Çok işim vardı benim. Aldığım proje, doldurmam gereken staj çizelgesi, dersler, mezuniyet yaklaştıkça içinden deccal çıkan hocalarım, mahallelinin üzerimizde dolaşan meraklı bakışları ve zaten uzun zamandır zihnimi meşkul eden bir eüadam vardı. Yıllardır zihnimi, düşüncelerimi kendimce kategorize etmiş, onların etkilerinden en az zararla çıkmayı başarabilmiş biriydim ama dünden beri sanki kurduğum bütün düzen üzerime yıkılmış hissediyordum. Ben zaten olmayacak bir şey diye düşünüp kendi hayal dünyamın konforlu alanına sığınmıştım ancak;. şimdi onun yaptığı gibi bana ümit veren, sanki hislerim karşılıklıymış iması barındıran mesajlarını nereye koyacağımı bilmiyorum anlayacağınız.
Mesela o işlerimden biri de kendimi yataktan kaldırıp okula gitmekti. Ama sanki üzerime beton dökülmüş gibi hissettiğimden kalkamıyordum bir türlü. Bir de mesajları sabaha kadar defalarca okuduğum için bir damla uyku uyumamıştım ve bu sebeple gözlerim sızlıyordu. Üstelik bir de ilk dersim bu yılın baş deccali Asude hocaylaydı. Kadın ara vermeden üç saat ders işleyebiliyordu. Tuvalete gitmek gibi insani ihtiyaçlarımız olabileceğini söylediğimizde, kendisinin de kullanıp memnun kaldığı emici külodun markasını vermişti. Biraz daha oyalanırsam derse de geç kalacak ve bundan sonraki bütün derslerinde üzerime oynamasına imkan tanıyacaktım. Kendi başıma kalkamayacağım, beni bu yataktan kazımak için ilahi bir kuvvete ihtiyacım olduğunu düşündüğüm dakikalarda kapım tok bir şekilde tıklatıldı ve ben buyur demeden de pat diye açıldı. "Zeyno 15 dakikan var. Eğer zamanında hazır olursan okula bırakıım." Sanırım aradığım ilahi müdahale abim aracılığı ile gelmişti.
Hayatım boyunca planlı ve düzenli yaşayan bir insan olduğum için bir hafta boyunca giyeceklerimi pazar gününden ayarlardım. İşte bu huyuma şimdi oturup saatlerce methiye düzebilirdim ama çoktan üç dakikam geçmişti bile. İyi tarafından bak Zeyno. Seni abin bırakacağı için dükkanın önünden geçmek zorunda kalmayacaksın. En azından okul çıkışına kadar.
Abimin verdiği süreyi ucu ucuna tutturup hazırlandığımda aşağı indim. Annem kahvaltı yapmadığım için ufak bir sandviç hazırlamıştı. Ve elbette termos bardağıma da çay koymayı ihmal etmemişti. Yanağına sıkı bir öpücük kondurup abimin peşinden hızla arabaya doğru ilerledim. Babam heralde yine erkenden esnaf ziyaretlerine başlamıştı. Aramızda kalsın; Mert'in babası Rıza amcanın dolduruşuna gelip muhtar olmayı planlıyordu. Ve mahallenin mevcut ihtiyar heyetine göre de şansı epey yüksekti.
"Abicim sen arkaya geç, yoldan Sefa'yı da alacağız." Duydunuz değil mi? Şanslı günümdeyim diye inandığım dakika hayat bana resmen nah çekiyordu. "O ne alaka be? Mahallenin dışına çıkar mıydı hiç?" Arka koltuğa geçip oturduğumda tırnaklarımı yemeye başlamıştım bile. "İşi varmış adamın. Sana hesap mı verecek Zeyno?" Abim ve o akıl dışı çıkarımları. "Neden bana hesap versin canım. Ben onu dükkanından hiç çıkmıyor sanıyordum." Abim dikiz aynasından sen ne kadar salaksın öyle der gibi bakıp Sefa'nın dükkanının önüne doğru sakin sakin ilerledi. Örnek çocuk tabii, mahalle arasında hız yapmıyordu aklınca.
