Bölüm...

2075 Words
--- Ertesi sabah güneş daha yeni yükselirken Leyla evinin önünde valizini bekletiyordu. Geceden beri gözüne uyku girmemişti; Midyat’a gitme fikri onu hem heyecanlandırmış hem de büyük bir belirsizlikle doldurmuştu. Elindeki küçük valizin sapını sıkıca kavrarken, kalbi hızla çarpıyordu. Kerem arabasını evinin önüne çektiğinde, her zamanki gibi sakin ama sert bakışlarıyla indi. Sanki dün gece hiçbir şey olmamış gibi, yüzünde sadece görev bilinci vardı. Bagajı açıp Leyla’ya doğru yürüdü. — Valizi ver doktor, — dedi kısa ve net bir tonla. Leyla dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessümle ona uzattı. — Emredersiniz, komutanım. Kerem, Leyla’nın alaycı tonunu fark etti ama hiçbir şey söylemedi. Valizi yerleştirdikten sonra kapıyı açtı. — Hadi, yolumuz uzun bir an önce yola çıkalım. Arabaya bindiklerinde sessizlik bir süre onları sardı. Radyodan hafif bir türkü çalıyordu, yolda sabahın serinliği hâkimdi. Leyla, göz ucuyla Kerem’i süzdü. Direksiyonu sıkı tutuşu, gözlerini yoldan ayırmayışı… yine de yanaklarının kenarında belli belirsiz bir gerginlik vardı. Leyla dayanamadı: — Dün gece söylediklerin… hâlâ inanılmaz geliyor. Yani… ailenin karşısına çıkıp nişanlın gibi davranmamı istemek… Biraz çılgınca değil mi sence? Kerem, gözlerini yoldan ayırmadan kısa bir gülüş bıraktı. — Çılgınca olabilir. Ama en güvenilir yol bu. Hem… sen de iyi bir oyuncu olduğunu daha önce kanıtladın. Leyla kaşlarını kaldırdı. — Oyuncu mu? — Dün akşamki küçük oyunun… o kapıya gelen misafirime söylediklerin… — Kerem, göz ucuyla ona baktı, sesi alayla karışık bir ciddiyet taşıyordu. — Oldukça inandırıcıydı. Leyla’nın yanakları kızardı ama hemen toparlandı. — Yani ben kurtardım seni, öyle mi? Kerem hafifçe tebessüm etti. — Belki de. Ama bu sefer, beni gerçek anlamda kurtaracaksın. Leyla derin bir nefes aldı, gözlerini camdan dışarıya çevirdi. İçinde tatlı bir huzursuzluk vardı; Kerem’in sesinde gizli bir güven, sözlerinde ise meydan okuma vardı. Yol uzadıkça, sessizlikleri bile farklı bir anlam kazandı. Ara sıra göz göze geldiklerinde, ikisi de bakışlarını hemen kaçırıyordu ama kalplerinin ritmi hızlanıyordu. Araba Midyat’a doğru yol aldıkça, aralarındaki mesafe kısalıyordu — hem kilometrelerde, hem de kalplerinde. --- --- Arabaları Midyat’taki büyük konağın önünde durduğunda Leyla’nın yüreği ağzına geldi. Kerem motoru kapattığında bile o, ellerini dizlerinde kenetlemiş, kendini toparlamaya çalışıyordu. Çocukluğundan beri şehirde yaşamıştı; düzenli apartman daireleri, modern sokaklar… ama burası bambaşka bir dünyaydı. Yüksek taş duvarlar, ihtişamlı avlu kapısı, içeriden gelen hafif kahkaha sesleri… Hepsi onu bir yabancı gibi hissettiriyordu. Kerem arabadan indi, bagajdan valizi aldı. Leyla’ya bakmadan kısa ve net konuştu: — Hazır ol. İçeride farklı bakışlar farklı insanlar göreceksin. Leyla başını salladı ama gözlerindeki kaygıyı gizleyemedi. İçeri adım attıklarında avluda toplanmış birkaç kadın ve erkek onları karşıladı. Gözler bir anda Leyla’ya çevrildi. O anda Leyla kendini bir sahnenin ortasında, yabancı