Göğsümün tam ortasına sıkışan şey neydi bilmiyorum; öfke miydi, kırgınlık mı, yoksa korku muydu… ama içimde bir yer çatladı sanki. Camdan bir adım geriye çekildim. Ellerim yanlarımda güçsüzce sarkarken, kalbim o kalabalığın ayak sesleriyle birlikte eziliyordu.
Dönüp yatağın ucuna oturdum. Ellerim hâlâ biraz titriyordu. Kalbim, kafamın içindeki seslere yetişmeye çalışıyordu.
Esma yanıma oturdu, bir şey demedi. Gözümün içine bakıp sadece varlığını sundu. Onun yanında sustuğum zaman bile kendimi anlaşılmış hissediyordum. Ama Aysel... onun sessizliği çok uzun sürmedi.
"Çok kızgınım," dedi usulca, saçındaki bir teli düzelterek, "Biliyorum şimdi zamanı değil belki ama... bu olanların asıl sebebi Arif, değil mi?"
Başımı ona çevirdim. Gözlerim sorar gibiydi ama dudaklarım kıpırdamadı.
"Yani..." diye devam etti, sesi biraz daha çekingenleşti, "Eğer o gün o tartışma çıkmasaydı… Rüzgar vurulmasaydı, belki bunların hiçbiri olmayacaktı.”
Boğazım düğümlendi. İçimde bir yer yine sızladı. Aysel’e kızamıyordum. Çünkü o, bilmeden en doğru yerden konuşmuştu. Arif... küçük kardeşim... benim bir zamanlar hayattaki en büyük neşem. Ama şimdi, yaşattıklarıyla içimi acıtan bir anıya dönüşmüştü.
Dizini yatağa dayayıp yüzüme daha yakından baktı. Gözleri büyüktü, sesinde yumuşak ama ne dediğini bilen bir ton vardı.
“Ben seni çok iyi anlıyorum. Üzüldüğünü, kızdığını... hepsini içine atıyorsun. Gerek yok buna. İçine atarsan kendine zarar verirsin. Kızman gerekiyorsa kız. Ama doğru kişilere kız Defne… suçsuz olanlara değil. Bakma üzgün olduğum için son zamanlarda ne dediğimi bilemedim. Ben Kuzey’i seviyorum bunu biliyorsunuz, o kızla evlenecek diye çok korkuyorum.”
Evlenmeme gibi bir durumları yoktu. Evleneceklerdi onlarda çok yakın zamanda.
“Bütün bu olanlar Arif’in suçu. Her şey onun yüzünden oldu. Konuştuğu kız… herkesle konuşuyor belki. Diğer adamla da… bilemeyiz ki. Taciz etti diyorlar ama… ben açıkçası böyle olduğunu düşünmüyorum.”
“Ben artık bu konu hakkında kimseyle konuşmak istemiyorum, Aysel,” dedim, sesim yorgun ve netti. “Tek düşündüğüm kişi annem. O kadının ağlamasını istemiyorum. Acı çekmesini istemiyorum. O kadın... bana okumanın ne demek olduğunu, kendi ayaklarım üzerinde durmanın gururunu öğretti. Beni ehliyet almaya o itti. ‘Kimseye muhtaç olma’ dedi. Şimdi ben onun karşısına çıkıp, ben evlenmeyeceğim, ağabeylerim ölsün diyemem. Annemi kaybetmek istemiyorum.”
Gözümde yaş yoktu ama sesimde acının dokusu vardı. İçim konuşuyordu, ağzım değil.
Esma usulca elimi tuttu. Ardından Aysel de çekingen bir şekilde onun yanına elini koydu. İkisinin avuçları şimdi ellerimin üzerindeydi.
“Kırgınsın,” dedi Esma. “Kızgınsın. Ama bu kızgınlık... sadece Arif’e değil. Aslında asıl kızgınlığın babana ve ağabeylerine, değil mi?”
Evet. Tam da öyleydi.
Arkamda durmaları gerekirken sessiz kaldıkları için… O koca koca adamlar, koca koca laflar edenler, beni bir kez olsun dinlemedikleri için…
Güçlerini, sadece başka erkeklerin karşısında göstermek için kullanıp, kendi evlatlarını, kız kardeşlerini korumayı akıl edemedikleri için…
Babama, sadece dedemin sözünü dinleyip bir kere bile bana “Ne istiyorsun?” diye sormadığı için…
Kızgındım.
Kırgındım.
Hem de yılların suskunluğuyla.
Göğsümün tam ortasında tarifsiz bir ağırlık vardı. Esma’nın “Artık inmeliyiz,” sözü havada titreyerek asılı kaldı. Ne evet diyebildim hemen, ne hayır. Sadece bir adım attım. Geri kalanını bedenim halletti.
Aysel çoktan aynada son rötuşunu yapmış, kapının yanında hazır bekliyordu. Elbisemin etekleri dizimin altında ağır ağır dalgalanıyordu. Ayağımdaki topuklular henüz adımlarımı sahiplenememişti ama düşmeden yürüyebiliyordum. Bu da yeterdi.
Merdivenlere geldiğimizde, o taş zemine çarpan topuk sesleri sadece ayakkabı sesi değildi artık. Kalbim de orada çarpıyordu sanki. Her tok seste biraz daha eksiliyordum.
Sesler büyüdü. Erkeklerin bastırılmış öfkesi, kadınların ihtiyatlı gülümsemeleri... her şey hesaplıydı bu evde. Sanki herkes rollere çalışmıştı da ben metni en son öğrenmiştim.
Kapının önünde durduğumda, bir an olsun geri dönmeyi düşündüm. Ama sonra Esma hafifçe sırtıma dokundu. “Hadi,” dedi sadece. İçinde ne zorlama vardı ne acıma. Sadece sakinlik.
Kapı açıldığında içerisi birden sustu. Ya da ben sustum, bilmiyorum. Ne bakışlar gördüm o an, ne yüz ifadeleri. Sadece kendime “yürü” dedim. Bir adım daha, sonra bir tane daha...
Kadınların oturduğu tarafa yöneldik. Başlar kalktı, gözler üzerime çevrildi. Her biri beni süzüyordu ama çok iyi eğitilmişlerdi. Ne bir dudak bükülmesi, ne de alaycı bir bakış… Hepsi "olması gereken" ifadeyle duruyordu. Ne eksik ne fazla. Bu da daha çok geriyordu beni.
“Hoş geldiniz,” dedim usulca. Boğazımdaki düğümden sıyrılmış, çıkmayı başarmış bir sesle. Nezaketle ama buz gibi bir mesafeyle.
Oturduk.
Araya birkaç saniyelik bir sessizlik girdi. Sanki kimse ilk sözü almak istemiyordu. Ya da herkes birbirinin sırtına bakıyordu, “sen başla” diye. Sonunda yaşlı bir kadın “Defne kızımız da büyümüş,” dedi. Göz ucuyla bile bakmadım. Kimdi bilmiyorum. Bilmek de istemiyordum. Sözleri havada asılı kaldı, ben sadece içimden “ne kadar da yabancı” dedim.
“Şükürler olsun Rabbime... yıllar sonra aynı sofrada oturacağız. Aynı toprağın evlatlarıyız biz. Araya ne girdi? Öfke, hırs, kan... Ama şimdi? Şimdi o kanı örtecek bir nikâh var önümüzde. Artık bu düşmanlık bitti…”
İşte o cümle.
“Bitti,” dediler ya... içimden biri gülmeye başladı. Sessizce ama dişlerini sıkarak. Bir kadını susturmakla bitti sanıyorlardı her şeyi. Sandalyede ellerimi dizlerimin üzerinde kenetledim ama başparmaklarım kendi kendine birbirine bastırıyordu. Bastırıyordu... bastırıyordu...
Sonra erkeklerin olduğu taraftan biri boğazını temizledi. Söz sırası onlara gelmişti belli ki. Sessizliklerini büyük bir cümleyle bozmak istiyorlardı.
“Toprak, babasının ocağını sırtlayan evlattır. Yiğittir. Soyadını yere düşürmemiştir. Şimdi de düşürmeyecektir. Yanına alacağı kadın, onun gölgesi değil, omuz başı olacak. Ama evvela… gölgesine sığınmayı da bilecek.”
Cümle kalbime saplandı.
“Kadın dediğin, önce sabrı bilecek. Bu devirde herkes konuşuyor ama en kıymetli kadın... susması gerektiği yerde susan kadındır. Erkek önde yürür, kadın arkadan iz sürer. O yolun yönünü değiştirmez. Uyum sağlar. İtaat eder. Hakkıyla hizmet eder.”
İçimden bir çığlık yükseldi. Biri elini boğazıma atmış gibiydi. Nefes alırken içim acıyordu. Yüzümde hiçbir ifade olmamaya çalıştım ama başaramadım. Çenem titremeye başlamıştı. Gözlerim yavaşça karşı tarafa, erkeklerin oturduğu sıraya döndü.
Hepsine teker teker baktım.
Dedeme… o bastonuna dayanarak dinleyen ama müdahale etmeyen haline.
Babama… başını öne eğmiş gibi duran, ama aslında her şeyi onaylayan hâline.
Amcalarıma… dayılarıma… yüzlerinde yılların çizgileri ama tek bir kadın cümlesi geçmemiş.
Hepsinden nefret ettim.
Hepsinden.
Sanki onlar konuşmadı da, ben her kelimeyle biraz daha yerin dibine itildim. Her biri ellerine bir taş alıp beni toprağın altına gömüyordu. Kadın sabırdır, kadın hizmettir, kadın susmaktır... Sanki insan değilmişim gibi. Sanki ben sadece “bir tarafı bağlanan” bir anlaşmaymışım gibi.
Nefes alırken bile içimden “Yeter!” diye bağırmak istedim.
Gözlerim fark etmeden, karşı çapraza kaydı. Kalabalığın en sessiz köşesinde oturan adama… Toprak’a.
Konuşmuyordu. Hiç konuşmamıştı. Ama bu kez… dinlemiyordu da.
Kaşları çatılmıştı.
Bakışları, konuşan adamlardan birine saplanmış gibiydi. Çenesini sıkmıştı, alt çenesindeki kas hareket ediyordu. Gözleri küçülmüş, alnındaki damar belirginleşmişti. O da öfkelenmişti. Onların her cümlesi, onun da sabrına dokunuyordu sanki.
“Ula hepsi güzel hoş da… bunca lafın içinde bi tane doğru laf duymadum ha!”
Ses, kalın bir baston gibi yere saplandı. Başımı çevirmeme bile gerek yoktu. Tanımayan kalmamıştır bu sesi: Naciye Demirtaş. Toprak’ın babaannesi. Bu topraklarda bir adı varsa, o da baston gibi sağlam durmasıydı. Kadının sözü, ferman gibiydi.
Başındaki yazma alnına kadar düşmüş, gözleri cam gibi bakıyordu. Bastonunu kolçağa bir kere vurdu. Tok. Net. O vuruşun ardından nefes bile alınmadı salonda.
“Hepunız erkeksiniz. Kolaydır sizin için konuşmak. Önce kavga edersunız, kan akıtursunız… sonra da ‘barış barış’ diye kadını koyarsunız öne. Ne güzel iş ha?”
Sözleri diz gibi çarptı. Omuzlar kasıldı, dudaklar sıkıldı. Kimse göz göze gelmeye cesaret edemedi onunla.
“Yıllarca burnunuzun dikine gittiniz. Bir laf için silaha sarıldınız. Bi bakış için ocak söndürdünüz. E biz ne ettuk ha? Biz sizin arkanızdan mezar kazduk. Dilsiz kadınlar olduk. Acıyla büyüttük evlatlarımızı. Şimdi barış edecez deyip, kızlarımızı kurban mı vereceksunuz?”
Salonda çıt yoktu. Her kelimesi bir bıçak gibi kesiyordu havayı.
“Elin adamının eline verirsun kızı... bi bakış etmeden, bi ‘iyi misun?’ demeden... Ne zaman bizim razılığımız soruldu ha? Bu kız susuyor, ama ben anliyurim onun gözünden. Bu kızın gönlü yok, ben o bakıştan bilirim.”
Gözleri bir anda bana döndü. Hançer gibi. O an, nefesim kesildi. Göğsüm daraldı.
“Biz kadınlar... sevdiğumuz adamın sofrasına tabak dizeriz, yastığına baş koyarız. Amma önce severiz. Şimdi siz diyorsunuz ki ‘Bu çocuklar evlensin de barış olsun.’ Ha? Hani kızın gönlü, hani oğlanın rızası? Çeyizle barış olmaz, kalple olur kalple!”
Elini yine bastonuna vurdu, bu kez daha sert.
“Kadını toprağa döker gibi nikâh defterine basarsun. Düşmanlığa tohum ekiyoruz diye sevinursun. Ama o tohumdan sevgi değil... öfke biterse ne olacak?”
Kaşları çatık, sesi gür ama elleri titriyordu biraz. Öfkesi sadece sözde değil, canındandı.
“Bu masalarda barış istemiyorum ben. Bu masada kadınların canını, gençlerin ömrünü satanlar varsa... ben o masaya bastonumu koyar, döner giderim.”
Gözlerim Toprak’a kaydı. Beni izliyordu. Bakışları sert, buradaki herkesi bir kaşık suda boğacak gibi bakıyordu.
“Siz kan dökülmesin diye bu evliliği istediniz,” dedi. Sesi... Allah’ım, o sesin içimde bıraktığı yankıyı nasıl tarif edebilirim? Ne bağırıyordu ne de alçak sesle konuşuyordu ama... her kelimesi çarpıyordu, çiviliyordu bir yerlere.
“Ben bu evliliği sadece kanı durdurmak için yapmam. Beni tanıyan bilir... hiçbir kararı yarım almam.”
Kalbim duruyormuş gibi hissettim. Çünkü o sırada ağzından dökülen kelimeler, yalnızca bir açıklama değil, bir sınır çizgisi gibiydi. Herkesin gözlerinin içine bakarak konuşuyordu. Ama ben... ben sadece onu izliyordum. İç sesim durmuştu sanki. Düşünmüyordum, sadece dinliyordum.
“Evlenmek dediğiniz şey sadece iki ismi birleştirmek değil. Sadece bir nikâh kıymak değil. Ben evleneceğim kadına yalnızca soyadımı vermem. Yaşadığım hayatın yarısını veririm.”
Yutkundum. Bu kelimenin içime sapladığı duygu yutkunarak geçmedi. Sanki içimden biri çıkıp “Defne, duyuyorsun değil mi?” diyordu.
Beni gördü mü bilmiyorum. Göz göze gelmedik. Ama ben onun her kelimesini üzerime alındım. Sanki bana bakmadan bana konuşuyordu.
“Karım kim olacak, nasıl yaşayacağım, ne zaman neyi kabul edeceğim — bunlara kimse karışmayacak. Çünkü bu mesele artık sizin kan davanız değil. Bu mesele benim hayatım.”
Hangi hayat? Benim elimden alınan, yerine korkuyla konulan mı?
Bir an gözlerimi kaçırmak istedim. Ama yapamadım. Gözüm onun yüzüne takılmıştı. Sözleri bittiğinde sadece durdu. Yavaşça başını eğdi ama bir teşekkür için değil, konuşmasını bitiren bir adam gibi.
Ve ben ilk kez onu bu kadar net gördüm.
O sadece ağır bir adam değildi. O sadece suskun bir kaya gibi duran bir adam değildi. O, söylediklerinin sorumluluğunu taşıyan, her kelimesiyle hüküm veren bir adamdı.
İlk kez, korkuyla birlikte bir başka duygu sardı içimi. Adını koyamadım. Ama bu salonda ilk kez... yalnız olmadığımı hissettim.
Bu evlilik belki de sadece bana kurulan bir tuzak değil. Belki, o da bunun tam ortasında. Belki ikimiz de kurban değiliz — belki ikimiz de… savaşın orta yerinde kalanlarız.
“Yeter artık bu kadar, damat son sözünü söyledi. Artık konuyu uzatmayın. Takalım bu gece yüzükleri usulüne göre.”
Babaannem son cümlesini söyledikten sonra gözlerini bana çevirdi. Hiçbir şey demedi, ama başıyla mutfağı işaret etti. Oraya gitme sırası bendeydi. Esma hemen omzuma hafifçe dokundu. Kalkmamak için kendimle kısa bir savaş verdim ama… sonunda, mecburiyet omuzlarımdan çekti, ayağa kalktım.
Arkamızdan birkaç kız daha geldi. Aysel hemen adımlarını hızlandırıp öne geçti. Mutfak kalabalıktı ama orası bile salondan daha rahat nefes aldırıyordu. Kapı kapanmadı, ama içerideki uğultu biraz olsun arkamızda kaldı.
Yengem tezgâhın başına geçti. Ocağın altını açarken arkasına dönmeden, “Kahveleri ben yaparım,” dedi. Sesi sakindi ama hafif bir telaş da vardı tonunda. Sonra bana baktı. “Defne’m, sen otur şuraya. Betin benzin atmış. Gel kızım, biraz soluklan.”
Söylenecek sözüm yoktu. Zaten Esma da elimi hiç bırakmamıştı. Birlikte, mutfağın köşesindeki sandalyeye oturduk. Sandalyenin soğuk tahtası sırtıma değdiğinde irkildim, ama ses etmedim. Kucağımda ellerim sıkılıydı. Esma, diğer elini avcumun üzerine koydu.
“Ne yapıyoruz biliyor musun?” dedi yavaşça, gözlerini benimkine dikerek. “Her şeyin hayırlısını ve güzelini düşünüyoruz. Korkmak yok, tamam mı?”
Gülümseyemedim ama başımı salladım. Esma her zamanki gibi bir yanımı görüyordu; o kırılgan, içe kaçan tarafımı. Sesimi duymadan bile beni anlayan tek insandı.
O sırada yengem cezveye kahveleri koymaya başlamıştı. Ölçüyü göz kararıyla değil, el alışkanlığıyla değil… iç güdüyle yapıyordu. Bu evin gelini olarak defalarca yaptığı kahveyi, bu kez başka bir niyetle pişirecekti.
“Ben sana bir şey diyeyim mi?” dedi Esma, fısıltıya yakın bir tonla. “Bilmiyorum neden ama içim rahat. Toprak sana kötü davranmayacak. Sert mi? Evet. Ama içinde başka bir şey var. Bu gece söylediği sözler... hani insan birini izlerken içinden bir ses konuşur ya, ‘Bu adam böyle biri değil’ der… işte ben onu duydum. O ses bende susmadı.”
Gözlerimi yere indirdim. Konuşmak istesem ne derdim bilmiyordum.
“Belki zamanla... Alışırsın. Belki onu tanıdıkça başka bir şey görürsün. Belki sandığın kadar karanlık değildir. Belki senin kadar yalnızdır.”
Yengem cezveyi ocağa koyarken döndü, Esma’ya bakıp başını salladı.
“Ben de aynısını hissettim Esma. Şu kızın yanına dikilip herkesi susturması... Az şey mi? Orada herkes bir şey demeye korkarken, o konuştu. Hem de dosdoğru söyledi ne dediyse.”
Gözlerim dolmasın diye başımı hafif yana çevirdim. Bu destek... bu sıcaklık... ben böyle olacağını düşünmemiştim. Herkes susar, herkes gözünü kaçırır sanmıştım. Ama şu an, elim avuç içiyle sımsıcak tutuluyordu.
Yengem ocağın başında sırtı dönükken bile bana bakar gibiydi.
“Biz kadınlar biliriz kızım. Hangi adamdan korkulur, hangisine güvenilir... bakınca anlarız. Gözde bakış, seste titreme... bunlar saklanmaz. Toprak da seni ezmeye gelmemiş. Öyle olsa... bu gece o sözleri duymazdık.”
Kahve kaynamaya başlamıştı. Köpüğü yavaşça yüzeye çıkarken içimdeki taşlar da yavaş yavaş yer değiştiriyor gibiydi.
Esma yavaşça elimi sıktı.
“Sana ne olursa olsun, ben hep buradayım. Ama ben… bu evliliğin sana belki de tahmin ettiğinden daha iyi bir şey getireceğine inanıyorum.”
İnanmak istiyor muydum? Bilmiyordum. Ama şu an bildiğim tek şey… bu mutfağın içindeki sıcaklık, dışarıdaki salondan çok daha gerçekti.
Tepsiyi iki elimle kavradığımda, metalin soğukluğu avuçlarımı ürpertti. Kahveler sıralanmıştı, her biri özenle köpürtülmüş, fincanların üzerinde titreyen kahverengi dalgalar hâlinde dizilmişti. Gözüm tepsideydi ama aklımda, o fincanlardan en son kimin alacağı vardı. İçimde kımıldayan düşünceler, titrek bir huzursuzluk gibi kalbimin çevresine dolanmıştı. Esma arkamdaydı, elini omzuma koymuştu, sanki sırtımdaki ağırlığı paylaşmak ister gibi. Yengem tepsinin altını kontrol etti bir kez daha, ardından başıyla onay verdi. "Yavaşça, kızım. Önce büyüklerden başla, sonra sırayla verirsin," dedi.
Salona girdiğimde uğultular azalmadı ama sesler birbirine karıştı, yüzler yöneldi. Kadınların oturduğu köşede başlar eğildi, kollar toparlandı. Erkeklerin olduğu tarafta ise konuşmalar yavaşladı, dizlerin üzerinde eller sıkıldı. Herkesin beni izlediğini hissettim, ama başımı kaldırmadan yürümeye devam ettim. Fincanları tek tek, usulüne uygun şekilde dağıtıyordum. İlkini dedeme verdim, göz göze gelmedik. Ardından babama… elleri fincana uzanırken parmakları titredi mi, yoksa ben mi öyle hissettim bilmiyorum. Amcama, büyük dayıya, sırasıyla dizildiler. Her fincanı verdikçe tepsi hafifliyor, ama ben hafiflemiyordum. Son fincan… en sondaki fincan, hâlâ yerindeydi. Ve o, tam karşımdaki koltukta dimdik oturuyordu.
Toprak.
Başını kaldırmış, doğrudan bana bakıyordu. Bakışı ne keskin ne yumuşaktı. Ama sabitti. Ne gözünü kaçırdı ne bir tebessümle karşıladı beni. O an, ben onun gözlerinde ne gördüm bilmiyorum ama kendi yüzümdeki ifadeyi hissedebiliyordum: gerilimle karışık bir suskunluk. Fincanı uzatmak için eğildiğimde, saçımın bir tutamı topuzumdan kaçıp yana düştü. Telaşla nefesimi tuttum, bir elim hâlâ tepsiyi dengeliyordu. Saçım neredeyse fincana dokunacak kadar alçalmıştı. Ama o sırada, hiç beklemediğim bir şey oldu.
Toprak, hiç söz söylemeden, elini kaldırdı. Parmağının ucu bile tenime değmeden, yalnızca saçımı geriye itti. Yavaşça, usulca… sanki yıllardır bu hareketi yapıyormuş gibi, içgüdüsel bir sadelikle. Ne gözlerimi aradı, ne bir jest bekledi. Sadece o saç telini, kahveye karışmasın diye geriye bıraktı. Fincanı ona uzattım. Elimi titretmemeye çalıştım ama bileğimde hafif bir ürperti dolaştı. O an çok şey hissettim, ama hiçbirine isim koyamadım. Ne sevgi, ne öfke… sadece tarifsiz bir doluluk.
Tam o esnada, odanın diğer ucundan gelen bir öksürük sesiyle irkildim. Kuzey ağabeyimdi. Sesini tanımamak mümkün değildi. Başımı çevirdim, kaşları çatılmıştı. Bir uyarı değildi belki ama oradaydı. Göz göze gelmedik, ama bedenim bir adım geri çekildi istemsizce. Tepsiyi biraz daha göğsüme çektim, sonra sessizce geri döndüm. Esma’nın eli koluma uzandı, yengem usulca yol gösterdi. Kadınların oturduğu köşeye geçtik. Oturduğumda bacaklarım hâlâ hafifçe titriyordu. Sanki salonun tüm bakışları hâlâ üzerimdeydi ama ben artık sadece bir kişiye takılı kalmıştım. Fincanı hâlâ dudağına götürmemişti. Elinde tutuyordu. O kahve, o fincan… içilmekten çok, bir şeyin başladığını simgeliyordu artık.
“Sebebi ziyaretimiz belli,” diyerek söze başladı tanımadığım yaşlı bir adam. Gür ama saygılı bir ses tonu vardı. Salondaki kalabalık hemen susmuş, herkesin dikkati ona çevrilmişti. Adam dimdik durmuş, iki elini önünde birleştirerek konuşmaya devam etti. “Defne kızımızı, oğlumuz Toprak’a eş olarak istemeye geldik.”
Dedem başını eğdi, kısa bir sessizlikten sonra, “Hayırlısı olsun,” dedi. “Evlilikleri kendilerine huzur getirdiği gibi ailelerimize de huzur getirsin.”
Tam karşısında duran sehpaya fincanlar yavaşça bırakıldı. Tepsinin metal sesi sehpanın ahşabına çarpınca tedirgin bir titreşim gibi yayıldı. Parmaklarımı birbirine geçirmiştim. Yanımda oturan Esma elimi sıktı. Öyle bir sıktı ki, o an sadece onun varlığı ayakta tutuyordu beni. Nefesim düzensizdi. Derin derin çekip vermeye çalışıyordum ama ciğerim sanki daralmıştı.
Toprak’ın dedesi başını hafifçe salladı. “Hayırlı olsun,” dedi. Bu iki kelimeyle birlikte erkekler birer birer ayağa kalktı. Ayak sesleri ağırdı. Kıpırtılar içeriye yayıldı. Herkes sırayla birbirine bakıyor ama kimse konuşmak istemiyor gibiydi.
Gözüm anneme kaydı. Karşı köşede oturuyordu. Gözlerinde yaş vardı. Sadece bana bakıyor, yüzümde bir işaret arıyordu. Dudaklarımı kıpırdattım, gülümsedim ve yalnızca onun duyacağı kadar kısık bir sesle fısıldadım: “İyiyim.”
“Hadi kızım,” dedi halam, bulunduğum köşeden beni çağırarak. Sesi tatlıydı ama emir içeriyordu.
Ayağa kalktım. Ayaklarım beton gibiydi. Her adımda daha ağırlaşıyor, omuzlarıma binen yükü daha çok hissediyordum.
“Önce damadın ailesinin elini öp, sonra kendi aileni,” dedi halam, yanıma yaklaşarak.
Hiçbirinin elini öpmek istemiyordum. Saygı, hak eden için anlamlıydı. Ben bu salonun büyüklerine saygı duymak istemiyordum. Gözlerimin ucuyla Toprak’a baktım. Omuzları dimdikti, bir heykel gibi yerinde duruyordu. Yavaşça onun yanına yürüdüm. El uzatmadım, kimseye eğilmedim. Sessizce onun yanına geçtim, aramızda bir mesafe bırakarak dikildim. Salondaki bazı yüzlerde hayal kırıklığı belirdi. Kaşlar çatıldı, dudaklar gerildi. Ama ben bunları umursamadım.
Yaşlı bir adam önümüzde durdu. Toprak’ın annesi yanına gelerek, elindeki küçük kadife kutuyu açtı. İçinden yüzükleri çıkardı. Adam yüzükleri önce Toprak’ın, sonra benim parmağıma taktı. “Hayırlı uğurlu olsun,” dedi. “Bir yastıkta kocayın inşallah.”
Elini öpmemiz için uzattı. Ne ben hareket ettim ne de Toprak. Havada kalan eli birkaç saniye öylece durdu, sonra ağır ağır indi. Adam eliyle ceketini düzeltti, konuşmadan yerine döndü.
“E hadi,” dedi biri, “düğünü konuşalım. Ne zaman olacak, nasıl olacak?”
O anda bacaklarım hafifçe titredi. Yanımda duran Toprak’ın omzuna yaslanmamak için kendimi zor tuttum.
“Onu da gençler konuşsun,” dedi Naciye nine, koltuğundan hafifçe doğrularak. “Siz çok konuştunuz, az da susun.”
Arka taraftan biri gülmeye yeltenir gibi oldu ama cesaret edemedi.
“Naciye teyze, sen de hep bizi azarlıyorsun artık,” diye seslendi başka biri. “Olmuyor böyle.”
“Sen azarlama görmemişsin!” dedi Naciye nine sertçe. “Toprak, al sözlünü, çık dışarı. Konuşun, karar verin. Biz de ona göre adım atalım.”
Toprak bir şey demedi. Ama ben hafifçe öne çıktım. Başımı kaldırdım. Bugüne dek kaçırdığım tüm bakışları tek tek aradım yüzlerde.
“Dışarı çıkmamıza gerek yok,” dedim. Sesim netti, kırıksız. “Büyük bir düğün istemiyorum. Sade bir nikâh olsun.”
“Olmaz ki öyle,” dedi Toprak’ın annesi hemen. “Oğluma düğün yapmak isterim kızım. Hem onu geçtim, yarın bir gün düğünün olmadığı için sen üzülürsün.”
“Üzülmem. Merak etmeyin.”
“Sadece onu düşünme kızım,” dedi annem, gözleri nemliydi. “Senin hayalindi büyük düğün. Her zaman söylerdin ya…”
“Bu hayali kurarken çocuktum anne,” dedim. “İstemiyorum. Sade olsun yeter.”
Salondaki herkesin gözleri bu kez Toprak’a döndü. Herkes tek bir şeyi bekliyordu. O ne derse öyle olacaktı.
“O nasıl isterse,” dedi. Sesi sakindi, kararlılığı sarsılmamıştı. “Yarın sabah nikâh için gün alırız.”
Her iki annenin yüzüne keder yerleşti. Gözleri kaçamak, ağızları suskundu.
“Böyle olmaz,” dedi annem, neredeyse fısıltıyla. “Gelinlik giymeyecek misin kızım?”
“Çok da önemli bir şey değil anne. Kuzey ağabeyim giydirir evleneceği kadına gelinlik. Ben bir elbiseyle çıkar, giderim.”
O an Kuzey ağabeyim yumruğunu sıkıp hızla odadan uzaklaştı. Ardından gelen kapı gıcırtısı sessizliği kesti.
Başımı dimdik tuttum.
“Defne ayıp ediyorsun,” dedi amcam.
Ayıbı ben mi ediyordum?
“Bu evliliğe gönlüm yoktur. Bunu bu salondaki herkes biliyor. Ben annem üzülmesin diye evleniyorum. Evleneceğim adama da ailesine de nasıl davranacağımı çok iyi biliyorum. Bu yüzden… sakın benim evliliğim hakkında bir daha konuşmaya kalkmayın. Siz bir karar verdiniz, biz de o karara uyduk. Bundan sonra bu kalabalık bir daha benim hayatım üzerine toplanmayacak. Ve şunu da açıkça söyleyeyim: Bu adamdan zulüm görürsem, bir saniye bile durmam. Boşarım. Bunu herkes böyle bilsin.”
Salondaki hava, o an içime oturan gerçek gibi ağırdı. Herkes susmuştu. Kimse başını kaldırmıyordu.
Parmaklarım boğazıma dolandı. Nefes almaya ihtiyacım vardı. Bu kadar yeterdi bence.
Kalabalığın içinden sıyrıldım. Hızlı adımlarla geçtim aralarından. Kimse bir şey demedi, kimse önümde durmadı. Kapıya yaklaşırken yalnızca birkaç bakış üzerime çevrildi ama o an hiçbirini umursamadım. Elim, ağır bir refleksle tokmağa uzandı, bastım. Kapı aralandığında içeri dolan serin hava yüzüme çarptı. Sanki içimde biriken bütün buharı almak istiyordu.
Avlu loştu. Gökyüzü mora çalıyordu. Evin yan tarafındaki karanlık köşede bir gölge dikkatimi çekti. Yalnızca bir gölge değil... omuzları tanıdıktı, duruşu tanıdıktı. Kuzey ağabeyim.
Yavaşça ona doğru yürüdüm. Ayak seslerimi duyduğunda başını çevirmedi. Ama geldiğimi fark etti. Birkaç adım kala, nefesimi tuttum. Sözlerim dudaklarıma dayandı. Gözlerim karanlığa alışmıştı artık. Onun yüzündeki gerilimi net görebiliyordum.
“Sen herkes kadar suçlusun.”
Gözleri bana döndü, ama konuşmadan baktı. Hafifçe başını eğdi, bir şey söylemek ister gibi oldu ama ben izin vermedim.
“Sakın konuşma.”
Elimi havaya kaldırdım, avuç içimle susturur gibi.
“Hiçbir şey söyleme. Çünkü ne diyeceğini biliyorum. ‘Ailemizi korumaya çalıştım’, değil mi? ‘Doğrusunu yapmak istedim’…sen sadece susmayı seçtin. Koca salonda herkes bana bakarken… sen sustun. Sen başını çevirdin. Sen korumadın beni.”
Gözlerini kaçırdı. Elini arkasında birleştirdi. Bir adım geri çekildi ama ben ona doğru bir adım daha yaklaştım.
“Ben senin kız kardeşinim!” Sesim titredi ama kısılmadı. “Küçüklüğümden beri sırtımı sana dayadım. Her korkumda adını andım. Her ezildiğimde seni düşündüm. Ama sen? Sen sadece ‘büyüklüğün’ arkasına saklandın. Koca koca adamlara boyun eğdin. Kendi sesini susturdun. Peki benim sesimi kim duyacaktı?”
Bir kez daha konuşmak istedi. Dudakları aralandı.
“Defne, ben—”
“Kes!” dedim, sertçe. “Konuşma. Çünkü bu saatten sonra edeceğin her kelime beni daha da incitecek. Beni korumadın abi. Bana bir kere bile, ‘Sen ne istiyorsun?’ diye sormadın. Bu kararı alırken benim fikrim yoktu. Bu gece o yüzük parmağıma takılırken sen susuyordun. O suskunluğun... tıpkı silah gibi saplandı içime.”
Omuzları düştü. Yumruk yaptığı elleri çözüldü ama yine de konuşmadı.
“Benim çocukken hayalini kurduğum düğünü bugün sen öldürdün. Benim içimdeki kız çocuğu, ağlayacak bir omuz ararken… sen sırtını döndün.”
Sözlerim bitmedi. Ama gücüm azaldı. Dizlerimin titrediğini hissettim. Karanlıkta ikimizin arasında sadece o yarım kalmış cümleler asılıydı artık.
İleri adım atmadı. Gözlerime bakmadı.
Ve ben… nefesimi tuttum.
Karanlıkta bıraktım onu.
Karanlıkta, o sustuğu yerden bir daha çıkmasın diye.
“Çok acı çekiyorum abi, bunu hiçbir zaman unutma.”
**
Tüm gece başı yastığa değse de uyku Defne’nin gözlerine uğramadı. Göz kapakları ağır, başı zonkluyordu. Yastığını kaç kez ters çevirdiğini, kaç defa çarşafı üzerinden atıp tekrar örttüğünü hatırlamıyordu artık. Tavanda asılı kalmış gibi hissettiği düşünceler, sabaha kadar bir sağa bir sola devrildi.
Sancılı bir baş ağrısının ağırlığıyla, gözleri kapanmaya ancak şafak sökerken ikna oldu. Uykuya geçişi bir anlık serinlik gibiydi; geçici, kırılgan. Tam rüyasız bir uykuya sızmak üzereyken çalan telefon sesi o serinliği yerle bir etti.
Gözlerini güçlükle araladı. Başucundaki komodinin üzerinde titreşen telefon ekranına uzanırken kaşları çatılmıştı. Tanımadığı bir numaraydı. Parmakları tereddütsüz bastı ekrana.
“Efendim?” dedi, sesi yorgun, kısıktı.
Cevap, geceden kalan bütün sessizliği yararcasına geldi:
“Evinin önündeyim. Gel.”
Sesin tonu sertti, kesin ve sabırsızdı. Defne’nin yüzü bir anda gerildi. Telefona bakarken o sesi tanımamak mümkün değildi. Sadece iki kelime… ama içindeki öfke, sabırsızlık, kontrol duygusu… tanıdıktı. Tanıdıktan öteydi. Toprak’tı.
Telefon kapanmıştı. Ekran kararmıştı. Ama sesi hâlâ kulaklarındaydı. Battaniyeyi üstünden hızla atarken dizlerinin titrediğini fark etti. Yatağın kenarına oturup ellerini şakaklarına bastırdı. Geceden kalma ağrı henüz dağılmamıştı. Başını sallayıp doğruldu.
Ayağa kalkar kalkmaz aynanın karşısına yürüdü. Gözleri şiş, yüzü soluktu. Kapkara bakışlarının içinde hâlâ gece vardı. Banyoya yöneldi. Soğuk suyu açtığında musluktan gelen sesi bastıran sadece kendi iç çekişleriydi.
Avuçlarını doldurup yüzüne bastırırken mırıldandı:
“Ne var sabahın köründe? Acelesi ne, alırdık bir ara nikah gününü”
Havluyu yüzüne bastırıp başını kaldırdığında aynada gördüğü kendisinden memnun değildi. Kaşlarını çatarak aynadan uzaklaştı. Üzerine alelacele koyu renk bir eşofman geçirdi. Saçlarını toplamadan, telefonunu cebine attı. Odanın kapısını açarken ayak seslerini bile duymayacak kadar kendi içinde yankılanıyordu.
Koridor sessizdi. Ev uykudaydı. Ama dışarısı… dışarısı başka bir hesaplaşmaya açılıyordu.
Dışarı çıktığında şiddetini artıran yağmur, sabahın sertliğini bedenine işledi. Havanın soğukluğu tenini değil, içindeki çelişkiyi ürpertmişti. Montunun şapkasını başına geçirdi, adımlarını hızlandırdı. Avlunun taşları ıslanmış, gri bir parlaklıkla parlıyordu. Kaldırım kenarına yanaşmış siyah araç, evin önünde bekliyordu. Damlalar metal kaportaya ritmik bir sesle çarpıyor, rüzgâr ara sıra arabanın camına biriken damlaları yalayıp geçiyordu.
Büyük adımlarla aracın yanına ilerledi. Sürücü kapısının hemen önüne gelip, kapıyı açtı. İçeriye doğru hafifçe eğildi.
“Nereye gideceğimizi söyle. Ben kendi arabamla geleceğim.”
Toprak’ın üzerinde beyaz, ütüsü hâlâ taze duran bir gömlek vardı. Koyu lacivert bir pantolonla tamamladığı kıyafeti sade ama dikkat çekiciydi. Kumral saçları özenle taranmıştı, alnının üzerine düşen birkaç tutam hafifçe dalgalanıyordu. Sert çene hattı ve kirli sakalının içine gömülmüş dudakları arasından nefes alırken çenesinin kasıldığını görmek mümkündü.
Kaşlarını çatıp gözlerini hafifçe kısmıştı. Sesi, öfkesini bastırmaya çalışır bir tonla ama netti.
“Bin şu arabaya. Ayrı gitmeyeceğiz.”
Defne geri adım atmadı. Kapıya daha çok yaslanarak konuştu.
“Ben kendi arabamla gelmek istiyorum. Sen önden git, takip ederim seni.”
Toprak başını bir an yana çevirdi, dudak kenarı gerildi. Ardından gözlerini yeniden Defne’ye çevirdi, sesi bu kez daha sertti.
“Nasıl araba kullandığını gördük. Hastaneye gideceğim ben, morga değil. Bin şuraya.”
Defne’nin parmakları montunun cebinde sıkılmıştı. Tırnaklarını kendi avucuna saplamak yerine, karşısındaki adama geçirmemek için kendini zor tuttu. Omuzları hafifçe titredi, gözlerinde biriken öfke cama düşmek üzere olan bir damla gibiydi.
“Binsene şu arabaya,” dedi Toprak bir kez daha. Sesinin tonu yükselmişti. Direksiyonun başındaki adam artık sabırsızdı, hatta sinirliydi.
“Bağırma bana.”
Defne’nin gözleri çatılmıştı. Kelimeler kısaydı ama sertti. Bu cümleyle birlikte arabanın içindeki hava bir anlığına kesildi.
Toprak gözlerini kapadı. Göz kapaklarının altındaki sinir, yüzüne dalga dalga vurdu. Derin bir nefes aldı. Elini direksiyondan çekip yukarıya kaldırdı, avucu açık bir şekilde havaya bakarak “Ya sabır,” dedi alçak sesle. Ardından gözlerini açıp, sesi bu sefer daha yavaş ama daha etkili bir tonda tekrarladı:
“Biner misin? Saat on birde toplantım var. Bir an önce işlerimizi halletmemiz gerekiyor.”
Sözlerinde emir değil, bu kez rica vardı. Bu, Defne’nin karar vermesi için yeterliydi. Kızgınlığı hâlâ dinmemişti ama bu tavır… en azından, bağırmayan bir ağızdan çıkmıştı.
Yavaşça eğildi, ayaklarını yere sağlam basarak koltuğa oturdu. Kapıyı çektiğinde, içerideki hava daha da daraldı. Kemerini taktı. Kokusunu hissetti; Toprak’ın üzerinden gelen sabunla karışık kolonyamsı bir koku, tenine sinmişti. Sessizlik içinde dudaklarını sıktı. Sinir hâlâ vücudunun her yerindeydi.
Toprak, onun kemeri taktığını gördüğünde bir şey demedi. Bir kez daha iç geçirdi, direksiyonun üzerindeki ellerini sıkıca kavradı. Sonra arabayı çalıştırdı. Vites kolunu kavradığında bile bileklerindeki kas hareket ediyordu. Yağmur hâlâ şiddetliydi. Silecekler camın üzerinden sabırsız bir telaşla geçiyor, ikisi arasında uzayan sessizliğe sadece motor sesi eşlik ediyordu.
Bu sessizlik çok uzun sürmedi. Defne, camdan dışarıya kısa bir bakış attı. Ardından başını çevirip doğrudan konuşmaya başladı. Sesi netti, tonlamasında en küçük bir yumuşama yoktu. Gözleri ileriye değil, konuştuğu adama çevrilmişti.
“Evleniyoruz diye hayatım değişmeyecek,” dedi. “Ben özgür bir kadınım. Kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum. Kendi paramı kazanıyorum. Kendi evime, kendi düzenime sahibim. Pastanem var. Seninle evlenmiş olmam, bu düzeni bozmam anlamına gelmez.”
Toprak gözlerini yoldan ayırmadı ama çenesi kasıldı. Sol elinin direksiyonu kavrayan kısmında kaslar belirginleşti.
“Çalışmaya devam edeceğim,” diye devam etti Defne. “Sabah oraya gidip açacağım. Tatlılarımı yapacağım, müşterimi ağırlayacağım. Akşam da kendi evime uğrayacağım size gelmeden önce. Kimseye ‘İzin verir misin?’ diye sormayacağım. Ne sana ne senin ailene. Kimseye hesap vermem.”
Toprak’ın vücudu hafifçe öne eğildi. Gözleri hâlâ yolda, dudakları sıkılıydı. Ama çene çizgisi gerginleşmiş, boynundaki damar belirginleşmişti.
“Ben senin evine gelin gelmiyorum. Birlikte yaşayacaksak, şartlarım açık. Hayatıma karışılmayacak. Giydiğime, gittiğime, döndüğüme kimse laf etmeyecek. Ne yapmam gerektiğini bilen biriyim. Bana emir verilmesini de, yön gösterilmesini de kaldıramam.”
Son sözünü söyledikten sonra içerideki hava daha da ağırlaştı. Sileceklerin ritmi bile artık huzursuzdu, camın üzerinden geçerken içeriye tırmalayan bir tonda uğulduyordu. Toprak’ın direksiyonu tutan elleri o kadar gergindi ki, direksiyon derisinin altında kaslarının hareketi seçiliyordu. Dişleri kenetlenmişti, çenesinin çizgisi sertleşmişti. Gözleri ileriye odaklanmıştı ama aklı çoktan Defne’nin sözlerinin içindeydi.
Araba viraja yaklaşırken bir anda direksiyonu hızla çevirdi. Tekerlekler ıslak asfalt üzerinde kızaklar gibi kaydı. Ani dönüşle birlikte Defne öne doğru savruldu. Panikle koltuğun kenarına tutunmaya çalıştı ama başaramadı. Vücudu ileri kayarken, Toprak tek eliyle direksiyonu tutarken diğer kolunu sertçe uzatıp göğsünün hizasında bir set gibi tuttu. Defne'nin göğsü Toprak’ın ön koluna çarptı, darbenin etkisiyle yerinde kaldı ama nefesi kesilmişti.
“Delirdin mi sen?” diye bağırdı. Gözleri dehşetle açılmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Bir eli hâlâ kemerinde, diğeri refleksle kapıya uzanmıştı.
Toprak, yavaşça arabayı yol kenarına çekti. Motorun sesi düşerken, içerideki gerginlik tavan yapıyordu. Elini direksiyondan çekmeden başını Defne’ye çevirdi. Gözleri karanlık bir gecenin içindeki ışık gibi parlıyordu ama ısıtmıyordu, sadece yakıyordu.
“Yeter,” dedi. Sesi alçaktı ama her harfi keskin bir bıçak gibiydi. “Beni sınama.”
Defne, nefes nefese gözlerini dikti ona. Gözlerinde hâlâ öfkenin kıvılcımı yanıyordu ama Toprak’ın sesindeki ton, başka bir şeyin tetikleyicisi gibiydi.
“Bak Defne,” dedi. “Ben sana hayat kurallarımı dayatmam. Ama sen de benimle yol yürüyorsan, bu yolun yönünü tek başına çizemezsin. Evliliği istedin mi, istemedin mi artık önemli değil. İmza atıldıysa, bitti.”
Defne nefesini tuttu. Onun bu sözlerinin altında yatan şey, yalnızca "evlilik" değildi. Kontroldü, iradeydi, sınırdı.
Toprak gözlerini kaçırmadan devam etti. “Ben kimseye sesimi yükseltmem. Ama bana ses yükseltene... sessizlikle cevap vermem. O yüzden, akıllı ol. O pastane mi? Devam et. Kazan, büyüt. Ama eğer biri çıkıp ‘Toprak Demirtaş’ın karısı sokak sokak geziyor, akşamı sabahı belli değil’ derse… ilk hesabı sana sorarım.”
Sözlerinin ardından yüzünü yeniden yola çevirdi. Arabanın vitesine elini attı.
“Bu öfke sana değil, kuralsızlığa,” dedi, daha çok kendine söyler gibi. “Ben düzensizlikten nefret ederim.”
Defne ağzını araladı ama söyleyecek söz bulamadı. Arabanın içindeki hava ağırlaştı, kelimeler çarpışmaya hazırdı ama ikisi de bir süreliğine susmayı seçti.