Dükkanın önüne geldiğimizde bir kere kornaya basması yetmişti. Sefa zaten çoktan hazırlanmış şekilde kapı ağzında bekliyordu. Üzerinde atölyede giydiği önlüğü olmadan çok nadir görmüştüm onu. Şimdi de siyah bir tişört üzerine giydiği koyu renk bir gömlek ve ona çok yakıştığını düşündüğüm kot pantolonlarından birini giymişti. Tam arabaya gelirken aklına bir şey gelmiş olacak ki dükkana dönüp çırağına bir şeyler tembihledi. Ben de bu arada baş parmağımın etlerini yolmuş, işaret parmağıma geçmiştim. Arabanın kapısını açtıp bindiğinde benim de kalbim aynı kapı gibi kısa bir an tekledi.
"Selamün aleyküm birader." Abimin bazen daha çok mahalle abisi olduğunu düşünüyordum. Aklınca Sefa binince selam vermeyi atladı diye laf sokuyordu haspam. "Aleyküm selam da bir dursan yerime yerleşsem önce. Hem dışarıdan gelen selam verir oğlum. Bozdun mu aklınca sen şimdi beni." Abim bozulmuştu elbet ama bozuntuya vermemekte de gayretliydi. "İnsan kapıyı açar açmaz verir selamını bir kere. Ben mi öğreteceğim sana bu yaştan sonra." Sefa onun bu hallerine alışıktı o yüzden fazla uğraşmadı. Ama ortamda garip bir hava vardı. Çünkü benim arkada olduğumu farketmemiş gibiydi tavırları. Oysa abimin arabasının camları filmli falan değildi. Binerken beni görmemesi için hiçbir sebep yoktu anlayacağınız. Saçmalamayın, o bir komiser. Elbette yasa dışı hiçbir şeyi yapmayıp güneş ışınlarını beyin sapımıza kadar emmemize sebep olacaktı.
Araba hareket ettikçe ben de yerimde rahatsızca kımıldanıyordum. Ne işi vardı Sefa'nın mesela. Bu mesele hakkında konuşamazlar mıydı? Aklımda çeşit çeşit ve her biri birbirinden saçma düşünceler dolaşırken abim dikiz aynasından bana baktı ve "Zeyno okul çıkışı da ben alırım seni, otobüse falan binmekle uğraşma." dedi. Hayırdır inşallah, abim benim getir götürümü yapacak kadar boş bir adam değildi ki. "Ne gerek var abi, işinden gücünden kalma gelirim ben." Yanii bana göre dört senedir aynı yolu tepen, hat şoförlerini yakınen tanıyan biri olarak bu sene de gider gelirdim. Ben bu şekilde düşünürken Sefa; "gördük nasıl gelip gittiğini." gibi bir şeyle homurdandı. Abim kısa bir an Sefa'ya baksa da beni cevaplandırmayı tercih ederek tekrar dikiz aynasında yüzümü buldu. "Bugün pek işim yok, eve erken dönerim büyük ihtimalle. Sen dersin bitince ayrılma bir yere. " diyerek bütün sorularımı susturdu.
Okulla evin arası pek yoktu ama HAVAŞ arabalarının Maltepe'de yolcu aldığı yer de mahalleye oldukça yakındı. Abim durakların olduğu yere yanaştığında merakım iyice artmıştı. Ne yanii Sefa bir yere mi gidecekti şimdi? Yine kendim sorup cevapsız bıraktığım sorulara bir yenisini eklemişken, bu kez Allah isyanımı duyup cevapların bir bir ağızlarından dökülmesini sağladı. "Zeyno'yu bırakayım dönerim hemen. Sen bir yere ayrılma, Zehra teyze şimdi olanca yükle gelmiştir." dedi. Anlaşılan Zehra teyze Samsun'daydı ve bugün dönüyordu. Merakım giderilince Sefa'nın arabadan inişini sakince izledim. Kalan mesafede inip ön koltuğa geçmeme gerek olmadığı için hiç kımıldamadım yerimden.
Nihayet fakültenin önüne geldiğimizde abim kemerinin izin verdiği ölçüde ardına dönüp konuşmaya başladı. "Dün Caner kesmiş yolunu, apır sapır konuşmuş. Sefa ben hallettim dedi ama bir de ben görüneyim bugün. Zaten ne zamandır o gerizekalının gözüne görünecek vardı. Dediğim gibi okul çıkışı bir yere kaybolma da bekle beni. Mahalleye birlikte dönelim." Abimin bazı ifadeleri vardı ve kesinlikle bir cevap kabul etmezdi. Yine 'ben söyleyeceğimi söyledim, hadi yürü git.' bakışı attığı için ağzımı açmadım ben de. Sadece ön koltuğa uzanıp yanağına ufak bir öpücük kondurdum ve indim arabadan. Fakülte girişine ilerlerken Sinan'ın geldiğini gördüm. Yine üzerine ne bulduysa geçirmiş ve geceyi pek iyi geçirmediğini belli eden güneş gözlüklerini takmıştı. Öyle dalgındı ki beni görmedi bile. Ancak hala uzaklaşmamış olan abim ani bir manevra ile önüne kırıp kornaya basınca kendine gelebilmişti.
"Ulan daha önünü göremiyorsun sen. Biz de kalkmış size kız kardeşimizi emanet ediyoruz. " Sinan arabanın abime ait olduğunu anlayınca önce rahatladı, sonra da saçma salak bir asker selamı vererek onu selamladı. Abim; "dümbük" demiş ve gaza basarak kavşaktan geri dönmüştü. Nereye gittiğini biliyordum. Zehra teyze ile Sefa'yı alıp mahalleye bırakacak, oradan da emniyete geçecekti. Dikkatimi yeniden Sinan'a verdiğimde sağ gözünün çevresinde hafif bir morluk fark ettim. Daha ne olduğunu anlamadan gözlüğü çekip aldığımda ise morluğun sandığım kadar küçük olmadığını görmüştüm.
"Hiii kim yaptı bunu? Hangi kızın abisi, çabuk söyle." Hepimiz bir gün kırdığı cevizleri kabukları ile yedireceklerini biliyorduk ama onu bu hale getirene ciddi ciddi kinlenmeye başlamıştım. "Sandığın gibi değil, Deniz'le atıştık." deyince kaşlarımı mümkünmüş gibi daha da çattım. Deniz, Sinan'ın ev arkadaşıydı ve dört yıldır aralarında böyle bir şeyin yaşandığına şahit olmamıştım. Deniz tıp okuyordu ve ikisi dersleri yeterince ağır olduğu için eve başka birini almayı kabul etmemişlerdi. Biz bile bu dört senede toplasak iki ya da üç kez ancak gitmiştik evlerine. İyi hoş çocuktu ama pek bir soğuktu. Gönül ile bazen onun bir sosyopat olduğunu bile düşünüyorduk. Sinan'ın anlattığı eğlenceli muhabbetler olmasa onun insan ilişkisi kurabilen birisi olduğuna inanmak pek mümkün değildi.
"Ama neden? Yani siz Deniz'le birbirinize sesinizi bile yükseltmezsiniz Sinan. Yumruklar olaya nasıl karıştı ki?" Sorumla birlikte yüzü sanki ağlayacakmış gibi buruştu ve "sanırım bu sefer çok yanlış birine yürüdüm." dedi. Şimdi anlaşılmıştı meselenin aslı. Tahmin ettiğim gibiydi her şey. Benim meraklı bakışlarımın hala üzerinde olduğunu farkedince anlatmaya devam etti. "İnstagramdan bunların sınıfta bir kıza dm attım. Meğer Deniz hoşlanıyormuş, açılacakmış bugün yarın. Haberi olunca atıştık, itiş kakış oldu işte. Ama anlaştık yanii sorun yok." İnsanlar konuşa konuşa anlaşırdı, erkekler dövüşe dövüşe. Aşırıya kaçmadıkları sürece anlaşmalarına seviniyordum. Sonuçta bunca yıllık dostluklarını üçüncü kişi yüzünden bozmalarını istemezdim.
Nihayet dersliğe girdiğimizde ise Gönül ve Mert'in çoktan oturmuş ve bizim için de yer tutmuş olduğunu gödük. Zaten çok geçmeden de Asude hoca gelip yoklama kağıdını dolaştırmaya başladı. 60 kişilik amfide neredeyse 15 dakikayı yiyordu bu işlem.
Tahmin ettiğimizden yarım saat önce biten ders sayesinde bir sonraki derse kadar epey bir boş vaktimiz vardı. Biz de kafeteryanın yolunu tuttuk. Dün sadece üstün körü mesajlaşmıştık. Onlara Caner'den ve Sefa'nın olaya müdahale edişinden bahsetmiştim ama sonrasında onun attığı mesajları henüz söylememiştim.
Sinan, ders boyunca çıkarmadığı gözlüklerini kafeteryada da takmaya devam etmişti. Gönül ve Mert kahveleri almaya gittiğinde ikimiz de düşünceliydik. Sinan arkadaşı ile atışmasına bozuluyordu, belliydi ama benim içimde daha büyük bir karmaşa vardı.
"Evet arkadaşlar, dünkü meseleyi konuşmak için tam yarım saatimiz var. Ne yapıyoruz? Yine dövüyor muyuz Caner'i? Yoksa bırakalım Sefa mı halletsin?" Mert kahveleri getirdikten sonra konuya bodoslama dalınca artık onların bilmediği ayrıntıları da anlatma zamanı gelmişti. "Sizden sonra Sefa bana mesaj attı. Bundan sonra Caner sıkıştırırsa ona haber verecekmişim." Gönül içmek için ağzına götürdüğü kahve ile kala kalırken; Mert ve Sinan da masaya iyice yaklaştı. Sanırım meselenin haber değeri büyüktü. "Bir dakika ben yanlış anlamadım değil mi? Bu adam bunca zaman sana hiçbir şekilde ulaşmadı ama dün olanlardan sonra atarlı giderli mesajlar mı attı?" Mert inanmaz gözlerle bakmaya devam ederken telefonumu çıkardım ve Sefa ile konuşma ekranımızı açtım. Telefonum ellerinde teker teker dolaşınca ikna oldular.
"Garip şeyler oldu bugün." Daha garip ne olabilir diye bakmaya başladıklarında devam ettim. "Sabah abim bıraktı beni buraya, Sefa'yı da aldık HAVAŞ durağına bıraktık. Abim akşam seni ben alacağım dedi. Caner'in dün yoluma çıktığını öğrenmiş. " Kimden öğrendiğini sormalarına gerek yoktu. Çünkü konuşmanın ana gündem maddesi Sefa'nın aniden gelişen korumacı tavırlarıydı.
Bir süre daha bu konu üzerinde konuşup, diğer derse girmek için ayaklandık. Hafta içinde en yorucu günüm Çarşambay^dı. Haliyle fakülte binasından çıktığımda takatim de kalmamıştı. İçten içe otobüs durağına kadar yürümeyeceğim için seviniyordum. Bizimkilerle vedalaştıktan sonra abimin sabah bıraktığı yerde beklemeye başladım. Eylül ayının sonuna gelmiştik ve hala kısa kollularla evden çıksak da güneş battıktan sonra çıkan hafif rüzgar insanın içini ürpertiyordu. Ben de bugün abim acele ettirdiği için üzerime bir şey almayı unutmuştum. Dakikalar geçtikçe üşümem artmış ve abimin geleceğine dair umudum azalmaya başlamıştı. Bir dahaki otobüsün gelmesine daha 15 dakika vardı. Kara kara düşünürken abimin arabası gelip önümde durdu. Haliyle ben de söylene söylene bindim arabaya. Ondan taraf hiç bakmıyordum. "Bir yere ayrılma bekle dedin ama az kalsın yatıya kalacaktım abi. O kadar kendim gelirim dedim ben sana." Kemerimi takmak için o kadar uğraşmıştım ki, abimin neden bu kadar sessiz kaldığı konusunda düşünememiştim bile. Kafama takıldığı anda dönüp ondan taraf baktım ama baktığım kişi abim değildi.
"Samet'in işi çıktı, onu emniyete bırakmak zorunda kaldım. Seni benim almamı söyledi. " Bir mahallenin içinde beraber yaşamka bile yeterince heyecan sebebiyken hepi topu bir buçuk metrekarelik bir alanda onunla yalnız olmak dayanılır gibi değildi. Ama bende de o poker surat dedikleri ifadeden vardı. Hislerimi asla belli etmezdim. Elbette onu gördüğüm için şaşırdığımı anladı ancak heyecanlandığımı farketmesi mümkün değildi. "Anlıyorum ama zahmet etmişsin. Haberim olsaydı az önce kalkan otobüse binerdim. Boşuna gelmişsin buraya kadar." Gülümsedi ama manidar bir gülümsemeydi bu. Kavşağa kadar gidip geri döndükten sonra mahallenin yolunu tuttu. Olduğum yerde kendimi öyle sıkıyordum ki kalbim duracak gibiydi. Arabanın yavaşlayıp durduğunu farkettiğimde pencereden dışarı baktım. İşlek bir caddede kenara çekmiş olduğumuzu görünce elimde olmadan meraklı bakışlarımı ona çevirdim. "Neden durduk?" Ya da neden bana öyle bakıyorsun mu demeliydim? Çünkü çok değişikti bakışları. "Sanırım mesajla sana ne demek istediğimi pek anlatamıyorum. O yüzden yüz yüze konuşacağız küçük hanım."
Onun anlayamayacağı çok büyük bir sorunum vardı ne yazık ki. Yüz yüze bakışmak hem az, hem de zor geliyordu.