bir izleyici kitlesinin önünde hissetti. İlk sözü Kerem’in annesi aldı. Üzerinde işlemeli koyu renk şalvar, başında geleneksel bir yazma vardı "qurban olduğum oğlum gelmiş oyyy " tek bir hamlede keremi kucakladı" "Annem bende seni özlemişim" "eeh hanım çekilde. bizde oğlumuzla az hasret giderek keremin babası Davut ağa heybetli duruşuyla oğluna yaklaştı Kerem elini öptü ve sırayla tüm ailesi ile hasret giderdi ardından keremin annesi hamiyet Sert bakışlarını Leyla’ya dikti, dudaklarını büzdü. "Oğul bu yanında getirdiğin şeherli kızda kimdir " kerem gergin bir şekilde yutkunarak önce Leyla’ya sonrada ailesine dönerek "Benim sevdiğim kadın " diyiverdi — Bu mu? — dedi küçümseyen bir tonda. — Şeherli kız mı gelinim olacak? Hayatta olmaz oğul lakırdı edersin anana he . Leyla’nın yüzü kızardı, kalbi sıkıştı. Elini istemsizce valizinin sapına götürdü. Kerem’in bakışları sertleşti ama annesinin sözünü bölmedi. Kerem’in ablası —uzun boylu, keskin bakışlı bir kadın— annesine destek verircesine kollarını kavuşturdu. — Anam doğru söylüyor. Bizim töremize, yaşantımıza uymayan birini eve gelin diye getirmek… hiç kolay iş değil. Avludaki diğer aile fertleri fısıldaşmaya başladı. Kimisi alaycı bakışlar atıyor, kimisi baştan aşağı Leyla’yı süzüyordu. Leyla, üstündeki elbisesiyle daha da yabancı hissetti. Omuzlarına görünmez bir ağırlık binmiş gibiydi. Kerem’in babası o sırada ağır adımlarla avludan çıkageldi. Üzerinde , yüzünde derin çizgiler vardı. Kalabalığın sessizleşmesini sağlayan otoriter bir havası vardı. Kerem’in yanında durdu, bakışlarını Leyla’ya çevirdi ama tek kelime etmedi. Ne onayladı, ne de reddetti. Sessizliği, Leyla’nın içini daha da sıkıştırdı. Leyla başını eğdi, yutkundu. İçinden “Buraya ait değilim buraya hiç gelmemeliydim…” diye geçirdi. Ama aynı anda, yanındaki Kerem’in sessiz varlığı ona güç veriyordu. Onun yanında olmak, tek dayanağıydı. Kerem sonunda söze girdi. Sesi tok ve sertti: —"sevdiğim kadın Leyla. Benim yanımda olacak. İtiraz eden varsa, bana etsin düğün dediniz aile kur dediniz işte aile kurmaya hazırım ". Annesi homurdandı, ablası gözlerini devirdi ama kimse Kerem’in üzerine gitmeye cesaret edemedi. O an avludaki hava ağırlaştı, sanki herkes birbirini süzüyor ama kelimeler boğazlarında düğümleniyordu. Leyla, derin bir nefes alıp başını kaldırdı. Cesaretini toplayarak Kerem’in annesinin gözlerinin içine baktı. — Buraya ait olmadığımı biliyorum. Ama Kerem’in yanında olmam gerekiyor, buna hazırım. Bu sözler, kalabalığın içinde kısa bir sessizlik yarattı. Bazı yüzlerde şaşkınlık, bazılarında öfke belirdi. Kerem’in annesi sinirle bakışlarını çevirdi, ablası küçümseyerek dudak büktü. Ama Leyla, o an kendi gücünü fark etmişti: yabancıydı, evet… ama korkmuyordu. hamiyet "Bağ hele edepsize birde kaf yetiştiriyor başıma gelen " Kerem, yanındaki kadının bu dik duruşunu fark ettiğinde gözlerinde belli belirsiz bir gurur parladı. Gözlerini kısarak annesine döndü: — İşte bu yüzden burada. Kalabalığın içinde fısıldaşmalar devam ederken, Leyla kendini yalnız ama aynı zamanda güçlü hissediyordu. Bu konak, bu aile, bu gelenekler… onun için yabancıydı. Ama yanında Kerem olduğu sürece, mücadele etmekten kaçınmayacaktı. --- --- Akşam olduğunda konakta sofralar kurulmuştu. Büyük bakır siniler ortaya konmuş, üzeri çeşit çeşit yemeklerle donatılmıştı: tandır eti, içli köfte, dolmalar… Kokular bütün konağı sarmıştı. Ama Leyla için bu manzaradan çok, geleneklerin katılığı dikkat çekiyordu. Kadınlar ayrı bir odaya alınmış, erkekler başka bir odaya. Kerem babasının ve akrabalarının yanında yerini alırken, Leyla yabancısı olduğu kadınların arasına oturdu. Başlarda sessizliği ağır bastı; kimse ona doğrudan konuşmuyordu ama bakışlar bir hayli açıktı: sorgulayıcı, ölçen, hatta küçümseyen. Kerem’in annesi sininin başında oturuyor, yemekleri paylaştırıyordu. Sert ve otoriter tavrı bütün kadınların üzerinde bir gölge gibi hissediliyordu. Leyla’ya dönüp tabağa biraz yemek koyarken, ince ama keskin bir sesle konuştu: — Şeherli kız… bizim adetlerimize alışabilecek misin bakalım? Burada kadın dediğin kolay kolay sözünü söyleyemez, işini bilir, elini çabuk tutar. Leyla, tabaktaki yemeğe kısa bir bakış attı, sonra başını kaldırıp annesinin gözlerinin içine baktı. İçindeki gerginliği belli etmemek için sakin bir sesle cevap verdi: — Elimden geleni yaparım. Öğrenirim. Kadınlar arasında hafif bir homurtu yayıldı, kimi başını salladı, kimi dudak büktü. Kerem’in ablası ise alaycı bir kahkahayla araya girdi: — Öğrenmek kolay mı? Yıllardır bu evin içinde büyüyen biz bile bazen yetişemiyoruz işlere. Şehirde yetişmiş bir kız buranın yükünü nasıl taşısın? Leyla’nın yanakları hafif kızarsa da dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi. Gözlerini sofradan ayırmadan konuştu: — Belki de yükü taşımak için değil… paylaşmak için buradayım. Bu cümle odada kısa bir sessizlik yarattı. Birkaç kadın şaşkınlıkla Leyla’ya baktı, diğerleri bakışlarını kaçırdı. Ama Kerem’in annesi sözünü sakınmadı: — Senin gibi şehirde büyüyen kızlar kolay vazgeçer. Burada sabır ister, direnmek ister. Oğlumun yanında öyle kolay kolay duramazsın sen oğlumun yanına yakışmıyorsun yol yakınken var git . Leyla derin bir nefes aldı, bakışlarını hiç kaçırmadan cevap verdi: — Haklısınız. Kolay olmayacak. Ama ben kolay olanı seçmeye gelmedim buraya bide oğlunuzun yanına yakışıp yakışmadığımı bırakında Oğlunuz düşünsün. Annenin kaşları çatıldı, gözlerinde bir kıvılcım belirdi. İlk kez, Leyla’nın gözlerine bu kadar dikkatli baktı. Sanki onu küçümsemek yerine, sınayıp ölçer gibiydi. Odada yemekler yenmeye devam ederken, Leyla hissettiği yalnızlığa rağmen dik duruşunu bozmadı. Onun için bu sofradaki her söz bir imtihandı. Ama aynı zamanda, yanında olmasa da varlığını hissettiği Kerem’in gücü ona cesaret veriyordu. --- Konağın geniş avlusu mis gibi et ve baharat kokularıyla dolmuştu. Akşam ezanından sonra kurulan sofralar özenle hazırlanmıştı; uzun ahşap masalar kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı düzenlenmiş, gümüş işlemeli tepsilerde yemekler dizilmişti. Konağın kadınları bir köşede, erkekler diğer köşede toplanmıştı. Gelenek böyleydi. Leyla, kendini kadınların oturduğu sofrada buldu. Oysa daha dün sabah mutfağında tek başına kahve içerken, bugün böylesine yabancı bir kalabalığın ortasında olacağını hayal bile edemezdi. Üzerinde sade ama zarif bir elbise vardı; saçlarını toplasa da gözlerinin güzelliği saklanamıyordu. Yine de kendini fazlasıyla yabancı hissediyordu. Kerem’in annesi, sofranın başında oturuyor, gümüş kaşığını ağır ağır çorbasına daldırırken göz ucuyla Leyla’ya bakıyordu. O bakışta yargı, mesafe ve hoşnutsuzluk vardı. Yanındaki komşu kadınlara eğilip hafifçe fısıldadı: Kadınlar kısık kahkahalarla güldü. Leyla, ne konuşulduğunu anlamasa da üzerindeki bakışların ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu. Kendi önündeki tabağa odaklanmaya çalıştı ama elindeki kaşık titriyordu. Leyla, kendini savunacak bir şey bulamadı. O an yalnızca başını eğdi, derin bir nefes aldı. Kalbinin çarpıntısı kulaklarında yankılanıyordu. Erkeklerin bulunduğu tarafta ise Kerem sessizce yemeğini yiyordu ama bakışları sürekli Leyla’nın üzerinde dolaşıyordu. Onun sıkışmışlığını, yabancılığını fark ediyor, annesinin bakışlarını ve ablasının sözlerini duymamış gibi yapmaya çalışıyordu. Fakat yüzündeki sert ifade, sabrının sınırına yaklaştığının habercisiydi. Masadaki diğer kadınlar da Leyla’ya yabancıymış gibi bakıyordu. Kimi meraklı, kimi küçümseyen, kimi sorgulayan gözlerle… Leyla ise bütün bu bakışların ortasında yalnız kalmıştı. Bir ara Kerem’in annesi yüksek sesle konuştu: — Bizim aileye şehirden gelin olmaz! Hayatta olmaz! Oğlumun gönlüne kim girdiyse, yanlış yoldadır. Bizim soyumuz, bizim töremiz bellidir! Sofrada buz gibi bir sessizlik çöktü. Leyla’nın yüzü kızardı, gözleri dolacak gibi oldu ama kendini tuttu. Çatalını yavaşça tabağın kenarına bıraktı. O sırada Kerem, erkeklerin tarafında sandalyesini geriye itti. Sert adımlarla kalktı. Gözleri annesine döndü, sesi gür ama kontrollüydü: — Yeter! Sofradaki herkes sustu, başlarını kaldırıp Kerem’e baktı. Onun gri gözleri karanlık gibi parlıyordu. Kerem, annesinin gözlerinin içine baktı: — Bu benim hayatım. Kiminle oturup kalkacağımı, kimin elimden tutacağını ben bilirim. Kimse benim adıma karar vermeyecek! Leyla, başını kaldırıp Kerem’e baktığında, ilk kez onun kendisini bu kadar açık bir şekilde savunduğunu görüyordu. İçinde bir kıvılcım yandı ama yine de gözlerindeki dolgunluğu saklamaya çalıştı. Sofranın üzerinde ağır bir hava vardı. Kadınlar mırıldanmayı kesti, erkekler sessizce birbirlerine baktı. Yalnızca Kerem’in sözleri yankılanıyordu avlunun taş duvarlarında. Leyla, işte o an, bu dünyanın yabancısı olduğunu daha çok hissetti ama aynı zamanda Kerem’in yanında kendini hiç olmadığı kadar güvende buldu. --- Kerem’in sert sözleri sofraya bir anda ağır bir sessizlik getirmişti. O an herkesin yüzü donmuş gibiydi. Kerem’in annesi, bir süre oğlunun gözlerine dik dik baktı. Dudakları titredi, elindeki kaşığı sertçe masaya vurdu. — Wê! (Ahh!) — diye bir inilti çıktı ağzından. Sonra göğsünü tutarak nefesi hızlandı. Yanındaki kadınlar telaşla ayağa kalktı. Kerem’in annesi fenalaşıyor gibiydi. Bir yandan kalbinin üzerine elini bastırıyor, bir yandan da Kürtçe öfke dolu cümleler savuruyordu: — Ev şeherî qîza mı ji min re ne! (Bu şehirli kızı bana layık değil!) — Minê nabe! (Olmaz, asla olmaz!) — Her bijî û her bimre, ez qebûl nakim! (Yaşasam da ölsem de, kabul etmiyorum!) _"nabe buka mın heyaté" (Asla gelinim olmayacak ) Sofradaki kadınlar hemen koluna girdiler. Kerem’in ablası da koşarak yanına geldi, annesinin terleyen yüzünü silip telaşla konuştu: — Ana, ana! Sakin ol. Gel seni odana götüreyim. Kadın, öfke ve acıyla dolu gözlerle bir kez daha Leyla’ya baktı. Sanki o bakış, bütün nefretini, bütün reddedişini taşıyordu. Sonra dili dolanarak, hırıltılı bir sesle tekrar Kürtçe çıkıştı: — Ewa qîza weke şûnê mêrxas nîne! (O kız bizim soyumuza gelin olacak kadın değil!) Ablası koluna girdi, yanında bir iki kadın daha destek oldu. Hep birlikte annesini odasına götürdüler. Koridorda ayak sesleri yankılanırken, arkadan hâlâ öfkeli mırıltıları duyuluyordu. Avludaki sofrada derin bir sessizlik vardı. Kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Kadınlar kaşıklarını ellerinde sıkarken gözlerini Leyla’dan kaçırıyordu. Erkekler başlarını öne eğmişti. Leyla’nın içi burkuldu. Kalbinde keskin bir yalnızlık hissetti. Elindeki çatalı farkında olmadan masanın kenarına bırakmıştı. Sanki boğazındaki düğüm yüzünden nefes alamıyordu. Kerem ise olduğu yerde dikilmiş, yumruklarını sımsıkı sıkıyordu. Annesinin fenalaşması onu endişelendirse de, söylediği sözler damarına işlemişti. Gözleri yine Leyla’nın üzerinde durdu. Bir an için, herkesin içinde gidip Leyla’nın elini tutmak istedi, ama geleneklerin ortasında kendini tuttu. Leyla başını hafifçe eğdi, derin bir nefes aldı. Sanki o an, bu konağın taş duvarları üzerine kapanıyordu. --- Kerem, dişlerini sıkarak annesinin odasına götürülüşünü izledi. Bir an gözleri Leyla’ya kaydı; onun masada donakalmış hâlini gördü. İçinde fırtınalar kopuyordu ama annesinin hâli ağır basıyordu. Sessizce ayağa kalktı, sert adımlarla onların peşinden yürüdü. Leyla, Kerem’in arkasından gidişini gördüğünde kalbine bir sancı girdi. Sanki bir anda yalnız bırakılmış gibi hissetti. Sofradaki kadınların fısıldaşmaları, kaçamak bakışları kulaklarında uğultuya dönüştü. Nefesi daraldı. “Burada boğulacağım…” diye geçirdi içinden. Hızla ayağa kalktı. Hiç kimseye bakmadan, kimseye bir şey demeden avlunun taş döşemelerinden koşar adımlarla uzaklaştı. Basamakları çıkarken eteği hafifçe savruldu. Terasa ulaştığında derin bir nefes aldı. Gece serinliği yüzüne çarptı. Gökyüzü yıldızlarla doluydu ama Leyla’nın gözleri dolmuştu. Elini kalbine götürdü, dudaklarından kısık bir ses döküldü: — Ben burada yabancıyım… Avludan gelen sesler, odalardaki hareketler uzak birer yankı gibiydi artık. Terasta yalnızdı. Yıldızların altında, bu konağın taş duvarlarına sığmayan kalbiyle tek başına… Bir damla gözünden süzüldü, yere düşmeden eliyle sildi. Başını göğe kaldırdı. Derin, kırık bir nefes verdi. — Dayan Leyla… — dedi kendi kendine. — Dayanacaksın.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD