“İnsan bazen nedenini bilmediği şeylere adı gibi emin olur.”
“Ne? Hayır…” dedim ayağa kalkarken. Babamın omuzları daha da çöktü. Annemin yanına geçip derin nefesler almaya başladım. Kalbim daha hızlı atıyor, elim ayağım titriyordu. Adrenalin bu olsa gerek.
“Kızım…” dedikten sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı babam. “Ne desem kabul etmediler. Seni istiyorlar kızım. Sabahtan beri yaptığım tek şey onları senden vazgeçirebilmek için dil dökmek oldu. Ama yok, yapamadım.” İki eliyle yüzünü kapattı. “Ben seni gözümden bile sakınıyorum kızım. Saçının teline bile zarar vermedim bunca sene. Ama anla halimi. Laf geçiremedim…”
Ayağımdaki ev terliğini, üzerimdeki ev kıyafetlerini umursamadan arkamı dönüp yürümeye başladım ve avludan hızla çıktım. Annem arkamdan mı seslendi yoksa babama mı bağırdı bilmiyorum ama çok güçlü bir ses geldi kulağıma. Lakin bu benim umurumda bile değildi. Kulağıma gelen sesler artmaya başlayınca yürümeyi bırakıp koşmaya başladım. Aşinası olduğum sokaklarda, nereye gideceğimi bilmeden bir bilinmezliğe doğru koşuyordum. Önce sağa sonra sola sonra yine sağa derken evin bulunduğu muhitten oldukça uzaklaşmıştım. Nefes nefeseydim. Dağlık alanda gözüme çarpan ilk ağaca doğru bu sefer daha sakin adımlarla yürümeye başladım. Sırtımı ağacın gövdesine verip yere çöktüm. Dudaklarım susuzluktan kurumuştu ve birbirlerine yapışmışlardı. Bir yudum su dilenircesine etrafıma bakındım. Ama ne bir çeşme ne de bir su akıntısı vardı. Gözlerimi kapatıp düşünmeme çalıştım biraz önce duyduğum şeyleri. Ama çıkmıyordu aklımdan. Annemin çaresizliğe bile çare olmaz dediği şeye mecbur bırakılmam canımı yakıyordu.
Evlenmek istemiyordum. Evliliğe dair hiçbir şeyi düşünmemiştim bu zamana kadar. Daha önemli şeyler vardı çünkü hayatımda. Hayallerim. Beni hayallerim için büyüten annemle babama vermem gereken kendimce ödüllerim vardı. Onlar her şeyin ama her şeyin en iyisini hak ediyorlardı. Evlilik yapacaklarımdan da sonra geliyordu. Benim bugüne kadar sevgilim bile olmamıştı. Gözüm defterden kalemden başka bir şey görmemişti. Ama şimdi evlenmek… Üstelik kiminle evleneceğimi bilmiyorum bile.
Ya okumama mani olacak şeyler yaparsa?
Ya bana yardımcı olup yaptığı her şeyi yüzüme vurursa?
Ya beni insan yerine koymazsa?
Ya benden yaşlıysa?
“Off!” dedim sesli bir şekilde. İki ucu da pis bir çubuk gibiydi. Neresinden tutsan elinde kalıyordu. Ağlamak istiyordum ama ağlayamayacak kadar şoktaydım. Daha hiçbir şey kesinleşmemişken, oturmuş olacak en kötü şeyleri düşünüyordum.
Evlendiriliyordum be! Daha kötü ne olabilir?
