PROLOG
PROLOG
Kapısı Olmayan Ev
Kırmızı Ev’in kapıları vardı ama hiçbiri çıkmak için yapılmamıştı.
Bunu evde büyüyen her kız zamanla öğrenirdi; önce kapıların nasıl kapandığını, sonra anahtarların kimde durduğunu, en sonunda da asıl kilidin demirden değil, insanın içine yerleştirilen korkudan yapıldığını anlardı. Dışarıdan bakıldığında eski ve görkemli bir malikâneydi burası; yüksek pencereleri, ağır perdeleri, gece yanınca kan kırmızısı görünen lambaları, bahçesini çevreleyen siyah demir parmaklıkları ve yağmur yağdığında taş duvarlarının üzerinde gezinen karanlık gölgeleriyle zengin bir ailenin unutulmuş konağına benzerdi. Ama içeriden bakıldığında başka bir şeydi. İçeriden bakıldığında bu ev, sessizliğin kural olduğu, nefes almanın bile izinle yapıldığı, gülmenin fazla geldiği, ağlamanın zayıflık sayıldığı, soru sormanın ise kapalı kapılar ardında cezalandırıldığı bir dünyaydı.
Liza o dünyanın içinde doğmamıştı belki ama o dünyanın içinde büyümüştü.
Kendi geçmişini bilmeden, kendi soyadının nereden geldiğini öğrenmeden, dışarıdaki çocukların sabahları nereye gittiğini, okul denilen yerin nasıl koktuğunu, defterlerin neden renk renk kaplandığını, teneffüs zillerinin neye benzediğini, yağmurdan sonra sokakta koşturan çocukların neden çamura basmaktan korkmadığını anlamadan büyümüştü. Onun bildiği dünya, kırmızı perdelerden, kilitlenen kapılardan, uzun koridorlardan, fısıltıyla konuşan kızlardan, başını eğerek yürüyen kadınlardan, geceleri duyulan ayak seslerinden ve Madam Vera’nın tek bir bakışıyla herkesi susturan o soğuk otoritesinden ibaretti.
Küçükken bunun normal olduğunu sanmıştı.
Çünkü çocuklar, içine doğdukları karanlığı önce gece zannederdi.
Liza da öyle sanmıştı.
Karanlık hep böyleydi.
Kapılar hep böyle kilitlenirdi.
İnsanlar hep böyle susardı.
Kadınlar hep böyle gözlerini yere indirirdi.
Erkekler hep koridorun başında bekler, kimseye yol vermezdi.
Madam Vera hep herkesin nereye bakacağını, ne zaman konuşacağını, ne kadar ağlayacağını bilirdi.
Sonra büyüdükçe, evdeki bazı kızların geceleri yastıklarına yüzlerini gömerek ağladığını, bazı kapıların sabaha kadar açılmadığını, bazı isimlerin bir daha söylenmediğini, bazı kadınların ansızın ortadan kaybolduğunu fark etmişti. Ama fark etmek, anlamak değildi. Liza birçok şeyi görür, çok azını anlardı. Ona öğretilen ilk şey, bilmemesi gereken şeylerin varlığıydı. İkinci şey ise, bilmemesi gereken bir şeyi öğrenmeye çalışırsa bunun sadece kendisine değil, ona iyi davranan herkese zarar vereceğiydi.
Bu yüzden Liza susmayı öğrenmişti.
Ama merak etmeyi bırakamamıştı.
Merak, onun içindeki en tehlikeli şeydi.
Madam Vera bunu çok erken fark etmişti. Liza daha yedi yaşındayken, salonun büyük penceresinden dışarıdaki sokağı izlediği bir akşam, küçük parmaklarını camın buğusuna bastırıp dışarıda koşan bir çocuğun izlediği yolu takip etmişti. Çocuk, elinde kırmızı bir uçurtmayla kaldırım boyunca koşmuş, sonra annesi gibi görünen bir kadının yanına dönmüş, kadın ona eğilip saçlarını düzeltmişti. Liza uzun uzun bakmıştı o sahneye. Saçları düzeltilen çocuğa değil, o hareketin kendisine. Birinin bir başkasına öyle dokunmasına. Sert değil. Emir verir gibi değil. Sahiplenir gibi değil. Sanki dünyada hiçbir şey istemeden, yalnızca sevdiği için.
O gece Madam Vera onu pencerenin önünde bulmuştu.
“Ne yapıyorsun?” diye sormuştu.
Liza korkuyla arkasını dönmüş, ellerini elbisesinin önünde birleştirmişti.
“Bakıyordum.”
“Neye?”
“Dışarıya.”
Madam Vera yaklaşmış, küçük kızın yanında durmuş, onun baktığı yere bakmıştı. Sokak artık boştu. Uçurtmalı çocuk gitmişti. Ama Liza hâlâ camdaki buğulu noktaya bakıyordu.
“Dışarı sana ait değil,” demişti Madam Vera.
Liza o zaman bu cümlenin ne anlama geldiğini anlamamıştı. Başını yana eğmiş, çok masum bir sesle sormuştu:
“Peki ben nereye aitim?”
Madam Vera uzun süre cevap vermemişti. Sonra yavaşça eğilmiş, Liza’nın çenesini iki parmağıyla tutup yüzünü kendisine çevirmişti.
“Sen,” demişti, “soru sormamayı öğrendiğin yere aitsin.”
O günden sonra Liza pencerelere daha az yaklaşmıştı.
Ama dışarıyı merak etmeyi bırakmamıştı.
Yıllar böyle geçmişti.
Kırmızı Ev, içindeki herkes gibi onu da yavaş yavaş şekillendirmişti. Liza uzun boylu, ince yapılı, yüzünde saf bir güzellik taşıyan, gülümsediğinde evin boğucu havasına kısa süreliğine başka bir ışık getiren genç bir kıza dönüşmüştü; ama o gülümseme bile burada fazla masum, fazla temiz, fazla yanlış dururdu. Bazı kızlar onu sevmişti, bazıları kıskanmıştı, bazıları onun yanında kendini hatırladığı için ondan uzak durmuştu. Narin ona gizlice saçlarını taramayı öğretmiş, Ece dışarıdaki dünyanın kelimelerini fısıldamış, Zehra korktuğunda onun yanına sığınmış, Lalin ise Liza’ya her baktığında yüzünde ince bir küçümseme taşımıştı.
Çünkü Liza farklıydı.
Bunu herkes biliyordu.
Kimse nedenini bilmiyordu.
Ya da bilenler susuyordu.
Madam Vera, Liza’yı diğerlerinden ayrı tutardı. Açıkça değil; çünkü açık ayrıcalık, evin içinde düşmanlık doğururdu. Ama yine de herkes fark ederdi. Liza bazı odalara gönderilmezdi. Bazı geceler koridorlarda bekletilmezdi. Bazı isimler onun yanında anılmazdı. Hastane bloğuna izinsiz alınmaz, arka geçitlerden uzak tutulur, evin bazı gerçeklerine yaklaştırılmazdı. Bu koruma gibi görünürdü ama Liza bazen bunun koruma mı, saklama mı olduğunu düşünürdü. Sonra bu düşünceden korkar, zihnini susturmak için adımlarını saymaya başlardı.
Bir, iki, üç…
Kırmızı Ev’de düşüncelerini susturmak için herkesin bir yöntemi vardı.
Kimi tırnaklarını avucuna geçirirdi.
Kimi dudaklarını kanatana kadar ısırırdı.
Kimi aynalara bakmazdı.
Liza ise adımlarını sayardı.
Çünkü sayıların cevabı vardı.
İnsanların yoktu.
O gece de adımlarını sayıyordu.
Yağmur yağmıştı. Bahçedeki taşlar ıslaktı. İçeride mum kokusu vardı. Salonun büyük avizesi yanıyordu ama ışık, evin karanlığını dağıtmaya yetmiyor, aksine her gölgeyi daha derin gösteriyordu. Kızlar salonun farklı köşelerinde sessizce bekliyordu. Madam Vera büyük siyah koltuğunda oturuyor, Elif yanında dimdik duruyor, Hakan kapıya yakın bir yerde ellerini arkasında birleştirmiş bekliyordu. Baran ve Yiğit koridor tarafında, Kerem merdiven dibinde, Miran ise pencere kenarında gölge gibi duruyordu.
Evde bir bekleyiş vardı.
Liza bunu hissediyordu.
Ama neyin beklendiğini bilmiyordu.
Lalin, merdivenin alt basamağında durmuş, tırnaklarının ucuna bakıyordu. Gözlerinde huzursuz bir parıltı vardı. Ece, Liza’nın yanına biraz daha yaklaşmıştı ama konuşmuyordu. Narin uzaktan ona bakıyor, sanki bir şey olursa ilk önce Liza’yı odasına göndermesi gerekecekmiş gibi tetikte bekliyordu.
Liza başını hafifçe kaldırdı.
“Birisi mi gelecek?” diye fısıldadı.
Ece ona baktı. Dudaklarının kenarında alışılmış alaycı gülümseme yoktu bu kez.
“Bazı insanlar gelmez,” dedi kısık sesle. “Ev onları hisseder.”
Liza bu cümleyi anlamadı.
Tam soracaktı ki kapının önündeki korumalardan biri doğruldu.
Sonra diğeri.
Sonra Hakan’ın yüzü değişti.
Madam Vera parmaklarını koltuğun koluna bir kez vurdu.
Salon sustu.
Zaten sessizdi ama bu başka bir sessizlikti. Daha keskin, daha ağır, daha dikkatli. Sanki evin kendisi nefesini tutmuştu. Liza’nın kalbi hızlandı. Ne olduğunu bilmiyordu ama bedeninin ondan önce anladığı bir şey vardı. Hava değişmişti. Duvarlar bile daha soğuk görünüyordu.
Dış kapı açıldı.
Ayak sesleri duyuldu.
Ağır.
Sakin.
Acele etmeden.
Kendisine yol açılacağını bilen birinin adımları.
Liza başını eğmesi gerektiğini biliyordu.
Kural buydu.
Ama gözleri kapıya kaydı.
Ve Karan içeri girdi.
Onu ilk gördüğü anda Liza’nın içinde daha önce adını bilmediği bir şey kıpırdadı. Bu korku değildi. Hayranlık da değildi. Güven hiç değildi. Daha çok, yıllardır kapalı duran bir odanın kapısına ilk kez dışarıdan bir el değmiş gibi bir histi. Karan uzun, geniş omuzlu, siyah giyimli, yüzünde kimseye açıklama yapmaya alışık olmayan bir sertlik taşıyan bir adamdı. Saçları karanlık, bakışı ağırdı. Gözleri salonda dolaşmadı; sanki zaten her şeyi biliyor, her köşeyi, her yüzü, her yalanı daha önce görmüş gibi ilerledi.
Madam Vera bile değişmişti.
Bunu Liza gördü.
Madam’ın yüzü aynıydı belki ama sesi çıkmamıştı. Oysa bu evde ilk sözü hep Madam söylerdi. Hakan başını çok az eğmişti. Baran’ın omuzları gerilmişti. Kerem bakışlarını kaçırmıştı. Lalin’in yüzünde kıskançlıkla merak arasında bir ifade belirmişti.
Liza anlamadı.
Karan kimdi?
Bu evde Madam’dan daha sessiz bir korku yaratabilen biri nasıl olurdu?
Sonra Karan ona baktı.
Direkt.
Kaçmadan.
Liza o an gözlerini indirmesi gerektiğini hatırladı ama yapamadı. Çünkü Karan’ın bakışı diğer erkeklerin bakışı gibi değildi. Onun yüzünde Liza’yı bir nesne gibi ölçen, zayıflığını hesaplayan, güzelliğini tartan bir ifade yoktu. Daha kötüsü vardı belki: onu tanıyor gibi bakıyordu. Sanki Liza’nın bilmediği bir geçmişi, kendisinin bile hatırlamadığı bir hikâyeyi, adını koyamadığı bir sırrı onun yüzünde görüyordu.
Liza’nın nefesi sıkıştı.
Madam Vera’nın sesi kırbaç gibi indi.
“Liza.”
Kız irkildi.
“Gözlerini indir.”
Liza hemen başını eğdi. Yüzü yanmış gibi oldu. Kalbinin sesi kulaklarına vuruyordu. Bir hata yapmıştı. Herkesin içinde. Madam’ın önünde. Gelen yabancının önünde.
Ama en çok onu korkutan şey hata yapmış olması değildi.
Karan’a bakarken hata olduğunu unutmuş olmasıydı.
“Odana çık,” dedi Madam.
Liza itaat etti.
Çünkü bu evde itaat etmek, nefes almak kadar eski bir alışkanlıktı.
Merdivenlere yürürken adımlarını saymaya çalıştı ama sayılar karıştı. Bir, iki, üç… sonra Karan’ın bakışı geldi aklına. Dört, beş… sonra Madam’ın sesi. Altı… sonra Ece’nin söylediği cümle: Bazı insanlar gelmez, ev onları hisseder.
Liza merdivenin ortasında bir an durmak istedi.
Geriye bakmak istedi.
Karan hâlâ orada mıydı?
Hâlâ ona bakıyor muydu?
Neden onun gelişiyle herkes susmuştu?
Neden Madam’ın sesi bile değişmişti?
Neden içindeki o kapalı yer ilk kez yerinden oynamıştı?
Ama bakmadı.
Çünkü bu evde istemek tehlikeliydi.
Odasına çıktı.
Kapıyı kapattı.
Sırtını ahşaba yasladı.
Ve uzun süre nefes almayı unuttu.
Odası küçüktü ama temizdi; beyaz örtülü dar bir yatak, eski bir komodin, perdesi kalın kumaştan yapılmış bir pencere, köşede yıpranmış bir sandalye ve aynanın önünde Madam’ın izin verdiği kadar eşya. Liza’nın odasında dış dünyadan hiçbir şey yoktu. Ne bir okul çantası, ne bir telefon, ne bir fotoğraf, ne de onun kim olduğunu hatırlatacak bir aile izi. Yalnızca duvarlar, yatak ve sessizlik.
Aşağıdan boğuk sesler geliyordu.
Konuşuyorlardı.
Karan’ın sesi diğerlerinden daha alçaktı ama Liza onu ayırt edebiliyordu. Nasıl ayırt ettiğini bilmiyordu. Belki de bazı sesler insanın kulağına değil, içine dokunurdu.
Kapıya yaklaştı.
Kulağını dayamadı. Bunu yapması yasaktı.
Ama kapının yanında durdu.
Aşağıdaki kelimelerin çoğunu anlamadı. Vera. Cevap. Liza. Okul. Kapı. Kilit. Aile.
Aile kelimesini duyduğunda kalbi duracak gibi oldu.
Aile.
Bu kelime bu evde çok nadir söylenirdi. Söylendiğinde de bir şey kırılırdı. Liza kendi ailesini bilmiyordu. Bazen rüyasında yüzü olmayan bir kadın görürdü. Bazen saçını okşayan bir el hissederdi ama uyandığında el yok olurdu. Madam’a sorduğunda “geçmişin sana faydası yok” cevabını almıştı. Narin’e sorduğunda Narin ağlamaklı olmuş, “bazı sorular büyüyünce sorulur” demişti. Ama Liza büyümüştü. Yine de cevap yoktu.
Kapının dışında ayak sesleri duyuldu.
Liza geri çekildi.
Adımlar yaklaştı.
Koridorda durdu.
Tam kapısının önünde.
Liza nefesini tuttu.
Bir şey söylemedi.
Kapı çalınmadı.
Ama biri oradaydı.
Uzun süre.
Liza’nın kalbi göğsünde deli gibi atıyordu. Korkmalı mıydı? Saklanmalı mıydı? Madam’ı çağırmalı mıydı? Hayır. Bilmiyordu. İçindeki ses ona kapıdan uzaklaşmasını söylüyordu ama daha derinde, çok daha eski ve çok daha yabancı bir şey kapıya yaklaşmasını istedi.
Bir adım attı.
Sonra durdu.
Dışarıdaki adam da duruyordu.
Liza bütün cesaretini topladı.
“Kimsiniz?” diye sordu.
Sesinin titrediğini duydu.
Cevap gelmedi.
Liza’nın parmakları kapının kenarına tutundu. “Orada mısınız?”
Sessizlik.
Sonra adamın sesi geldi.
“Kapını kilitlemeyecekler.”
Liza bu cümleyi ilk anda anlamadı. Çünkü kapılar kilitlenirdi. Gece kapılar kilitlenirdi. Bazen gündüz de. Bazen insan bir şey yapmasa bile. Bazen yalnızca Madam öyle istediği için.
“Neden?” diye sordu.
Adamın sesi alçak, sert ama garip biçimde sakindi.
“Çünkü kapılar insanlara ait olmalı.”
Liza’nın içinde bir şey yerinden oynadı.
Kapılar insanlara ait olmalı.
Bu cümle, ona öğretilen hiçbir şeye benzemiyordu. Burada kapılar Madam’a aitti. Anahtarlar Hakan’a. Koridorlar Elif’e. Odalar evin düzenine. İnsanlar ise kendilerine ait olmayı çoktan unutmuştu.
“Madam kızar,” dedi Liza.
“Bırak kızsın.”
Liza gözlerini büyüttü.
Bunu kimse söylemezdi.
Kimse Madam için böyle konuşmazdı.
“Size kızmaz mı?”
“Kızar.”
“Peki korkmuyor musunuz?”
Dışarıdaki adam bir süre sustu. Sonra öyle bir cevap verdi ki Liza o gece bu cümleyi defalarca düşünecekti.
“Korku her zaman geri çekilmek için değildir. Bazen neyi koruman gerektiğini hatırlatır.”
Liza kapıya baktı. Adamı göremiyordu ama sesi, kapının öte yanında karanlık bir gölge gibi duruyordu. Tehlikeli miydi? Evet, belki. Ama bu evdeki tehlikelere benzemiyordu. Buradaki tehlike insanı küçültürdü. Onunki ise sanki insanı uyandırıyordu.
“Ben sizi tanıyor muyum?” diye sordu.
“Hayır.”
“Ama siz beni tanıyor gibisiniz.”
Dışarıdaki sessizlik daha ağırlaştı.
“Birini tanımak için bazen yüzünü bilmek yetmez,” dedi adam.
Liza bu cümleyi de anlamadı ama içinde tuttu.
Sonra adını söyledi adam.
“Liza.”
İlk kez onun adını, Madam’ın emri gibi değil, Elif’in çağrısı gibi değil, kızların fısıltısı gibi değil, başka bir şey gibi duydu. Sanki adı birinin ağzında ilk kez ona geri verilmişti.
“Senin suçun olmayan şeyler var,” dedi adam. “Bunu şimdi anlamasan da aklında tut.”
Liza’nın boğazı düğümlendi.
“Ne gibi?”
“Burada büyümen. Bilmediğin şeyler. Korkman. Soru sorman. Bakman.”
“Bakmak da mı suç değil?”
“Değil.”
Madam öyle demiyordu.
Ev öyle demiyordu.
Kurallar öyle demiyordu.
Ama adam öyle diyordu.
Liza o gece ilk kez, bir kuralın yanlış olabileceğini düşündü.
Bu düşünce küçüktü ama çok tehlikeliydi.
“Adınız Karan mı?” diye sordu.
“Evet.”
“Ben Liza.”
“Biliyorum.”
Biliyorum.
Liza bu kelimeyi sevmedi ve sevdi. Aynı anda. Çünkü bilinmek korkutucuydu. Ama hiç bilinmemek de ağırdı.
“Yarın yine gelecek misiniz?” diye sordu.
Karan, kapının diğer tarafında bir süre sustu.
Sonra cevap verdi.
“Evet.”
Liza başını kapıya yasladı.
“Yarın bana dışarıyı anlatır mısınız?”
Bu kez sessizlik daha uzun sürdü.
Liza yanlış bir şey söylediğini düşündü. Dışarıyı sormak yasaktı. Dışarıyı istemek daha da yasaktı. Ama artık soru ağzından çıkmıştı.
Karan’ın sesi geldi.
“Anlatırım.”
“Güzel mi?”
“Bazen.”
“Bazen yeter mi?”
“Buradan fazlası için başlangıç olur.”
Liza gözlerini kapattı.
Başlangıç.
Bu kelime de bu evde kullanılmazdı.
Burada her şey devam ederdi. Kurallar devam ederdi. Sessizlik devam ederdi. Korku devam ederdi. Madam’ın sesi, Hakan’ın adımları, Elif’in soğuk bakışı, kilit sesleri, koridor fısıltıları devam ederdi. Ama başlangıç… başlangıç başka bir şeydi. Başlangıç, bir yerden gidilebileceğini ima ederdi.
“Yarın,” dedi Karan.
Liza fısıldadı:
“Yarın.”
Ayak sesleri uzaklaştı.
Liza kapının önünde uzun süre kaldı. Sonra yavaşça pencereye gitti. Perdeyi araladı. Bahçeye baktı. Karan dışarı çıkıyordu. Siyah gecenin içinde, Kırmızı Ev’in ışıkları arkasında yanarken, o yürüdükçe sanki evin gölgesi bile ona dokunmaya çekiniyordu.
Karan arabasına binmeden önce başını kaldırdı.
Liza geri çekilmedi.
İlk kez.
Karan onu gördü.
Başını çok hafif eğdi.
Bu bir selam değildi.
Bu bir söz gibiydi.
Liza perdeyi kapatmadı.
O gece Kırmızı Ev’de hiçbir şey değişmiş gibi görünmedi.
Madam Vera hâlâ koltuğundaydı.
Hakan hâlâ kapıdaydı.
Korumalar hâlâ nöbetteydi.
Kızlar hâlâ odalarındaydı.
Kapılar hâlâ kapıydı.
Duvarlar hâlâ duvardı.
Ama Liza’nın kapısı kilitlenmedi.
Ve bazen bir evin yıkılması için önce tek bir kapının kilitlenmemesi yeterdi.
Çünkü o gece, Kırmızı Ev’in içinde ilk kez bir kız dışarıyı hayal etti.
Ve dışarıyı hayal eden bir kalp, artık eskisi kadar kolay susturulamazdı.