kızın tekrar dolmuş gözlerini görünce ağır konuştuğunu anlamış oldu. Toparlamak için bir şeyler söylemek istedi. Buna fırsat vermeyen Gülru onu eliyle yataktan itmeye çalışıp beceremeyince örtüsünü başının üzerine kadar çekti. Yusuf onu teselli etmek istediyse de hemen vazgeçti bundan. Kızın ondan ümidi kesmiş olması daha iyi değil miydi? Bir kaç seneye ne kini kalırdı ne de öfkesi. Yaşça da biraz büyümüş olurdu. Bu arada Yusuf da evli bir adam olma fikrini hazmetmiş ve kendisini baba olmaya hazır hissediyor olurdu. Şimdilik herkes için en iyisi bu gibiydi. Kalkıp sessizce çıktı odadan. Marika’sının yanına döndü. Marika onu düğün gecesinde kapısında görünce öyle mutlu olmuştu ki o gece daha önce hiç sevişmedikleri gibi sevişmeye başlamışlardı. Marika zaten o narin nazenin kızın Yusuf’a yetmeyeceğini adı gibi biliyordu ama belki Yusuf kendi kuzenine kıyamaz ya da dayısından korkar da bir daha yanına uğramaz diye düşünmüştü. Yusuf için son iki gün gerçek bir kabus gibiydi ve ancak şimdi gerçek hayatına dönmüş gibi hissediyordu. Bir baba olmaya karar verene kadar ‘şimdilik’ ait olduğu yerdeydi. —— Düğün gecesi Şemsi Paşa, Kamer’i özel bir görüşme için yanına çağırdı. Kamer meraklı ve heyecanlı bir şekilde odaya geldiğinde koskoca paşayı düşünceli bir şekilde yıldızları izlerken gördü. “Beni çağırtmışsınız efendim.” dedi. Şemsi Paşa eliyle ona sediri işaret edip; “Otur!” dedi. Kamer oturdu. “Bu evlilikle iyi bir şey mi yaptım kötü bir şey mi yaptım hala emin değilim. Ama başka çarem yoktu.” dedi paşa dalgın dalgın. “Anlamadım efendim?” dedi Kamer. “Yusuf elimde büyüdü. Yeğenlerimden en ziyade onu severim. Ama son günlerdeki davranışları bana hata yapıp yapmadığımı sorgulatıyor biraz.” “Yusuf ağabey mert ve yiğittir. Sizi de çok sever. Kızınıza gözü gibi bakar.” diye ağabeyini savundu Kamer. “Sana bir sır vereyim mi çocuk?” “Bana güvenmeniz beni memnun eder efendim.” “Buraya gelmeden bir kaç gün önce sizinde tanıştığınız arkadaşım Şakir’den bir mektup aldım. Gülru’yla izdivaç yapmak istediğini böylece sadece iki yakın arkadaş değil aynı zamanda daha güçlü bir aile olabileceğimizi yazmıştı.” Kamer şaşkındı. “Yaşı çok büyük değil mi efendim?” dedi. “Ama çok zengin. Eğer razı olsaydım Osmanlı’nın en güçlü adamı olabilirdim. O da buna güvendi muhtemelen. Ama ben kızımı kendi kişisel hırslarımdan daha çok severim Kamer. Sırf zengin ve arkadaşım diye ona nasıl davranacağını bilmediğim birinin insafına bırakamazdım onu.” Kamer, Firuze’yi düşündü. Bunu anlayabiliyordu. “Şakir Bey’e güvenmiyor musunuz?” diye sordu . “İşin doğrusu onu uzun yıllardır görmemiştim. Eskiden dostum olmasını her şeyden çok istediğim, saydığım ve takdir ettiğim biriydi. Ama yıllar geçti. Her şey değişiyor. O neden değişmesin.” “Mektubu aldıktan sonra mı bu evliliğe karar verdiniz?” diye sordu Kamer. “Aslında mektup kızlarımın evliliği konusunu ilk kez ciddi bir şekilde ele almamı sağladı. Ben dünyaya kazık çakmadım. Elbet feleğin son vuruşu benim içinde gelecektir. İstedim ki kızlarım benden sonra emin ellerde olsunlar.” “Yusuf ağabeyim ikisine de sahip çıkacaktır.” diye güvence verdi Kamer. Paşa iç çekti. “Paşa olduğumdan beri niyeti bozuk kimseye göz açtırmadım. Kuyruğuna bastığım tatlı tatlı kaşıdığım kişi çok oldu. Özellikle bu Keçiler! Kafalarını inlerinden çıkarttırmadığım için yıllardır bileniyorlar bana. Eskiden hepsiyle savaşacak gücüm ve kararlılığım vardı. Yaşlandıkça endişelerime bile hakim olamıyorum. Perihan gözlerimin önünden kaçırıldı. Ben güçten düştükçe bu kafirler daha da azıtacak.” “O günlerin uzun yıllar gelmemesini dilerim.” dedi Kamer içtenlikle. Paşa sırtına vurdu. “Ben has pehlivanı gözünden tanırım.” dedi bir kez daha. “Seni bu akşam buraya çağırdım çünkü sende benden sonrası için umut görüyorum.” “Ne demek istediğinizi anlamadım efendim!” dedi Kamer. Gururlanmakla şüphelenmek arasında bir yerdeydi. “Sana şimdi bir görev vereceğim ama buradan çıkmayacak.” dedi Paşa. Bu Kamer’in günlerdir beklediği fırsattı. Paşaya sadece güreş meydanında değil gerçek hayatta da işe yarayacağını gösterebileceği bir fırsat istiyordu. Dikleşti. “Ne görev verirseniz yapacağımdan emin olabilirsiniz.” dedi kendinden emin bir sesle. “Bu iş günlerini, aylarını, yıllarını alabilir. Evinden uzakta uzun bir zaman geçireceksin. Buna rağmen kabul edecek misin?” diye sordu Paşa. Kamerin bir ‘evi’ yoktu. Ama kız kardeşi vardı. “Firuze…” dedi az önceki kadar emin olmayan bir sesle. “Onun hakkında endişelenmene gerek yok. Bana emanet olacak. Döndüğünde burada bulacaksın.” dedi. Kamer’in başka bir itirazı yoktu. “Eğer başarılı olursam…” “Başarılı olursan mükafatını alacaksın.” dedi paşa. “Mükafatım ne olacak? Saygısızlık etmek istemem ama eğer bilirsem görevimde daha azimli olabilirim.” dedi Kamer. Paşa güldü. “Akıllı çocuksun! Bugün düşün taşın. Kesin kararını en geç yarın ver ve bana bildir. Karar verdiğinde ödülünü söyleyeceğim.” “Peki…” Yutkundu Kamer. “Görev ne?” Paşa keskin gözleriyle onu inceledi. Bu işi yapıp yapamayacağını mı anlamaya çalışıyordu acaba? “Keçilerin arasına sızacaksın. Ve ana aile hakkında bilgi toplayacaksın.” dedi Paşa.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD