İsyan

4850 Words
Keyifli okumalar. Midem bulanıyordu. Gerçekten, fiziksel olarak. Ama en çok yanımdaki adamdan kaynaklıydı bu. Yanımda oturan adam... bana hâlâ yabancı olan, ama bir o kadar da kocam olacak kişi. Bir yabancının nefesini hisseder gibi... huzursuzluktan gerim gerim geriliyordum. Arabanın içi gereksiz sıcaktı. Dışarıda yağmur yağıyordu evet, hava serindi ama kar falan yağmıyordu sonuçta. İçeriyi bu kadar ısıtacak ne vardı? Derin bir nefes alıp montumun fermuarını aşağıya doğru çektim. “Çok sıcak,” dedim gözümü yola sabitlemişken. “Aynı zamanda midem de bulanıyor.” Kafasını çevirmedi, sadece parmaklarını klimaya uzatıp ayarı düşürdü. Ardından camı birkaç santim araladı. Yağmurun serin havası yüzüme vurduğunda derin bir nefes aldım. Boğazımdan aşağıya inen o ilk temiz hava, içimi biraz olsun rahatlattı. “Durabilirim istersen.” “Hayır,” dedim fazla düşünmeden. “Kusmam gelince şuraya kusarım, hiç zahmet etme.” Başını bana çevirdi. Göz bebekleri küçüldü, çenesi sıkıldı. Sanki ona hayatının en büyük tehditlerinden birini söylemişim gibi bakıyordu. “Arabamın içine mi kusacaksın?” Tonunda şaşkınlıktan çok uyarı vardı. “Evet.” Kaşları çatıp direksiyona doğru hafifçe eğildi. Nefes alırken burnundan çıkan o ses, kelimeden daha sertti. Bu adam sessizken bile sinir bozucuydu. “Senin benim arabalarımla derdin ne?” “Ne derdim olacak?” dedim anında. “İlkinde üstüme süren sendin. Şimdiyse midem bulanıyor. Kusmam gelirse kendimi tutamam, haberin olsun.” Dudağının kenarı sertleşti. “Çok kötüysen söyle dururum. Arabamın içine kusma, tekrar soruyorum durayım mı?” dedi daha sabırlı bir tonda. Şeytan diyor, eğil üstüne kus. “Amma kıymetli malın varmış. Arabana kusmayayım diye resmen ricaya başladın. Halbuki benim midem senin yüzünden bulanıyor. Kargalar bokunu yemeden kaldırdın beni. Toplantın varmış da… Ben senin toplantın için neden sabahın köründe ayaktayım? Biz neden sana göre hareket ediyoruz? Ben müsait olduğumda haber verirdim. İşlem yapılacaksa da ona göre yapılırdı. Kim sana sabahın altısında ‘Defne’yi götür’ dedi.” Bir anda burnundan öyle sert bir soluk bıraktı ki, sanki motor sesine karıştı. “Hasbin Allah,” diye mırıldandı. Başını sağa sola çok hafif hareket ettirip göğsünü kabartarak derin bir nefes aldı. Dişlerini sıktığını, dudağının kenarının titrediğini gördüm. Ama hâlâ patlamadı. Arabanın içinde sessizlik keskin bir bıçak gibiydi. Ne ben bir şey dedim, ne o. Yağmur hâlâ cama çarpıyor, silecekler düzenli aralıklarla camı sıyırıyordu. Havanın o rutubetli boğukluğu iyice içeriye sinmişti. Tam camı biraz daha aralamıştım ki, telefonu çalmaya başladı. Göz ucuyla baktı ekrana. Gerginlik hâlâ yüzünde asılıydı. Burnundan soluyarak aramayı açtı. “Söyle anne,” dedi, sesi kısa ve yorgundu. “Oğlum neredesin?” Sırtımı koltuğa yaslayıp gözlerimi yola çevirdim. Her ne kadar sinirlerim hâlâ diken üstünde olsa da, kadının sesinde bir yumuşaklık vardı. Erkekleri bozuktu belki bu ailenin ama kadınları – en azından annesi, babaannesi ve gelinleri – şimdilik kötü durmuyordu gözüme. “Kızı aldım, hastaneye gidiyorum,” dedi kısa ve net bir tonla. “Kızı almış...” diye mırıldandım içimden. Benim bir adım vardı. Annesi yine aynı sakinlikle konuşmaya devam etti: “Önce kahvaltı yapın, sonra hastaneye gidin. Hastanede işiniz bitince de gelinlik bakın kıza oğlum. Sonra da gelinimi bize getir, odanızı hazırlayacağız.” Bir saniyelik boşluk oldu arada. Toprak’ın kaşları çatıldı. Gözlerini yoldan ayırmadı ama yüzünün kasları hafif seğirdi. Kadının söylediği hangi cümleye takılsam karar veremiyordum. Gelinlik bakmak mı? Odayı hazırlamak mı? Her şey bu kadar hızla mı ilerleyecekti? “Anne, işim var benim. Gelemeyiz şimdi.” Sesi daha gergindi bu kez. Telefonu çekmesine bile gerek kalmadan arkadan tok, yaşlı ve bağırmaya alışkın bir kadın sesi patladı. “Ula ne işi ha?” Babaannesiydi bu. “Bok yiyenin evladı, evleneceksin ulan. Evleneceksin! O düğün oluncaya kadar işini mişini iptal edesin.” Toprak bir anda gerildi. Direksiyonu sıkan elleri beyazladı, damarları belirginleşti. Gözleri hâlâ yolda ama alnının ortasında beliren çizgi, sinirin vücuduna yürüdüğünü gösteriyordu. “Babaanne, işler dediğin gibi olmuyor...” “Ha sıçarım senin babaanın da ağzına,” diye bağırdı yaşlı kadın, sesi sanki arabanın içinde çınladı. “Hele bir dediklerimi yapma da, göreyim ben seni. Ağzına kürekle vururum, uşağım da olsan aklını alırım ha.” Telefon hâlâ açıktı ama artık ses gelmiyordu. Birkaç saniye sonra Toprak derin bir “Offff...” çekerek telefonu kapattı. Cihazı ön konsola fırlatır gibi koyup, camdan dışarı bakarak nefesini düzenlemeye çalıştı. Tek kelime etmedim. Onun bu hali barut gibiydi. Şakakları atıyordu, çenesi kasılmıştı. Yüzü öfkeyle kıpkırmızıydı. Direksiyona her an yumruk atacak gibiydi. Bu hâliyle bana dönerse, hiç geri durmazdım, karşılığını verirdim. Bu kez onun patlamasına karşılık, suskunluğumla bekledim. Çünkü bazen sessizlik, en sert cevaptı. Sabahın gri ışığında önce nikâh dairesine gittik. İmzalanacak evraklar, verilecek kimlik fotokopileri, alınacak tarihler... Her şey fazla resmî, fazla soğuktu. İçerisi kalabalıktı ama benim için sadece biz vardık. Ben ve bu yabancı kimlik bilgilerimizi verdik, form doldurduk, kağıtlar imzalandı. Ne o bir şey söyledi ne ben. Kısa cümlelerle sadece memura cevap verdik. İçimde ses vardı ama dışımda tek kelime yoktu. Sağlık raporu için arabaya tekrar bindiğimizde hâlâ aynı mesafedeydik. Yol boyunca o direksiyona, ben cama baktım. Yağmur dinmişti ama sanki içimde hâlâ bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Hastaneye geldiğimizde önce danışmaya, sonra da aile hekimliğine yönlendirildik. Gerekli formlar alındı, sırayla kan verdik, tansiyon ölçtürdük, küçük kutucuklara onlarca imza attık. Hiçbirini isteyerek atmıyordum ama elim geri de durmuyordu. Test sonuçlarının çıkması bir saati bulacaktı. Bekleme salonuna geçtiğimizde ikimiz de tek bir cümle etmeden birbirinden uzak iki koltuğa oturduk. Aramızda neredeyse iki insan sığacak mesafe vardı. Telefonumu çıkardım, boş boş ekrana baktım. Bildirim yoktu ama parmaklarım sürekli ekranı kaydırıyordu. Toprak da aynı şekilde telefonunu elinde tutuyor, bazen bir mesaj yazıyor, bazen sadece bakıyordu. İkimizin de bakışları birbirine değmedi. Sanki bu salon bir aralık gibiydi. Ne tanıştık ne evliyiz... ama birlikte aynı yere bakmak bile ağır geliyordu. Hemşirenin ismimizi anons etmesiyle aynı anda ayağa kalktık. Birbirimize bakmadan, yan yana yürüdük. Önden geçmem için çok hafif arkama geçti. Omzum neredeyse göğsüne değecekti. Ona temas etmeden doktorun odasına girdim. Orta yaşlı, gözlüklü bir doktor vardı içeride. Masasının başında oturuyordu, önünde iki ayrı test sonucu dosyası açıktı. Gözlüğünü düzeltip başını kaldırdı. "Toprak Demirtaş ve Defne Karaçam?" "Evet," dedik ikimiz birden. "Buyurun oturun." Sandalyesine yaslanıp dosyaları açtı. İkimiz de oturmadık. "Kan gruplarınız uyumsuz. Yani RH uygunsuzluğu var. Bu nadir bir durum değil, tıbbi olarak takibi kolay ama ileride çocuk sahibi olmak istediğinizde, annenin belirli dönemlerde koruyucu iğne olması gerekecek. Özellikle gebelik oluşursa, bazı testlerin düzenli yapılması gerekiyor. İğne de doğumdan sonra tekrarlanır." O konuşurken gözüm Toprak’a kaydı. Yüzünde en ufak bir değişim yoktu. Ne kaş oynattı ne omuz kıpırdattı. Sadece dinliyordu. O kadar… Tepkisiz. Ama o “gebelik” kelimesi doktorun ağzından çıktığı anda içim sıkıştı. Yutkundum. Boğazım kurudu. Ellerimi dizimde sıktım. Konu çocuktu… Hamilelikti… Benim bedenimdi. Onunsa, ilgisizliğiyle duvar ördüğü bir mesele. "Şu an gebelik söz konusu değilse bu sadece takibe bağlı kalır ama olur da ileride planlama olursa—" “Tamam,” dedim hızlıca. "Anladık." Çocuk konusunun konuşulmasını istemiyordum. Kadınsal bir rahatsızlığım vardı, bir de bu problem çıkınca kendimi daha da kötü hissetmiyordum. Doktor başını sallayıp, dosyaları kapattı. Geriye çekilirken Toprak onun elinden dosyayı aldı. "Raporunuz hazır.” Teşekkür bile etmeden kapıya yöneldim. Kapının kolunu tutup dışarıya çıkarken peşimden geldi. Evlenecektik, benim bir sene içinde hamile kalmam gerekiyordu. Eğer kalamazsam ameliyat olmam gerekecekti ve bir daha anne olamayacaktım. Bunu ona söylemem gerekiyordu, doğrusu buydu ama o kadar katı bir adamdı ki karşısına oturup normal bir konuşma olamayacak kadar nefret ediyorduk birbirimizden. Hastaneden çıkar çıkmaz arabasının yanına gittik. “Benim işe gitmem lazım,” dedim net bir sesle. “Pastaneye uğrayacağım. Sipariş vardı, bırakmam gereken malzemeler var.” Arabasının kapısını açtı, içeri eğilmeden önce kısa bir bakış attı. “Bir şeyler yiyeceğiz, sonra gelinlik bakacağız.” “Gelinlik bakmayacağım ben,” dedim sertçe. “Senin annen istiyor diye kendimi düğün çadırına sokacak değilim. Gelinlik giymek istemiyorum ayrıca” İçeriden gözlüklerini aldı, cebine attı. Ardından yavaşça başını kaldırıp yüzünü bana çevirdi. Çenesindeki kas gerildi, dudakları ince bir çizgi gibi sıkıldı. Sonra başını geriye attı, parmaklarını iki şakağında ağır ağır gezdirdi. Dişlerinin arasında derin bir nefes tuttu. “Ne kendini yor,” dedi o buz gibi sesiyle, “Ne de beni.” Arabanın koltuğunu gözleriyle işaret etti. Sanki içimdeki bütün direnci oraya bastırmıştı. Birkaç saniye baktım sadece. Sonra koca bir “of” salarak, kapıyı çekip koltuğa oturdum. Camı yarım açtım, dışarı bakarken söylenecek sözümü de bırakmadan edemedim. “Bıktım artık.” Araba henüz hareket etmemişti. Yola koyuluruz diye düşünmüştüm ama direksiyona yumruğunu indirince oturduğum yerde kıpırdadım. Arkasına yaslandı. Sanki o da kendi sınırında tutuyordu öfkesini. Yüzünü bana çevirdiğinde gözleri alev gibiydi. “Ben de bıktım,” diye bağırdı. Sesinin şiddeti arabanın içini yankı gibi dolaştı. “Sadece sen değilsin bu evliliğe mecbur bırakılan. Sadece senin hayatın kararmadı. Benim de hayatım...” Yutkundu. Yumruğu hâlâ direksiyon üzerindeydi. Bu kez kelimelerinden daha çok elleriyle anlatıyordu. “Benim de hayatım boka sardı,” dedi sonunda. Sert, açık ve küfre bulanmış şekilde. “Hayat zaten içime etmiş, bir de sen gelmişsin ‘istemem, olmam, gitmem’ diye diye başımın içine çivi gibi çakılıyorsun.” Birkaç saniye sustu. Nefesi düzensizdi. Gözlerinde öfke değil sadece — yorgunluk da vardı. Dudağını ısırdı, sonra o bilindik keskin sesiyle konuştu. “Sus. Sus da… şu iş neyse bitsin. Ne gerekiyorsa yapılsın. Bir an önce. Bu rezalet bir sonuca varsın. Ama sus lütfen!” Araba hareket edince sarsıntıyla hafifçe geriye çekildim koltukta. Direksiyonu sert tutuyordu. Her virajda bileklerinden gerilim fışkırıyordu. Dişlerini sıktığını net duyuyordum. Nefes alışları sık ve düzensizdi. “Beni bu hayatın içine sen çekmedin, ama sen çıkmama da izin vermiyorsun,” dedi. Gözlerini yoldan ayırmadan, kelimeleri cama fırlatır gibi konuştu. “Sabah akşam aynı şeyi dinlemekten bıktım. ‘Ben istemiyorum. Ben mecburum. Ben kurbanım.’” Parmaklarını direksiyona vurdu. “Sen sanıyorsun ki sadece senin hayatın çalındı. Uyan Defne. Ben de seçmedim bu yolu. Ama en azından şikâyet ederek zaman kaybetmiyorum.” Yüzü bana dönmedi ama çenesi kasıldı. Boğazındaki damar belirginleşti, sesi düşüktü ama öyle keskindi ki... bıçak gibi saplandı. “Kafanda hâlâ kendi masalın var. Pastanen, özgürlüğün ne giyeceğini ne yiyeceğini seçme hakkın... Güzel. Ama unutma, o hayat artık sadece sana ait değil.” Gözlerini bana çevirdi. Direksiyonun başındaki hâli dimdikti, gözlerinde parlayan şey öfke değildi sadece — bir şey daha vardı. Gurur. Haklılık. Hakimiyet. “Bu yola girdik mi? Girdik. Geri dönüş yok. İster alış ister savaş. Ama şu kafana sok: Ben seni kırmam, ezdirmem de. Ama sen beni delirtmeye devam edersen... kırılacak olan bir tek sen olmazsın. Hepimiz dağılırız.” Göz göze geldik ve uzun bir an sürdü. “Ben susuyorum diye beni sessiz sanma.” Ne bağırdı ne de hızlandı ama tüylerimi diken diken eden o ses tonu vardı ya… o yetiyordu zaten. “Ben herkes gibi laf kalabalığı yapmam. Sessizliğim sabrımsa… sabrımın bir sınırı vardır. Ve sen o sınıra geliyorsun Defne.” Gözlerini tekrar yola çevirdi. Dudaklarını sıktı, çenesindeki damar gerildi. “O dilin benden hızlı dönmesin. Her lafı pat diye ağzından çıkarıp ‘ben buyum’ deme. O dil var ya... bazen sana ait sandığın tek şey olur. Ama öyle bir an gelir ki... sahibine bile zarar verir.” Soluğunu burnundan sertçe bıraktı. Direksiyona vuran ışık, yüzündeki gölgeleri daha keskin yapmıştı. Konuştuğu her cümle... artık susmayan bir uyarıydı. “Ben uyarmam, hatırlatırım. Bu evlilikte kim kurban, kim cellat... unuturuz.” Gözlerini tekrar bana çevirdi. Bir sınırın ucunda duruyordu resmen. “Çünkü canını sıkan, senin sesin değil... benim sessizliğim olur. Ve ben sustuğum yerden yürümeye başlarsam, önümde duran her şeyi ezer geçerim.” Direksiyonu sıktı. Arabanın içindeki hava buz gibiydi ama yanıyordum. Öfke, kibir, hâkimiyet, hepsi onun yüzüne oturmuştu. Bir anlık sessizlik oldu. Ama o sessizlik öyle böyle değil... dikenli, dar bir sessizlikti. Her an içinden başka bir patlama çıkacak gibi. Ağzından çıkan son cümle kaburgama saplanmıştı adeta. “Bu evlilikte kim kurban, kim cellat... unuturuz.” Gözlerimi ona diktim. Baktım. Sustum. Ama sadece bir saniye. Sonra içimde tuttuğum her şey tek tek kabuğunu yırttı. “Elini çek direksiyondan.” Avazım çıktığı kadar bağırdım. Bedenim kontrolümden çıkmıştı, sağ elimle omzuna bir yumruk attım. Yetmedi, direksiyona vurmaya başladım. “Kimmiş cellat ha? Kimmiş kurban? Sen mi kurban oldun? Sen mi cellat sandın kendini?” Şaşkınlıkla direksiyonu toparlamaya çalışırken ani bir manevrayla arabayı kenara çekip hızla durdu. Tekerleklerin kaydığı, fren sesinin asfaltı tırmaladığı o anda ben hâlâ bağırıyordum. Koltuğumda doğruldum, vücudum titriyordu. Yumruklarım sıkılı, gözüm dönmüş gibiydi. “Vurma kendine,” dedi, bana yönelip kolumdan tuttu. “Delirdin mi sen?” “Delirdim evet. Senin yüzünden, hepinizin yüzünden. Ben adam gibi adam isterim yanımda. Hürmetle konuşan, hürmet gören. Sen bana sınır mı çizeceksin? Ben bu hayatta kendi ellerimle yolumu çizdim, senin soyadınla değil.” Bir şey söylemek istedi ama sözünü kestim. “Kes sesini! Bi sus da ben konuşayım. Benim bir adım var... DEFNE! Duydun mu? Karaçam’ın kızı değil sadece, kendisiyle büyüyen, kendisiyle savaşan bir kadın var karşında. Ve sen beni susturabileceğini mi sandın?” Nefes nefese kalmıştım ama ağzımdan dökülen kelimeler durmuyordu. “Ula ben seni istemiyrum. İstemiyrum da duramiyrum da. Anam hasta, babam suskun, ağabeylerim adam sanık... Hangi birine dert anlatayrum ha? Kimin kapısını çalayrum da ‘beni bu cehennemden kurtarın’ diyeyrum? Bi de sen! Bi de sen... gelip, ‘hayatın benim iznim kadar’ diyeysun?” Yüzüne tüküresim geldi. Ama ellerim hala dizlerimde titriyordu. Başımı eğmedim. Göğsüm şişe şişe söylenmeye devam ettim. “Soyadınmış... evliliğinmiş... sen sanırsın ki bu soyadı bana yakışacak? Sen sanırsın ki ben senin adını taşıyınca, dilsiz bi’ karı olurum? Bak bana! Bak da gör... Bu kız ne susar, ne boyun eğer. Hele senin gibi birine hiç.” Arabanın içinde yankılanan sadece sesim değil, öfkemin tokat gibi çarpan yankısıydı. Elini direksiyona koydu ama hâlâ bana bakıyordu. Şaşkındı. Öfkeliydi. Ama sessizdi. Ben ise nefes nefese, ellerim titreyerek başımı cama yasladım. “Ağlamayacağum... Vallahi de billahi de senin için bir damla yaş dökmeyeceğum. Ama bu acıyı sana yedireceğum. O çok sevdiğin sessizliğinle birlikte...” Nefes nefese kalmıştım. Elleriyle kendini tutmasa, arabayı da beni de yumruklayacak gibiydi. Gözüm dönmüştü. Konu geçmiş değildi, konu bendim. Ve o... beni anlamadan beni ezmeye çalışıyordu. “Rahatladın mı?” dedi ilk cümlesinde. Sanki boğazımdan tuttu. İçimdeki öfke bir anda dondu. Gözlerim onun gözlerine kaydı. Orada bağırmıyordu ama… sesinden daha sert bir şey vardı: Kırılmışlık. “Sustun, bağırdın, döktün içini… Güzel. O cellat dediğin adamla aynı arabaya binip, hastaneye gidecek kadar sessizsen... Aynı evraklara imza atacak kadar çaresizsen... bence artık ne ben cellatım, ne sen kurban.” Çenem kasıldı. Söyledikleri... canımı acıttı mı bilmiyorum ama beni oracıkta susturdu. Öyle bir ses tonu vardı ki; ne öfke ne acı. Sertti. Ama buz gibi değil, ateşin içinden geçip çıkmış gibiydi. “Ben seni ağlatmamaya çalışıyorum, farkında değilsin,” dediğinde gözüm doldu. Sadece gözüm değil... kalbim de doldu. “Saygı duyduğum için susuyorum, damarıma basma sürekli.” Elimle yumrukladığım adam, kelimeleriyle bana yumruk attı. Başımı öne eğdim. Saçlarım yüzüme düştü ama saklanmadım. Gözlerimi ondan çekmedim. “Ben sana düşman değilim. Ama beni düşman yaparsan... seninle savaşırım,” dedi tane tane. “Şimdi ne yapacaksan yap. İneceksen in. Kalacaksan sus.” İnecek miydim? Hayır. İçimden bir şey bağırıyordu hâlâ ama dilim susuyordu. Başımı yavaşça pencereye çevirdim. Gözlerim nemliydi ama ağlamadım. Hiçbir şey demedim. Ne indim ne bağırdım, sadece kaldım ve o da yoluna devam etti. Nikah günü aldık. Üç gün sonra karısı oluyordum ve biz bu durum olmayacakmış gibi iki yabancı gibi yürüyorduk yan yana. Gelinlikçiye girdiğimizde buram buram dantel, iğne, beyaz kumaş kokusu çarptı yüzüme. Çocukluğumda hayal ettiğim o koku… artık midemi kaldırıyordu. Birkaç model denememi istediler. Kabine geçtim. Askıda duran onca parıltılı şey arasında gözüme en sade olanını kestirdim. Sırtı incecik düğmelerle kapanan, belinden yere dökülen yumuşak kumaşlı bir model. Giydim ama boğazıma kadar çekmeme rağmen omuzdan düşüyordu. Bel kısmı boldu. Kalçadan aşağısı kayıyordu. Aynaya baktığımda o elbise üzerimde değil gibiydi. İki günde erimiştim resmen. Mideme giren tek şey sinirdi, öfkeydi, sessizlikti. Perde aralanınca içeriye gelinlikçi kadın girdi. Göz ucuyla bana baktı. Ölçüyü tuttu. “Bu gelinlik size en az iki beden büyük kalıyor,” dedi. “Üç gün içinde daraltmak çok zor.” Toprak, odanın köşesinde oturuyordu. Telefonda olan bakışlarını kaldırıp benim olduğum kısma baktı. “Hazır olacak,” dedi. Sesi yumuşaktı ama altında öyle bir ton vardı ki… Kadının yüzü gerildi. Elindeki iğne yastığını sıktı. “Yani… elimden geleni yaparım ama kumaş zarar görürse…” Ayağa kalkıp ellerini pantolonun cebine soktu. Kadının yanına kadar geldi. “Zarar görmesin,” dedi. “İki gün içinde gelinlik bedenine göre hazır olacak, anlatabildim mi?” Kadının gözleri tedirginlikle büyürken kafasını yavaşça salladı. “Hazır olacak,” dedi usulca. O an Toprak’la göz göze geldik. Bakışları hâlâ sabitti. Gelinliğe ne bakış atıyordu ne de ilgileniyordu. Sadece olmasını istiyordu. Ve ben o bakışlara sadece başımı çevirdim. Sormayacaktım, tartışmayacaktım, çünkü yorgundum. Çünkü söylediklerim değiştirmiyordu hiçbir şeyi. Gelinlikçide işlerimizi hallettikten sonra tekrar arabasına binip yola koyuldum. Ailesinin evine gidiyorduk, onun yaşadığı eve. Kendi aileme haber vermem gerekiyor muydu? O köye yanlışlıkla dahi olsa gitmeyeceksin diye beni her zaman tembihlemişlerdi, şimdi o köyün sahibiyle gidiyordum. Yol kıvrıldıkça manzara daha da değişti. Gözüm, camın buğulu kıyısından dışarıya kaydıkça fark ettim… artık başka bir toprağa giriyordum. Karadeniz’in bildiğim yüzü değil, benden gizlenen, yasaklı yüzüydü burası. Sert, soğuk ve yüksekti. Toprak hiç konuşmadı. Sanki yol, onun adına konuşuyordu zaten. Arabanın tekeri virajlı taşlı yola girerken, kalbim boğazıma kadar geldi. Her sarsıntıda, sadece araba değil, ben de yeni bir hayata çarpıyordum. Köyün ilk evleri göründüğünde yol daraldı, ağaçlar daha gürleşti. Taş evler, arada çatısı çökük samanlıklar, rüzgârla devrilen çitler… Ama biz daha yukarıya çıkıyorduk. Demirtaş Konağı. Tepedeki o büyük yapı, gri taşlarıyla, simsiyah çatı katıyla bana bakıyordu. Bakmak mıydı bilmiyorum. Belki de beni süzüyordu. O ev, konuşmuyordu ama ses veriyordu içime. Burası yabancı değil, diyordu. Burası seni içine alacak. Ya kabulleneceksin ya da yutulacaksın. Arabadan ilk Toprak indi ama gözleri üzerimdeydi. Ne kadar korkarsam korkayım korktuğumu başkalarına göstermeyi sevmezdim. Arabadan inip bakışlarımı etrafta gezdirdim. Rüzgâr yüzüme çarptı. Ve o an gördüm... Fırtına Deresi. Konağın tam karşısından, aşağılara doğru kıvrıla kıvrıla uzanıyordu. Çocukluğumun, gençliğimin sığınağıydı o dere. Her şeyi ona anlatırdım. Ailemle kavga ettiğimde, babamın gölgesinden kaçtığımda, ağabeylerimin gözüne bakamadığımda... Fırtına Deresi’ne anlatırdım içimi. Ama şimdi o derenin karşısındaydım. Sanki bana sırtını dönmüştü. Derin bir nefes alırken içim ürperdi. Buraya gelmek istememiştim. Bu eve girmek istememiştim. Ama artık buradaydım. Adımlarımı geri atmak için çok geçti. “Eve girelim.” Arkamı dönüp bir adım attım. “Sizinkiler beni burada boğarlar mı?” Omzunun üzerinden bana bakarken, gözlerinin içinde sabır değil, bıkkınlık vardı. “Belki bir plan kurdunuz,” dedim sesimi daha da alçaltarak. “Belki de beni öldüreceksiniz.” Biliyorum, saçma. Çok saçma. Ama içim daralıyordu. Dilim fren tutmuyordu artık. Gerilmiştim. Vücudumun her parçası tetikteydi. Ellerim titriyor, kalbim boğazıma dayıyordu kendini. “Seni öldürmek için milyon dolarlık iş anlaşmasının toplantısını iptal ettim ben,” dedi. Sesi buz gibiydi. Sanki kelimeler dilinden değil, çelikten çıkmıştı. Kaşları çatık, çenesi kilitli, gözleri gri bulutlar gibi karanlıktı. “Ama haklısın,” dedi. “İçeriye girince başına ne gelecek, göreceksin.” Donakaldım. Ne demekti şimdi bu? Para senden daha mı değerli demek istiyordu? Yoksa gerçekten başıma bir şey mi gelecekti? İçimdeki paranoya hortladı. Başımı hafifçe iki yana salladım. Aptal gibi düşünme Defne. Kendine gel. Korkma, ama temkinli ol. “Yürü.” Emir vererek konuşunca kendini ne zannediyordu acaba? Elimdeki çantayı kaldırıp bir an için ensesine vurmayı düşünsem de hissetmiş gibi arkasını döndü. Gözleri gözlerime değerken çantayı usulca yere indirdim. “Ya sabır…” dedi alçak bir sesle. Sonra sırtını döndü. Adımlarını sert, öfkeli bastı toprağa. Omuzlarındaki gerginlik, yürüyüşüne bile yansımıştı. Sanki adım atmıyor, ayaklarının altında birikmiş hıncını eziyordu. Peşinden gitmek zorundaydım. Ama içimde öyle bir yumru vardı ki, yutkunamadım bile. Tam adım atıyordum ki, çantamın içinden bir titreşim geldi. Telefonum çalıyordu. Gerginliğin gövdemden kemik uçlarıma kadar yayıldığı, kalbimin tam kenarında nabız gibi atmaya başladığı andı. Çantamdan telefonu çıkardım, ekranda Serhat Ağabeyim yazıyordu. Tüm bu hengâmenin içinde hâlâ peşimde olmaları bir yandan öfkelendiriyor, diğer yandan içimde minicik bir güven kırıntısı bırakıyordu. “Ne oldu?” dedim açar açmaz. “Neredesin Defne?” diye bağırdı. “Nasıl tek başına o köye, o evin içine girersin? Peşine taktığım adamlar köye bile girememiş. Aklını mı kaçırdın sen?” Başımı hafifçe yana eğdim. Dudaklarımın kenarında acı bir gülümseme belirdi. Demek ki sadece ben değilmişim mantıksız düşünen. “Üç gün sonra bu adamla evleniyorum abi. Senin de bildiğin gibi dün akşam parmaklarımıza yüzük takıldı. Şimdi sorma nerede olduğumu.” “Defne, hemen eve geliyorsun. Hemen!” Sesinin tavan yaptığı o an, sağ ayağımı yere vurdum istemsizce. O kadar kolay mıydı her şey? Bağırarak mı çözülecekti bu düğüm? Dün sustunuz, şimdi nereye bağırıyorsunuz? Tam cevabımı verecektim ki elimdeki telefon bir anda alındı. Toprak. “Kime bağırıyorsun oğlum sen?” dedi. Sesi düşüktü ama altında öyle bir öfke kaynıyordu ki, ciğerime kadar işledi. “Kimi, nereden alıyorsun? O, bundan sonra olması gereken yerde. Ne sen ne de o abin bu konuda bir daha tek kelime etmeyeceksiniz. Barışmışsınız, anlaşmışsınız umurunda değil. Canımı sıkarsanız, bu kızın yüzünü göstermem size.” “Ver telefonumu,” dedim telefonumu almaya çalışarak. Elimi tutup bedenimi kendine çekti. Gözlerini gözlerimden çekmeden konuşmaya devam etti. “Baştan sustunuz, susmaya devam edeceksiniz. Eğer bana rest çekmeye kalkarsanız... bu işi geri dönülmez bir hâle getiririm.” Ağabeyim ne diyordu bilmiyorum ama içime doğan şey belliydi: Geliyordu. O inatla, o öfkeyle mutlaka geliyordu. “Ver şu telefonu.” Konuşmadan telefonu kapatıp yere fırlattı. “Sen aklını mı kaçırdın? Ruh hastası mısın sen?” Tam o anda evin kapısı açıldı. İçeriden annesi, babaannesi, yengeleri ve Çiğdem çıkmıştı. Hepsi donakalmıştı. “Yürü,” dedi elimden çekerek. “Bırak beni. Ben senin evinde kalmam.” Aklını kaçırmış olmalıydı. Babaannesi öne çıktı. Gözleri Toprak’taydı. “Ula ne oldi yine, he? Bırak kızı, daha evlenmedin, dellenmeyiver!” Babaannesine cevap vermedi. Sadece kapıya doğru yürüdü. “Bu kız düğüne kadar bu evden çıkmayacak. Almaya gelen olursa, alnının ortasından vururum herkes böyle bilsin.” “Oğlum aklını mı kaçırdın, yapma annem. Pişman olacağın davranışlarda bulunma.” Ne babaannesini ne annesini dinliyordu. “Merdivenlerden çık,” dedi kolunu belime dolayarak. Zorla beni yukarı çıkıyordu. Ayaklarımı yere vurup, “Hayır,” diyerek bağırdım. “Ben burada kalmam. Annemin yanına gideceğim.” “Annen çok istiyorsa gelir, burada kalır. Ama sen bir adım bile atamazsın artık.” “Bak kızdın, haklısın üzerine biraz gelmiş olabilirim ama bu yaptığın doğru değil. Bırak beni, annem hasta, çok üzülür. Ne olur.” Duymadı, bırakmadı. Üçüncü kata vardığımızda önüme açılan kapının ardına geçti ve beni zorlanmadan içeriye soktu. Korkuyla geriye kaçtım. “Kaç gündür ben sabırlı olmaya çalışıyorum. Ama siz... her an, her saniye beni delirtmeye çalışıyorsunuz.” “Delirtmeye falan çalışmıyorum. Sadece üzgün olduğum için sana yüklendim. Sen de benim gibi mağdursun, seni de zorladılar, tamam hata yaptım, hadi bırak gideyim. Bak daha kötü olacak.” “Burada kalacaksın, hiçbir yere gitmeyeceksin.” Birkaç saniye sessizce durdu. Nefes alışı sertti, sanki her soluğunda göğsünden bir şey kopuyordu. Ardından yavaşça döndü bana. “Benim bir itibarım var,” dedi. Gözleri kıpkırmızıydı. Altında bastırdığı öfke, suratındaki her çizgide kendini belli ediyordu. “Bu evliliğe bütün aileler şahit oldu. Parmağımıza yüzük takıldı, söz verildi, adım atıldı. Bu iş olmayacaktıysa baştan söyleyecektiniz. Şimdi caymak yok.” Adımlarını sertçe yere basarak bana doğru bir adım daha yaklaştı. “Ben kimsenin oyuncağı değilim. Ailen, sen, şu an neye karar verdiyseniz, artık geri dönüşü yok. Gözümde olanı da olmayanı da yakarım, ama bu işi yarım bırakmam.” Gözleri gözlerime değdiğinde, içimde ince bir ürperti yayıldı. Öyle bir bakıştı ki, ne bağırıyor ne de tehdit ediyordu ama içindeki karanlığı tek bir kelime etmeden gösteriyordu. “Ama bu doğru değil,” dedim. Sesim titremesinden nefret ediyordum. “Ağabeyim... ben onlara haber vermediğim için bana kızdı. Üç gün sonra evleneceğiz. Şimdi evime gideyim. Zaten... zaten buraya yine gelirim.” Elleri yanlarında yumruk hâlindeydi ama olduğu yerde kalıp gözlerini benden ayırmadı. “Senin o ağabeylerin senin canını düşünselerdi bu evliliğe en başında karşı çıkarlardı.” Her kelimesi taş gibi düştü içime. “Ben kardeşime sordum. İstiyor musun dedim. ‘İstiyorum abi,’ dedi. Senin gibi itiraz etmedi. Senin gibi karşı çıkmadı. Nedenini biliyorum. O gerçekten istiyor. O yüzden sustum. Ama bil ki... o bir kere bile istemeseydi, bedenimi atardım kurşunların önüne, ama kardeşimi kimseye vermezdim.” Gözlerimin kenarında tuttuğum yaşlar, artık saklanamazdı. Usulca süzüldüler yanaklarımdan. Hızlı değil... ağır ağır. Öylece düştüler. Hiçbir hıçkırık eşlik etmeden. Sadece sessizce. “Senin ağabeylerin,” diye devam etti, sesi daha da sertleşerek, “Kendi canlarını düşündü. Onlar sustuğu için sen susmak zorunda kaldın. Şimdi de boşuna erkeklik taslamasınlar. Bitti o bağ. Sen artık benim karımsın. Ve bu saatten sonra onlarla bir bağın kalmadı. Güzel bir hayat yaşamak istiyorsan, benim yaşadığım hayata uyum sağlayacaksın.” “Bu barbarlık.” Gözyaşlarımı ellerimin tersiyle sildim. Nefesim düzensizdi ama geri adım atmadım. Geriye doğru bir adım attı. Ellerini iki yana açtı. Duruşunda hem öfke hem bıkkınlık vardı. “Beni buna sen ve ailen zorladınız,” dedi. “Sinirli, kırgın, üzgün olduğunu görüyorum kaç gündür. Üzerine gelmemek için kendimi sıktım. Ama sen... sen damarımı buldun. Bastın. Sustukça bastın. Şu an ağlıyorsan... benim yüzümden değil. Ağabeyin olduğunu söyleyen o adamlar yüzünden ağlıyorsun.” Gözleri üzerimdeydi. Ama ilk defa o gözlerde bir kabullenmişlik vardı. Arkasını dönmedi hemen. Birkaç saniye daha kaldı. Sonra usulca başını çevirdi. Odadan çıkarken, yavaşça, tek kelime etmeden dizlerimin üzerine çöktüm. Kapı arkamdan kapandığında odanın içindeki hava değişti. Bir şey bitti. Ya da bir şey daha başladı, bilmiyorum. Sırtımı duvara verdim. Avuç içlerim yere dayalı. Gözlerim kocaman açılmış, tavanın çıplak beyazlığına kilitlenmişti. Söyledikleri... doğruydu. Her kelimesi, her cümlesi, her suçlaması yerli yerindeydi. Benim ailem beni gerçekten düşünseydi... ben şu an bu odada olmazdım. Ve bunu ilk kez bu kadar açık görüyordum. ** Parmaklarını şakaklarına bastırarak döndürüyordu genç adam. Sanki damarlarının içinde zonklayan ağrıyı parmak uçlarıyla sıyırıp dışarı çekebileceğini sanıyordu. Başının sol tarafı daha fazla atıyordu; gözünün kıyısından aşağı sızan ağrı, çenesine kadar vuruyordu. Az önce içtiği iki ağrı kesicinin etkisi hâlâ başlamamıştı, ya da siniri vücuduna o kadar yayılmıştı ki, artık ilaç da fayda etmiyordu. Yavaşça gömleğinin üst düğmelerini çözdü. Gömleğin yakası, sanki boğazına kement gibi dolanmıştı. Deri koltuğa yayıldı. Ayaklarını uzattı, kolunu yüzüne kapattı. Gözlerinin üstüne inen karanlık belki biraz iyi gelirdi. Belki birkaç dakika sessizlik olurdu, belki biri çıkıp "Toprak sen de haklısın" derdi. Ama olmadı. Kapı açıldığında ayağa kalkacak mecali yoktu. Sadece sesi çıktı. Sert, yorgun ve tahammülsüz: “Çık dışarı.” Kim olduğunu bile sormamıştı. Umurunda da değildi. Odanın eşiğinde kim varsa, şu an Toprak’ın öfkesine yenik düşecekti. Ama içeriye giren, onun tanıdığı herkesin sustuğu kadındı. “Ula senin kuyruğuna bastılar da haberimiz mi yok ha?” dedi yaşlı kadın, bastonunun ucuyla parkeye tak tak vurarak. “Ne bağırırsun öyle da? Kalk, konuşacağız.” “Konuşmak istemiyorum, babaanne,” dedi dişlerinin arasından. Babaannesi bastonuna dayanarak içeri girdi. Güçlüydü. Bu yaşına rağmen sesinin dibinde bile dağların inadını taşıyordu. Bir adım daha attı, bastonunun metal ucu parkede bir kez daha yankılandı. Nefes aldı ama duruşunu hiç bozmadı. Omuzları dik, çenesi havadaydı. “Sen konuşmayasın oğlum, ben konuşacam. Çeneni sıksan da kulakların duyuyor beni, biliyorum,” dedi. “Bu yaptuğun iş doğru iş değil. Günah dedikleri şey böyle olur. Kızı zorla odana kapattun. N’oldu, sustu mu? Gülümsedi mi? Yok. Bağırmak istiyorsa bağıracak, ağlamak istiyorsa ağlayacak. Üzülmeyip ne yapsun, kemençeyle mi gelsun üstüne evlenmeye?” Dudaklarının kenarı gerilirken dişlerini sıktı. “O kızın kızgınlığı sana değil,” dedi kadın daha da yaklaşarak. “O kızın hıncı babasına, ağabeylerine. Onlar sustu diye bu hâlde. Olanı biteni senden çıkarıyor. Bakma sen ona. Geçecek... geçecek ama sen bu hâlde devam edersen yarasını kangren edersin.” Toprak’ın dudakları seyirdi ama yine konuşmadı. “Üzülüyor çocuk. Gözleri dolu, sesi çatlak. Sen de bir taş gibi duruyorsun önünde. Bak oğlum...” dedi babaannesi, sesini ilk defa biraz yumuşatarak, “Hadi gel, bırak evine götürelim kızı. Anasının yanında biraz dursun, toparlansın. Yarası kabuk tutsun. Sonra gelinliğini giydirip alırsun zaten.” Toprak sonunda gözlerini açtı. Gözbebekleri küçülmüş, yüzü solmuştu. Başını ağır ağır yana çevirdi. “Hiçbir yere gitmeyecek,” dedi. “Düğüne kadar burada kalacak.” Kadının yüz ifadesi bir anda değişti. Gözleri büyüdü. Bastonunun ucuyla yere daha sert bastı. “Sen kafayı yedun herhal! Zorla evde kadın mı tutulur? Ula ben ararım jandarmayı, görürsün o zaman!” “Gitmeyecek babaanne,” dedi tekrar, daha sert, daha net. Ayağa kalkmadan sadece gözleriyle konuşuyordu. “Bana bağırma,” diye bastırdı babannesi. “Bastonumu kafana yersun! Ben götürürüm dedim mi, götürürüm.” Toprak bir anda doğruldu. Koltuğun yaylı sesi oda boyunca çınladı. Gömleği hâlâ yarım açık, saçları darmadağın, şakaklarındaki damar kabarık. Yumruğunu masaya indirmedi ama nefesi yumruk gibiydi. “Hiçbir yere gitmeyecek.” “Bak uşağum…Bu evde kimsenin hatırı, haysiyeti bir kızın gözyaşından kıymetli değil. O kız burada kalırsa, içi yanarsa, ben bu ocağı yıkarım. Yemin edeyrum, seni de yakarım, bu çatıyı da.” Toprak nefes aldı ama sözü çıkmadı. Babaannesinin sesi titremedi. Bastonu elindeydi ama sanki asıl dayandığı baston, inadıydı. “Sen beni tanırsun. Eğer şimdi o kızı eve bırakmazsan, düğün günü o gelinliği giydireni, kemençeyle oynayanı kapının önüne koyarım. Benim gözümde değerin büyüktür amma haksızlık yapan bir adam olursan beş para etmezsin. Hakkımı da helal etmem, kulağına küpe ola.” Toprak’ın yüzü kıpkırmızıydı. Dudaklarını ısırdı. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi ama yine de dik durdu. Başını eğmedi. “Bir kadına böyle davranan adam, her gün biraz daha küçülür. Unutma… kadının laneti, Karadeniz’in seli gibidir. Önünde ne varsa siler süpürür.” Kapı kapandığında Toprak’ın boğazı düğümlendi. Gözlerini bir noktaya dikti. Baş ağrısı artık sadece şakaklarında değil, tüm gövdesine yayılmıştı. Yutkundu. Yumruğunu sıktı. Ama ilk kez, yumruğunu masaya değil, kalbinin ortasına vurdu. Planım bu bölümde düğün sahnesini yazmaktı ama hızlı geçişler olmasın istedim. Düğün sahnesi detaylı olacağı için diğer bölüme bıraktım. Yorumlarınız beni çok mutlu ediyor. Sizler destek verdikçe ben her gün yazarım canlar.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD