Canlarım, 100 yorum gelir mi? Gelirse bölüm sizinle olacak.
Keyifli okumalar.
Bütün bedenim gerilmiş bir şekilde hastanenin içine girdim. Toprak... varlığı bile beni kasıyordu. Yanında nefes almak zor geliyordu. Onunla aynı evde yaşamak, nefeslerimizi paylaşmak... düşüncesi bile baş ağrısı gibiydi.
“Defne?”
Asansöre binmeden arkamı döndüm. Çocukluk arkadaşımı karşımda görünce o an vücudumdaki bütün ağrılar yok olup gitti.
“Esma?”
Bana doğru koşup boynuma sarıldığında, sımsıkı sarıldım ona.
“Olanları Aysel’den duydum, nasıl beni aramazsın Defne? Biz seninle kardeş gibi büyüdük, bu durumla nasıl tek başına baş etmeye çalışırsın?”
Göğsümü şişirerek derin bir nefes aldım.
“Gel, asansör gitmeden binelim.”
Gözlerini yüzümden çekmeden benimle birlikte asansöre bindi.
“Biraz olsun kafanı dinlemeye gittin İstanbul’a, benim dertlerim yüzünden üzülme istedim.”
Kaşlarını çattığı gibi, anında ellerini ince beline yerleştirdi.
“Bana bak, almayayım seni ayağımın altına. Saat kaç olursa olsun, hangi sebep olursa olsun, birbirimizi ararız biz. Bu hep böyle devam edecek, sakın bu kuralı bozma.”
Gülümseyerek elini tuttum.
“Şu an yukarısı kalabalık, yalnız kaldığımızda konuşacağız, tamam mı?”
“Aksi mümkün değil zaten.”
Asansörün kapısı açıldığında koridora birlikte çıktık. Annemin kaldığı odanın önüne giderken, kalabalığın arasında karşıma çıktılar. Demirtaş ailesi buradaydı, annemi ziyarete gelmişlerdi. Oysaki böyle bir şeyin olacağı aklıma bile gelmezdi. Hızlı adımlarla ilerlerken, Toprak denilen adamın nerede olduğunu aradı gözlerim. Burada yoktu. Eğer odanın içindeyse annemle konuşuyor olmalıydı. Annem söylediğim yalanı söylerse, o da “Yok, öyle bir şey,” derse annem tekrar hastalanırdı.
Panikle ilerlerken, “Yavaş olsana,” diyen Esma’ya, “Acele et,” deyip odanın kapısını gürültüyle açtım.
Tam da tahmin ettiğim gibi buradalardı. Ağabeylerim, o geride duruyordu. Annemin yanında ise sanırım annesi ve genç bir kız vardı. Kız kardeşiydi, sanırım.
Terleyen avuçlarımı pantolonuma sürttüm, her birine çok kısa bir göz gezdirdim. Annemin yüzünde gerginlik yoktu ama ağabeylerim sinirliydi. O ise aşağıdaki gibi umursamaz duruyordu. Burada zorla duruyor gibi bir hâli vardı.
“Defne’m, neredeydin kızım?”
Sakin olmaya çabalayarak annemin yanına doğru ilerledim. Kadın ve kız beni baştan aşağı inceliyorlardı adeta. Yüzlerinde küçümseme veya kızgınlık yoktu. İkisi de oldukça güzel bakıyorlardı.
“Aşağıdaydım annem, Esma geldi, onu aldım.”
“Geçmiş olsun teyze, nasılsın?”
“Sağ ol kızım, daha iyiyim çok şükür.”
Kadınla kız bana baktıkları için, “Hoş geldiniz,” dedim varla yok arasında.
“Hoş bulduk kızım.”
Kadının bakışları üzerimde gezindi. Bir an baştan aşağı süzdü beni ama içinde hiç kötü bir niyet yoktu. Tam tersi… içten bir yumuşaklık vardı gözlerinde.
“Ne kadar güzel bir kızsın,” dedi nazikçe. “Gerçekten çok güzelsin. Benim oğlum... şanslı.”
O an ne diyeceğimi bilemedim. Yüzüm istemsizce gerildi, ama hemen ardından nezaketten bir tebessüm yerleşti dudaklarıma. Zoraki değil… ama rahat da değil. Bu kadının bana düşmanlık beslemediğini hissediyordum, ama bu kadar iyi niyetin içinde kendimi daha da sıkışmış hissediyordum.
“Artık akraba olacağız Allah nasip ederse… birbirimizi sevelim, sayalım kızım. Erkeklerin kurduğu bu düşmanlığı, biz kadınlar sevgimizle bitirelim. Araya nifak değil, dua koyalım.”
Kelimeler dudaklarımdan dökülmedi. Sadece başımı salladım, sessizce dinledim onu. Bir şey diyemedim. İçimde bir şey düğümlenmişti çünkü. Sevgiyle bitecek bir savaşın içine kurban gibi itiliyordum. O an derin bir nefes aldım. Boğazımdaki yumruyu bastırmak istercesine.
“Bu düşmanlığı bitirmek için bizi kurban ediyorlar,” dedim. Sesim alçak ama netti.
Kadının gözleri aniden bulutlandı. Başını hafifçe eğerken, “Maalesef,” dedi.
Sonra elini bana doğru uzattı. Parmak uçları elime hafifçe dokundu. Dokunuşunda sahiplenme vardı.
“Benim evimde kimse sana zarar veremez kızım. Kimse...”
Sesi titreyince gözleri, yanında sessizce duran kıza kaydı. Kendi kızıydı. Gözlerinde korkuyla karışık bir gölge belirdi. Annem onun korktuğunu hissetmişti.
“Bizim evimizde de... senin kızına kimse kötü davranamaz,” dedi onu rahatlatmaya çalışarak. “Ben kızımın ezilmesini istemiyorum.” Gözleriyle ağabeyimle Toprak’ı işaret etti.
“Evlenecekleri adamlar burada. İkisini de söylüyorum. Kızların canı yanarsa… gözünüzün yaşına bakmam.”
Sözleri ağırdı. Gerçekti. Odada yankılanmasa da içimizde çınladı.
Çiğdem anneme tebessüm ederek bakıyordu. Hiç üzgün durmuyordu. Gözlerim istemsizce ağabeyime kaydı. Alttan alta ona bakıyordu. Gözleri ifadesizdi ama bakıyordu. İçinde ne geçtiğini anlamak mümkün değildi ama belli ki bir şey hissediyordu. Belki gurur, belki pişmanlık… belki sadece boşluk. Tuhaftı ama, sinirli bakmıyordu. Biz Toprak’la birbirimizi öldürecek gibi bakıyorduk.
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Ben zorla bir evliliğin eşiğindeydim. Bu bir savaş gibiydi benim için. Ama ya Çiğdem? O neden bu kadar sakindi? Ağabeyim neden bir şey demiyordu?
Onun gibi öfkeli, gururlu bir adam neden bu konuda bu kadar sessizdi?
Neden itiraz etmiyordu? Çiğdem nasıl hemen kabul etmişti? Ya da kim için susuyordu?
İçimde sorular büyüyordu ama cevaplar her zamanki gibi... sessizlikte saklanıyordu.
Toprak, kısa ve sert bir “Geçmiş olsun,” cümlesini bırakıp odadan çıktı. Kapı kapanırken yüzünde en küçük bir ifade yoktu, ama kaşlarının arasındaki çizgiler daha da belirginleşmişti. Omuzlarındaki gerginlik yürürken bile peşinden sürükleniyordu.
“Biz kalkalım,” dedi annesi, gözleri annemdeydi. “En yakın zamanda size geleceğiz, hayırlısıyla...”
Söylediği her kelime nazikti ama altında ince bir yorgunluk taşıyordu.
Çiğdem tebessüm ederek başını eğip kaldırdı. Annem onu geri çevirmeden gülümsemesine karşılık verdi.
“Geldiğiniz için teşekkür ederim, görüşmek üzere.”
Onlar birlikte kapıya yönelirken Kuzey ağabeyim bir şey demeden onların peşinden çıktı. Kapı kapandı, oda sessizleşti. Geriye yalnızca biz kalmıştık: Esma, Murat ağabeyim, annem ve ben.
“Bu kız neden gülümsüyordu? Kuzey ağabeyim de ona güzel bakıyordu. Onlar bu evlilikten rahatsız değil mi?”
Annem yastığa yaslanmıştı, ama o an başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinde yorgun bir anlayış vardı. “Defne’m... belki onlar da sizin gibi konuşmuştur,” dedi. “Belki onlar da kendileri için bir yol çizmişlerdir.”
Sözleri bir an zihnimde asılı kaldı. Anlamaya çalıştım ama kelimeler havada birbirine dolandı. Ne demek istiyordu? Gözlerim annemin yüzünde gezinirken, Murat ağabeyim sessizce araya girdi. “Sen Toprak’la konuşmuşsun ya,” dedi alçak bir sesle. “Onu diyor annem.”
O an gözlerimi kapatıp açtım. İçimde ince bir huzursuzluk yükseldi. Söylediğim o yalan... “Konuştuk, aramızda hallettik,” demiştim ya, işte o şimdi annemin ağzından dökülüyordu. Peki ya Toprak? Ya bu yalanı o da duyduysa? Eğer annem ona da söyledi ve o hâlâ bir şey demediyse? Gözlerinin içine bakarak yalan söylediğim adam, şimdi benim yalanımı taşıyordu sessizce. Ortaya çıkarmadıysa... sevinsem mi, sevinmesem mi bilemiyordum. İçimde garip bir his vardı; hem minnet, hem utanç, hem de bir adım sonrasını kestirememek.
***
Odamın kapısını kapattım, kilitlemeden. Zaten kilitlenmiş gibiydi içim. Ne gelen olurdu ne de artık kimseyi bekleyecek hâlim vardı. Yavaşça yatağın kenarına oturdum. Parmak uçlarım birbirine kenetlendi, sırtımda taşıdığım günün ağırlığı omuzlarımı çökertmişti. Perdeyi aralamadım. Işığı da açmadım. Oda griydi. Ben de öyleydim zaten.
Hâlâ geçmemişti kırgınlığım. Sadece babama değil... ağabeylerime de, o suskun akrabalarıma da... hepsine. Bir tek kelime etmeden nasıl o masada oturdular, nasıl sessizce “tamam” dediler... hâlâ anlayamıyordum. Anlamak istemiyordum belki de. Kalbimde bir yer, “onlar da çaresizdi” diye fısıldasa da, başka bir yanım “hayır, beni sattılar” diye bağırıyordu.
Sadece bir kişi vardı, içimden geçen her şeyi söyleyebileceğim. Esma. Yıllardır yanımda olan, gözümden tek bir bakışla ne hissettiğimi anlayan, sesimi duymasa bile içimi işiten tek kişi. O da olmasa... bilmiyorum. Bu odada tek başıma kalmak bu kadar boğucu olur muydu?
Annemin yanında hiçbir şey belli etmiyorum. Gülümsemeye çalışıyorum, hatta bazen sesimi yumuşatıp “her şey yoluna girecek” diyorum. Ama o cümle, dudaklarımdan çıkar çıkmaz mideme oturuyor. Çünkü yalan. Her şey yoluna falan girmiyor. Girmeyecek de.
Annemin tekrar hastalanmasından korkuyordum. Bu yüzden ona içimi dökememek... canımı daha çok yakıyordu. Çünkü çocukken ne zaman canım yansa, anneme koşardım. Şimdi canım yanıyor ve anneme gidemiyorum. Sesimi bastırıyorum, gözyaşımı yutuyorum, öfkemle susuyorum. Ve susmak... bazen bağırmaktan daha çok yoruyor insanı.
Bu evin içinde boğuluyordum. Herkes beni bir yere koymuş, orada durmamı bekliyor. Gelin. Barış köprüsü. Aile onuru. Ne derlerse desinler... ben sadece Defne olmak istiyordum. Ama kimse ona bakmıyor artık. İçimdeki Defne... sesi kısılmış bir çocuk gibi köşede oturuyor. Herkesin kararlarını dinliyor. Herkesin planlarına uyuyor. Ama kimse o çocuğa “Sen ne istiyorsun?” demiyor.
Belki de o yüzden Esma’ya tutunuyorum. O bana “Nasılsın?” diye soran tek kişiydi. O sormasa, nasıl olduğumu tamamen unuturdum.
Kapı yavaşça aralandı. Işık huzmesi içeri süzüldü. Esma başını uzattı, gözleri karanlığa alışınca bana baktı. Hiçbir şey demedi önce. Sadece geldi, yanımda boş kalan yatağın kenarına oturdu. Nefes alırken bile çekinerek alıyordu sanki. Sessizliğimi bozmadı, ben de onun varlığına sessizce razı geldim.
“Annen uyuyor merak etme, ağabeylerinde salondalar. Babanı göremedim.”
Babam bir köşede düşünüyordur.
“Belki bu evlilik... senin için iyi bir şeye dönüşür Defne,” dedi aniden.
“Yani... belki hayat başka türlü akar. Belki düşündüğün kadar karanlık değildir bu yol. Bazen en kötü ihtimal bile iyiye çıkar, kim bilir…”
Sözlerine devam edemedi bir an. Sonra gözlerini yere indirip neredeyse fısıltıyla ekledi:
“Hani doktorun söylemişti ya... anne olman için bir senen var demişti.”
O an nefesim kesilirken başımı hızla çevirdim, gözlerimi ona diktim.
“Esma,” dedim sertçe. Ama cümlemin devamını getiremeden, o konuştu.
“Biliyorum, istemiyorsun konuşulmasını. Ama duymamazlıktan gelemem. Evlenmek istiyordun. Her şeyden önce... anne olmak istiyordun, Defne. Bu sadece evlilik değil, belki de istediğin şeye giden başka bir yoldur. Belki kötü bir şans gibi görünüyor, ama... belki bir şans bile olabilir.”
Bir an sustuk. Odaya bir sessizlik değil, gerginlik çöktü. İçimde bir şey kabardı. Boğazımdan sıcak bir öfke yükseldi.
“Sen ne diyorsun? Bu... bu bir evlilik değil, bu bir takas. Beni masaya koyup el sıkıştılar. Bir çocuk yapayım da rahata ereyim diye mi susturacaksın beni şimdi?”
Gözlerime bakmaya devam etti ama geri çekilmedi.
“Ben seni susturmaya çalışmıyorum. Sadece... belki bir şey iyiye dönerse, sen de kendine başka bir şekilde tutunursun. Hep söyledin, çocuk sahibi olmayı istedin. Bu ihtimal... senin ellerinden kayıp gitmesin diye söyledim.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. O kadar kırgındım ki gözyaşım bile gururuma dokunurdu. Ayağa kalktım. Odanın içinde birkaç adım attım, sonra durup arkamı döndüm.
Esma sessizce yerinden kalktı. Üzerime gelmeden, azıcık arkamda durarak konuştu. Sesi yumuşaktı ama doluydu.
“Ben... doktor konuşurken senin yanındaydım, Defne. Elini tuttum hatırlıyor musun? O kadın sana ‘Bir yıl içinde anne olmazsan, sonrasında zor’ dediğinde ben senin yanındaydım. Gözlerine bile bakamadım çünkü... senin gözlerinde bir şey kırılmıştı.”
İçimi çeken o sızıyı bastırmak için yutkundum. Gözlerim hâlâ Esma’ya dönük değildi ama kulaklarım onu çok net duyuyordu.
“Bebeğin olursa… dünyan o olur. Her sabah onun sesiyle uyanırsın, onun kokusuyla yaşarsın. Onunla birlikte ağlarsın, gülersin. Hep istiyordun ya… birini sevmek, birini büyütmek. O zaman sen olursun, Defne. Tıpkı istediğin gibi... Tamam, bu adamdan nefret ediyorsun. Ama belki bu hikâyenin sonu senin düşündüğün gibi olmaz.”
Başımı hafifçe yana çevirdim, kaşlarım çatıldı. Sessiz bir itiraz gibi.
“Seni zorla biriyle evlendirmeye çalışıyorlar, evet. Ama belki o da senin kadar zorlanıyor. Sen nasıl içinden parçalanıyorsan, belki o da aynı durumdadır. Bilmiyorsun ki. Belki senin kadar kızgın, senin kadar yabancı bu duruma. Ne olursa olsun... ikiniz de istemediğiniz bir şeye mecbur bırakıldınız. Bu, ortak bir şey.”
“Esma, ne anlatmaya çalışıyorsun ki?” dedim kısık bir sesle.
“O adamla tanışmadın bile doğru dürüst. Onu sadece ailenin seçimi olarak gördün, ama belki... belki tanımaya değer biri çıkar. Her evlilikte aşk olmuyor ki. Herkes birbirine deli gibi âşık olarak başlamıyor. Ama saygı olursa, konuşmak olursa... hayat akar gider. Belki bir yol bulunur. Belki bir huzur olur sonunda.”
Gözlerim dolu dolu oldu ama akmadı. Sadece yere baktım, kirpiklerimin arasından odayı puslu görüyordum artık. Sustuğumu görünce daha da yaklaştı, sesi daha da yumuşadı.
“Sen anne olmayı çok istiyorsun. Bunu kaç gece anlattın bana. Belki bu hayat sana başka bir yoldan bunu getiriyor. Belki böyle istemezdin, evet. Ama geldi işte. Şimdi bunu geri çevirmek... sonra pişman olmana neden olmasın?”
“Ben korkuyorum, Esma,” dedim. Sessiz ama içimden fırlamış gibi. “Her şeyden... hem ondan hem kendimden hem bu karardan. Herkesin kararı gibi geliyor bana. Benimkisi hariç.”
“Ben de korkuyorum,” dedi. “Senin acını taşımaktan, seni kaybetmekten, bir gün keşkelerle yıkılmandan korkuyorum. Ama en çok da... içinde hâlâ umut varken, senin o umudu boğmandan korkuyorum. Çünkü ben seni çok iyi tanıyorum Defne. Sen istesen bu yoldan yürürsün. Hem de başını dimdik tutarak.”
Kelimeler bir süre askıda kaldı. Odaya çöken sessizlik bizim birbirimize sarılış şeklimizdi belki de. Ne cevap verdim ne daha fazlasını söyledim. Ama ilk defa... içimde bir şey susmayı tercih etti. Direnmekten çok, düşünmeye geçti.
“Ben bu hayatı kurarken çok zorlandım. Küçücük bir dükkânı alıp o pastaneye dönüştürmek… hayalimdi. Sabah erkenden gidip unun, şekerin, hamurun içinden o kokuyu çıkarmak, insanlara küçük bir mutluluk dilimi sunmak. O benim her şeyim oldu. Ve şimdi…”
Duraksadım. Ellerimi kucağımda sıkıp gevşettim. Sanki sözcükler önce elimde yoğrulmalıydı, ağzımdan çıkmadan önce.
“Şimdi biri gelecek, hayatımın ortasına yerleşecek. Ne olduğumu ne kurduğumu umursamadan bana kendi düzenini dayatacak. Sürekli kavga... bağırış... belki küçümseyen bakışlar. O adam... ben kime dönüştüğümü unuturum diye korkuyorum, Esma. Gerçekten korkuyorum.”
Başını eğdi. Dizlerinin üzerine yasladığı elleriyle parmaklarını birbirine geçirdi.
“Her korkunun içinde bir ihtimal vardır. Korkmazsak zaten neyi koruyacağız ki? Senin hayalini elinden almak isteyen biri... eğer o adam gerçekten öyle biri çıkarsa, ben ilk senin yanında dururum, bunu bil. Ama belki... belki de düşündüğün kadar karanlık değildir.”
Gözlerimi kaçırmadan bana döndü. Sesi bu kez daha netti.
“Pastaneni elinden alacak biri değilse ya? Belki de senin yaptığın işe saygı duyar. Belki onun dünyasında senin gibi bir kadınla tanışmak, bir değişim başlatır. Şimdi her şeyi en kötüsüyle düşünüyorsun, evet... çünkü haklısın. Ama sadece korkularla yol yürürsek... hiçbir yere varamayız.”
Yutkundum. Esma’nın sesi içimde bir yere dokundu. Ama direnç hâlâ oradaydı, henüz tamamen yumuşamamıştı.
“Ben güçlü bir kadın olmak için uğraştım,” dedim. “Bir adamın gölgesinde silinip giden kadınlara dönmekten korkuyorum. Sabah erkenden uyanıp pastaneye gitmek yerine, evin içinde onun ne dediğini düşünen bir kadına dönüşmekten. Ben... ben kendim olmaktan vazgeçmek istemiyorum.”
Ayağa kalkıp, sessizce yanıma geldi.
“Sen kendin olmaktan vazgeçmezsin. Bunu senden başka kimse yapamaz. Ama karşına çıkan her insan seni boğacak diye düşünürsen... kimseye yer kalmaz yanında. Belki... belki biraz da beklentiyi düşürmek gerekir. Ne sen onun kurtarıcısı olmak zorundasın, ne o senin düşmanın. Belki... sadece tanımaya çalışırsın. Kendi sınırlarını çizerek. Geri kalanına birlikte bakarsınız.”
Başımı eğdim. Düşüncelerim birbirine karışmıştı. Ama bu kez… içinde umut kırıntısı da vardı. O kadar karanlığın içinde bir nokta kadar bile olsa.
“Şimdi biraz olsun uyu, yarın akşam gelecekler.”
“Uyuyamam ki.”
Beni yatağa yatırıp saçlarımı okşadı. “Uyu güzel arkadaşım, sadece güzel günleri düşün. Kucağında bir bebek düşün, anne diyerek peşinde koşusunu düşün, pastanenin içinde sen çalışırken onun eteklerini tutunarak peşinden geldiğini düşün.”
O kadar güzel hayallerdi ki bunlar. Ben bu hayalleri hep kurardım. Ama şimdi… o hayallerin içine bir gölge düşmüştü. Artık pastanemin camından dışarı baktığımda, o gölgede Toprak’ın silueti olacaktı. Gülüşüme karışacak bir bakış, özgürlüğümün içine sızacak bir sessizlik… ve ben, belki de en sevdiğim hayalime bile yabancı kalacaktım.