Dizlerimi karnıma çekip ileri geri sallanmaya başladım. Ortalık iyice tekinsizleşmişti. Eskiden bu durum beni ürkütürdü ama şu an zerre umurumda değildi. Ama gündüzken kavurucu olan hava şu an tenimi delip geçecek kadar soğumuştu. Oturduğum yerden kalkmaya yeltenirken art arda iki kuş biraz ilerimde durdu. Biri ötekinden kaçmaya çalışıyor gibiydi. Korkuyordu ondan. Ama çok da uzağına gitmiyordu. Bir adım, iki adım derken sadece beş adım uzaklaşabilmişti. Dönüp dönüp ona bakıyordu. Ama diğer kuş, asla yerinden oynamıyordu. Milimlik de olsa hareket etmeden kendisinden kaçan kuşa bakıp gelmesini bekliyordu. Ya da bekliyor gibiydi. Beni fark etmemişlerdi etseler anında giderlerdi. O yüzden olduğum yerde kımıldamadan onları izlemeye koyuldum. Ama nasıl oldu bilmiyorum birden kolum uyuştu ve yana doğru kaydım. Çıkan çıtırtı seslerinden dolayı korkan kuş hızla diğerinin yanına gitti ve aynı anda uçup gittiler.
İnsan korktuğu şeylere de sığınırmış.
Benim korktuğum şey, evlilikti ve ben evliliğe mi sığınmalıydım?
“Allah’ım sen bana yol mu gösteriyorsun, ne yapıyorsun bilmiyorum ama…” dedim etrafa bakarken. “Neyse kaderim onu yaşayayım.”
Ayaklanıp önce arkama sonra sağıma soluma bakıp hızlı adımlarla girdiğim tarladan, evet tarladan çıktım. Nereye geldiğimi bile anlamamıştım. O kadar uzaklaşmışım ki evden bir iki sokak yürüyünce anca evin olduğu muhite geçmiştim. Sokaklar bomboştu. Hızla avlu kapısını aralayıp eve girdim. Annemle babam kamelyada değillerdi. Ama Tuna ve Tuana bahçede oturmuş ekmek arası bir şeyler yiyorlardı. Beni görünce abla diye bağıracaklarını bildiğim için elimle susun işareti yaptım. Annemle babamın evden sesleri geliyordu ve ikisi de birbirine bağırıyordu. Sessiz adımlarla eve girip kapısı kapalı olan salonun önünde durdum.
“Paran yoksa alma dedim Aziz…” Annem ağlıyordu. “Zorlama kendini dedim. Ama gidip aldın.”
“Türkü içindi.” Babamda ağlıyordu. “Kızım için aldım. Yüzü gülsün diye.”
“Şimdi de kızın için yaptığın borca karşılık kızını mı vereceksin? Bir piyanonun karşılığı bu mu yani Aziz?”
Piyano.
Bir elim iki karış açılan ağzımı kapatmak için yüzüme doğru giderken diğeriyle kapının pervazına tutundum. Babamın doğum günüm için aldığı ve borca girmedim dediği piyanom… Hızla kapıyı açtığımda ikisinin de ayakta karşı karşıya durduklarını gördüm. İkisinin de yanakları yaşlar içindeydi. Bana dolu gözlerle bakıp başlarını yere eğdiler.
“Ne zaman geleceklerse gelsinler. Tamam. Olur.”
Babam daha çok ağlarken annem kaşlarını çatıp bana doğru yürümeye başladı.
“Hiç kendini yorma anne. Gelsinler. Belki… hayırlısı budur.” Dudaklarımı kemirmemek için kendimi zorlamıştım ama ağlamamak için bunu yapmaya mecbur hissettim kendimi. Annem tam konuşacakken arkamı dönüp basamakları çıkmaya başladım.
“Kızım yapma… Heba etme kendini…” dediğini duydum sadece.
Ama cevap vermedim. Susmak daha kolay geldi. Odama girip kapıyı hızla kapattım ve yatağa oturdum. Telefonuma uzanıp saate bakmak istedim ama niye bakacaktım ki? Saatin bile anlamsız olduğu bir andaydım. Yatakta ilerleyip sırtımı duvara yasladım ve dizlerimi yeniden karnıma doğru çektim. Ayna tam da karşımdaydı. Gözlerimi hafifçe kaldırıp aynadaki yansımama baktım. Çevremde evliliğe hazırlanan, nişanlanan ya da yeni evlenen kızlar vardı. Ama ben onlar gibi değildim. Hiç evlenecek kız tipim yoktu. Onlarla yan yana geldiğim zaman benim bekar ve okuyan bir kız olduğum belli oluyordu. Daha kalıplılardı bana göre. Daha konuşkan, daha ev işi yapmaya yatkın ve daha… evliliğe meraklı.
Ben nasıl olacaktı da evlenecektim, bilmiyorum.
Basamaklardan gelen ayak sesiyle birlikte aynada olan gözlerim kapıya kaydı. Kesin babam geliyordu yanıma. Evde benden ve babamdan başka kimse sakin yürümezdi çünkü. Kapının önündeki karaltıyı görünce zaten anlamıştım onun geldiğini. Kapıyı tıklattı. Benim babam gerçekten nazik bir adamdı. Ama ben gel baba demedim. Sessizliğimin sebebini biliyordu ve kapıyı hafifçe aralayıp bana baktı. Ben ona bomboş gözlerle bakıyordum ama o bana duygulu bakıyordu.
Bir baba kızına ancak bu kadar güzel bakabilirdi.
İçeri girip kapıyı nazikçe kapattı ve yatağın ucuna oturdu. Yüzüme bakmıyordu. Bakamıyordu. Utanıyordu belki de. Ama o kadar çaresiz görünüyordu ki babam, içim acıdı. Benden soru sormamı bekliyordu ama sormayacaktım hiçbir şey.
“Celil benim ilkokuldan arkadaşım. Zaten ikimizde ilkokuldan sonra okumadık. O babasından kalan işlerle ilgilendi bende kendimi işimi kurdum. Çok yardımı dokundu bana. Bugün buradaysam en büyük katkı onundur. Hep destek oldu. Ağa çocuğuydu ama asla hava atmazdı.”
Ağa çocuğu.
Ben şimdi bir aşirete mi gelin gidecektim?
“Çok erken evlendi. 2 oğlu var. Büyük oğlu Baran evli senden nereden bakarsan bak 20 yaş büyük. Küçük oğlu,” derken sustu. Sanırım evlendirileceğim kişi küçük oğlandı. “Fırat. Fırat senden… 12 yaş büyük.” Ağzımı açıp Ne diye bağırmak geldi içimden. Ama gözlerimi kapatıp yutkundum sadece. “Aşiretin adını verdiler ona. Fırat aşiretinin gözde çocuğudur. İşlere o bakar. Şirket onun yönetiminde. Tahsil yapmış, okumuş, gezip görmüş bir insan. Severim onu. O da beni bilir, sayar. Efendi çocuktur.” Yerdeki başını kaldırıp gözlerimin ta içine baktı. “Gönlüm yok seni evlendirmeye kızım. İnan ki istemiyorum. Ama benden daha iyi bakarlar sana.” Gözlerinde akmayı bekleyen yaşlar yanaklarından süzülüp gömleğine düştü.
“Baba deme öyle…” dedim ona doğru yaklaşıp boynuna sarılırken. “Kimse bana senin baktığın gibi bakamaz.”
“Sen mutlu ol diye aldım piyanoyu kızım. Celil’le aramızda paranın lafı olmazdı. Rica ettim kırmadı beni. Bugün parasını ödemek için yanına gidecektim o geldi. Büyüklere söz geçmiyor kızım. Yoksa ben nasıl olur da borç karşılığı seni bir başkasına veririm. Bu sana yakışır mı? Sen bunlara mı layıksın? Ben o kadar kötü biri miyim? Ama elimden başka bir şey gelmiyor…”
Bazen elden bir şey gelmez. Sadece anı yaşarsın. Kimi zaman mutluluk verir bu an, kimi zamanda hüngür hüngür ağlatır. Belki ben gerçekten mutlu olacaktım. Bana iyi gelecekti yapmak zorunda kaldığım bu evlilik. Allah belki de beni bu evlilikle imtihan edip sabrımı sınayacaktı. Bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey vardı, o da zorunda bırakıldığım bu karardan pişman olmamam. İçime doğuyordu. Ben evlendirildiğime pişman olmayacaktım. Sabır testi olacaktı benim için evet. Ama ben o testten tam not alacaktım. Buna adım kadar emindim ve neden bu kadar emindim bilmiyorum.
İnsan bazen nedenini bilmediği şeylere adı gibi emin olur. Bazen keşke emin olmasaydım der ama ben inşallah demem.
Babam ne kadar süre sonra bilmiyorum, omzumdan başını çekip elini yüzünü sildi. “Sen sabahtan beri doğru düzgün bir şey yememişsin. Kızlar söyledi. Hadi mutfağa in de iki lokma bir şeyler at ağzına. Kendini sakın salma kızım. Ayakta durman, güçlü olman lazım. Sen…”
“Senin kızınım.” Acının tatlı tebessümü yüzümde peyda olmuştu. Babamın bana tam da o an gururla baktığını fark ettim. Yutkundu.
“Bende kızımın babasıyım…” dedi zar zor çıkan sesiyle. Kendimi tutamayıp bir kere daha sarıldım. Ama ağlamaktan yorulmuş olacak ki, kendini bir iki dakika sonra benden çekip yeniden yüzündeki yaşları sildi. “Hadi kızım hadi. Can boğazdan gelir. Annen kağıt kebabı yapmış, in bari ondan yiyiver.”
Sesi mi komik çıktı bana mı komik geldi bilmiyorum ama birden gülmek geldi içimden. Beni gülüşüme babamda güldü. Odadan çıkarken arkasından ben çıktım. Annem kızları yatırmış olacak ki ses gelmiyordu. Mutfağa inip tezgahın üzerinde duran el sürülmemiş kağıt kebabını görünce acıktığımı fark ettim. Bir kısmını kesip tabağa koydum ve mikrodalgaya attım. Ekmeklikteki lavaşlardan bir tane alıp dolaptan da tabakla duran acı biberlerden çıkardım.
Ani bir şeyler yaşasan da hayat devam edermiş.
Şu halime bak, sanki başkasının düğününe gidip gelmişim de aç karnımı doyuruyormuşum gibi…
Mikrodalgadan gelen sesle oturduğum yerden kalkıp yeniden tezgaha yöneldim. Tabakla beraber masaya döndüğümde aklım sürekli olarak ondaydı.
Fırat aşiretinin tek gözdesi Fırat Bey’de.
Benden 12 yaş büyükse 30 yaşında demekti. 30 yaşında… Aramızda resmen bir jenerasyon farkı vardı. Evli değil miydi yoksa evli olduğunu mu bana söylemiyorlardı, anlamış değilim. Çünkü genelde ikinci eş durumu burada bir kısım insanda vardı. Babam söylemezlik yapmış olamazdı. Beni o sıfata yakıştırmazdı çünkü. Biliyorum.
Adını, yaşını bir de işini bildiğim bir adamla evlenecektim yani. Çok güzel. Harika.
Ama beni şaşırtan bir şey daha vardı. Küçükken oğlum olsa adını Fırat koyacağım diyecek kadar çok severdim bu ismi. Çocukluk işte. Herkeste gülerdi bu söylediğime. Kimisi unutmuş kimi hatırlamıyordur belki de ama ben çok net hatırlıyorum bu ismi.
Acaba adını, yaşını bir de işini bildiğim Fırat beni isminden soğutacak mı?
Birkaç saat önce tanımadığım bir adamla evlenmeyi kabul ettim. Şimdi de oturmuş kağıt kebabı yerken onu düşünüyorum.
“Nasıl bir yola girdim ben Allah’ım? Vardır bunda da bir sebep…”
Yemek yedikten sonra mutfağı toplayıp odama çıkmıştım. Bakmalara doyamadığım piyanoma gözlerim gitmiyordu. Soğumamıştım ama içimden gelmiyordu. Yatağa uzanıp tavanı boş boş seyretmeye kaldığım yerden devam ettim. Yatağın içinde duran telefonumu elime alıp bir şarkı açtım ve telefonu kenara koydum. Gözlerimi kapattım. Parmaklarımla ritim tutmaya başladım.
“Benim hala umudum var.
İsyan etsem de istediğim kadar.
İnat etsem bile bırakmazlar sahibim var.”
Benim hala umudum var.