***
Sabahtan beri evin içinde bir telaş dönüp duruyordu. Halının üstünden kaç kişi geçti bilmiyorum ama neredeyse izleri çıkacaktı. Her odada biri vardı. Bir yerde masa örtüsü ütüleniyor, başka bir yerde kahve fincanları diziliyordu. Amcalar, dayılar, teyzeler, dedeler… ne kadar akraba varsa hepsi buradaydı. Kalabalıktılar. Gürültülüydüler. Ve bana hiç iyi gelmiyorlardı.
Her biri yüzümde bir gülümseme arıyor gibiydi. Sanki bu kadar insan, benim mahvoluşumu görmek değil de mutluluğuma tanık olmaya gelmiş gibi davranıyordu. Midem kasılıyordu. Ama yine de hiçbirine tek kelime etmedim. Sustukça rahatladığımı sanmıyorum, ama konuşsam da kimsenin duyacağını düşünmüyordum.
Esma yanımdaydı. Onun varlığı, kalabalığın içindeki tek sessizlikti benim için. İkimiz de konuşmuyorduk ama göz göze geldiğimizde aynı şeyi düşündüğümüzü biliyordum.
Bu evin havasından, bu insanların yapmacıklığından nefret ediyordum ama annem sürekli beni izliyordu. Bu yüzden gözlerimi kaçırmadan, dik durmaya çalışıyordum.
Babam… sabahtan beri peşimdeydi. Bir türlü karşıma çıkacak cesareti bulamıyor ama sürekli etrafımda dolanıyordu. Ne zaman bir odaya geçsem, birkaç dakika sonra o da beliriyordu. Göz göze gelmekten kaçıyordu ama konuşmak istediğini her hâlinden anlıyordum. İçinde büyüyen bir pişmanlık vardı, ama kelimeye dökmek cesaret isterdi. Ben ona bu cesareti çoktan kaybettirmiştim.
Ağabeylerim ise… her zamanki gibi. Kuzey ağabeyim ara ara yanımdan geçiyor, bir şey söylemeye yeltenip duruyordu. Murat ağabeyim uzaktan izliyordu ama yaklaşmaya bile cesaret etmiyordu. Arif zaten yoktu, aşağıda konukları karşılıyordu. Bunca olanlara o sebep olmamış gibi dolaşıyordu etrafta.
Yanımda sadece iki kişi vardı: Esma ve Aysel. Keşke sadece Esma olsaydı. Aysel, içimden geçen her şeyi baltalamaya yemin etmiş gibi, dır dır konuşuyordu.
“Ben sana bir şey diyeyim mi? Bu Çiğdem denen kız hiç yakışmıyor Kuzey’e. O ne öyle, bakış bile atmıyor. Suratına bakılmıyor. Dilsiz, sus pus. İnsanın içi daralıyor. Gerçekten anlamıyorum yani... Kuzey gibi adama yazık.”
O an başımı çevirdim. Gözlerimi ona diktim. Sesim çıkmadan önce birkaç saniye sustum, ama içimdeki öfke çoktan yol bulmuştu.
“Sen hangi hakla onu aşağılıyorsun, Aysel?”
Gözlerini kırptı. Ne diyeceğini bilemeden bir an şaşkın kaldı.
“Kız konuşamıyor diye kusur arama onda. Eksik olan bir şey varsa, o da senin kalbinde.”
Yüzüme boş boş bakarken ağzı açık kaldı.
“Eğer bir kusur aranacaksa… önce ağabeyimde arayacaksın. O evliliğin içinde biri eziliyorsa, o kız değil, onun yanında duran adam yüzündendir. Bunu asla unutma.”
Bozuldu. Gözlerini kaçırdı, ama üstelemedi. İçimden geçenleri söylemek iyi hissettirdi mi bilmiyorum, ama susmak daha kötü olurdu.
O sırada arka planda hâlâ kahve köpürtülüyordu, sofraya son örtü seriliyordu, birileri koltukların örtüsünü düzeltiyordu. Kalabalık uğultunun içinde herkes “hayırlı bir gün” geçirdiğini sanıyordu. Ama ben… sadece geçmesini istiyordum. Bugün bitsin. Bu gece geçsin. O yüzük parmağıma takılsın ya da takılmasın... sadece bitsin.
“Ula Ayşe, senin o kocan yok mu, o inadın gözü kör olsun! Hepimizin başını belaya soktu, hâlâ da burnunun dikine gidiyorsunuz ha?”
İsmail amcanın karısı Ayşe yenge ellerini beline koydu. Başındaki yazmanın ucunu omzuna attı, savaş bayrağını çekmiş gibiydi.
“Heee, benim kocam da seninkinin kardeşiydi Hatice! Ne çabuk unuttun? O kavgayı başlatan senin oğlandı. Kanı kaynıyo diyip sustunuz, şimdi bana hesap mı soruyon?”
Babaannem bastonunu yere bir kere vurdu, “Güreş istesen halıya serelim, ama ben sana gerçekleri seriyorum,” dedi. “Senin o evde bağırıp çağırmalarınla, kocanın kinini beslemenle bu çocuklar bu hallere düştü. Şimdi torunlarımızı evlendirip barış kurmaya çalışıyoruz, sen hâlâ geçmişin sayfasında yaşıyorsun.”
Ayşe yenge kaşlarını kaldırdı, sesi daha da yükseldi.
“Geçmişin sayfasını sen açtın. Ben o zaman da susmadım, şimdi de susmam. Senin torunun kime varıyo biliyon mu? Demirtaş’a! Demirtaş! Onların adı anıldığında ben elimde dua, oğlumun mezar taşına ağlıyordum.”
“Mezar taşına herkes ağladı Ayşe!” diye bağırdı babaannem. “Ama senin gözyaşınla, benim torunumun kaderi yazılmaz. Bu iş, bizim ömrümüzü yedi, yetmedi şimdi torunlarınkine göz diktiniz.”
Sessizce onları dinliyordum. Kafamda uğuldayan seslerin arasından onların sesi daha net geliyordu. Çünkü onların sözü, yıllardır süren acının yankısıydı. Gözümde istemsizce ikisi de küçüldü bir an. İki yaşlı kadın, bir zamanlar kendileri gelinken bu evlerde, şimdi torunlarını savaşa sürüklüyorlardı... hem de barış adına.
Esma, “Hadi, odana çıkalım. Seni hazırlayalım biraz. Erkek tarafı gelmeden toparlanalım.”
Ona cevap vermeden başımı çevirdim. Ama aynı anda Aysel de yerinden kalktı, burnunun ucunu hafifçe kıvırarak, yüzünde kendince bir ciddiyetle,
“Evet yani… böyle çıkılmaz insanların karşısına Defne. Azıcık kendine gel, yüzünde soluk kalmamış,” dedi.
Sesi ne çok sertti ne çok yumuşak. Ama içinde ne gerçek bir kaygı vardı ne de samimiyet. Sadece ritüelin gereğini yerine getirmek ister gibiydi.
İçimden bir şey kıpırdandı ama karşı koyacak gücü bulamadım. O an direnmek de yorgunluk veriyordu. “Peki,” dedim sadece. Sesim zar zor çıkmıştı.
Ağır adımlarla odama çıktık. Esma hemen pencereyi araladı, biraz hava girsin diye. Aysel doğruca dolaba yöneldi. Ben tam yatağın kenarına oturmuşken, “Siyah bir elbise giyeceğim,” dedim. Ne protestoydu bu ne gösteriş, sadece bir kabullenme. Karamsar bir törenin içinde, en sade renkle durmak istedim.
Hiçbiri itiraz etmedi. Aysel dolabı açtı, birkaç parçaya göz gezdirdikten sonra askıdan bir elbise çıkardı. İncecik, zarif kumaştan yapılmış, sırtı hafif açık, dizlerin biraz altında biten siyah bir kalem elbiseydi. Sessizce uzattı bana. Alıp yatağın üzerine bıraktım, bir şey demeden. Kıyafetlerimi çıkarırken burnumun direği sızlıyordu. Elbiseyi üzerime geçirirken ise her an ağlayacak gibiydim ama ağlamadım.
Esma saç fırçasını alıp yanıma geldi. Oturmam için hafifçe koluma dokundu. Oturdum. O, saçlarımı tararken sanki saçlarımdaki düğümleri değil, içimdeki sıkıntıyı çözmeye çalışıyordu. Nazik, sabırlı, konuşmadan.
Sonra küçük makyaj çantasını açtı, yüzüme hafif bir fondöten sürdü, göz altlarıma ince bir dokunuş, dudaklarıma da soluk pembe bir ruj. Göz göze geldiğimizde, hiçbir şey söylemedi. Sadece gülümsedi. Ben de bir şey demedim. Çünkü aramızda konuşulması gereken her şey çoktan söylenmişti.
Aysel bir köşede ayna karşısında kendi saçlarını kontrol ederken, Esma saçımın son telini de düzelttiğinde, sessizce,
“Hazırsın,” dedi.
Ama biliyorduk ki hazır olan bedenimdi. Kalbim, ruhum, bu geceye dair hiçbir şeye hazır değildi.
Dışarıdan yoğun bir ses gelince Aysel pencereye koştu.
“Geliyorlar,” deyince Esma elimden tutarak ayağa kaldırdı beni. Birlikte pencerenin önüne geçtik.
Esma camın bir kenarında durmuş, sessizce aşağıyı izliyordu. Aysel ise perdenin kenarından başını uzatmış, gözlerini ovuşturarak gelen arabaları sayıyordu. Ben... ikisinin ortasında, hiçbir şey söylemeden sadece bakıyordum.
On... on beş... belki daha fazla araba, peş peşe sokağa girdi. Siyah, gri, lacivert... uzun ve gösterişli araçlar evimizin önüne konvoy gibi dizildi. Hepsinin farı birer göz gibi parlıyordu. Her biri ayrı bir sayfa gibi açıldı, içinden insanlar akmaya başladı.
Demirtaş ailesi gelmişti. Sessizlik, o an evimizin avlusuna oturdu. Bizim erkekler dışarı döküldü. Dedem, amcalarım, ağabeylerim... ama bu sefer kimse yüksek sesle konuşmadı. Kimse kahkaha atmadı. Kimse sigarasını sakince yakmadı. Herkes, gelenin kim olduğunu biliyordu. Ve herkes, gelenin karşısında nasıl durması gerektiğini de.
Arabaların kapıları sırayla açıldı. İlk inenler yaşlılardı. Erkeklerin tamamı koyu renk takım elbise giymişti. Ayakkabıları parlıyordu, kravatları dümdüzdü. Sakalları tıraşlı, yüzleri sertti. Yanlarında yaşlı kadınlar vardı; işlemeli yemenili, yöresel giysili. Sanki zaman geçmiş ama gelenek hep yerinde durmuş gibiydi. Sonra genç kadınlar indi; her biri şık elbiseler içinde, saçları özenle toplanmış, ellerinde bohçalar, çiçeklerle dolu sepetler vardı...
Hepsinin eli kolu doluydu. Ama benim gözüm bir tek kişiyi arıyordu. Kalabalığın içindeydi. İlk bakışta seçilemiyordu ama sonra... adımlar ilerledikçe o siluetin diğerlerinden farklı olduğunu hemen anladım.
Toprak.
Siyah bir takım elbise giymişti. Kumaşı kaliteliydi, kesimi vücuduna oturuyordu. Kalıp gibi bir duruşu vardı; omuzları dik, adımları ölçülüydü. Kumral saçlarını gelişigüzel arkaya taramıştı. Bu özensizliğin içinde bile dikkat çekici bir düzen vardı. Yüzünde hafif bir kirli sakal... ama o sakal bile rastgele değildi. Keskin çene hattını daha da belirginleştiriyordu. Kaşları çatılıydı. Gözleri… en çok onlar takıldı bana. Kalabalığın arasında bir kez bile yukarı bakmadı ama ben onun ağırlığını cama çarpan hava gibi hissettim.
Adım adım ilerledi. Ne hızlıydı ne yavaş. Sanki her adımında, herkesin nefesi biraz daha içine çekiliyordu. Bizim erkekler ellerini önlerinde birleştirmiş, sessizce bekliyordu. Sonra dedeme yaklaştı. Ve babama.
Tokalaştılar.
Sert, kısa, kararlı. Ne gülümseme vardı yüzlerinde ne yapmacık bir nezaket. Bu tokalaşma bir selam değil, bir antlaşma gibiydi.
Gözlerim onun ellerinde değildi, yüzündeydi. Ve ben... o bakışların altına sakladığı ne varsa, anlayamıyordum. Duygusuz muydu? Kızgın mıydı? Umursamaz mıydı? Yoksa sadece benim gibi... içten içe yanıp da dışa taşırmayan biri miydi?
Bir an, gözlerini yukarı çevirdiğini sandım. Bize mi bakıyordu? Camdan mı fark etti bizi? Emin değilim. İçimde bir şey yerinden kıpırdadı. Göz göze gelmedik. Ama onun geldiğini, onun orada olduğunu artık yalnızca gözlerimle değil, bedenimin her hücresiyle biliyordum.
Ve şimdi... yüzük parmağımda ağırlığını bekleyen o halkaya bir adım daha yaklaşmıştım.
Her iki aileyi daha içten tanıyacağız merak etmeyin. Bu arada Kuzey ve Çiğdem için ayrı bir kitap yazmayı düşünüyorum. Bu yüzden burada çok detaya girmeyeceğim.