Gecenin sessizliğini fırsat bilip avazı çıktığınca bağıran kurbağalar suskunlaşmış, meydanı kuşların güzel ıslıklarına bırakmışlardı. Çiçeklerin içe kıvrılan yaprakları tepenin ardındaki güneşin sıcaklığını hissederek genleşip açılıyorlardı.
Doğa yeni güne hazırlanırken Stea, güneşin yüzünü göstermesini bile bekleyemeden tünediği daldan atlayıverdi. İçindeki huzursuzluğu nasıl bastıracağını düşünüyor, ruhunu bir zincir gibi sarmış olan azılı sıkıntıyla harp ediyordu. Beyninde dönüp duran düşüncelerle cebelleşirken ormanın derinlerindeki koca dev yeşilliklerin arasında kaybolduğunu fark etti ama umursamadan yürümeyi sürdürdü.
Gece yaşadıklarını düşündü; tanıklık ettiği olayı anlamlandırmaya çalışsa da hiçbir sonuca ulaşamıyordu. Böyle bir hadiseye ilk kez şahit olmuştu ve ne düşüneceği, nasıl davranacağı konusunda hakikaten kararsızdı. O, dalgın dalgın gezinmeye devam ederken çalıların arasından koca bir gürültü koptu.
"Hey sersem kız çabuk çekil önümden!"
Daha neler olduğunu anlayamadan sesin geldiği çalıların arasından üzerine doğru seğirten şaha kalkmış bir atın nallarıyla karşı karşıya kalıverdi. Şaşkınlık ve korkuyla irkilip geriye doğru kaçmaya ,kendini kurtarmaya çalıştı. Lakin yerdeki sarmaşıklara dolanan ayağı buna izin vermedi ve kendini yere kapaklanmış bir halde buldu. Birkaç kez yuvarlandıktan sonra ağaç gövdesi olduğunu tahmin ettiği bir sertlik sayesinde zar zor durmayı başardı.
Toprakla bütünleşmiş, yere yapışık bir halde bekledi bir süre. Kıvır kıvır, imrenilesi kızıl saçlarına birkaç dal parçası takılmıştı. Üstü başı da saçlarından farksızdı. Toprağın geceden kalma ayazı yüzünün sızlamasına neden olurken arkadan yeni bir ses daha işitti.
"Tamam kızım sakin ol. Geçti, sakinleş..."
Arada birkaç büyülü sözcük de duyuluyordu. Birinin atı sakinleştirmeye çalıştığı belliydi. Neler olup bittiğini anlayabilmek için sıska vücudunu yavaşça doğrultu ve o an fark etti ki tek yuvarlanan kendisi değildi. Az ötede yere kapaklanmış birisi daha vardı. Biraz inceleyince kendisiyle aynı sonu paylaşan kişinin kim olduğunu anladı, Minus. Lokasi Milih'in en sakar, en başına buyruk adamı. Gerçi ona adam demek pek de doğru değildi. Diğerleri gibi genç bir yetişkin olsa da içindeki çocuksu ruhun daha ağır bastığı aşikardı. Ayağa kalkarken üzerindeki dal parçalarından kurtulmaya çalıştı Stea ve yüzünü buruşturarak "Neler oluyor burada ?"diye sordu. Düşmenin sebep olduğu acıdan dolayı sesi cızırtılı çıkmıştı. Atı sakinleştirmeye çalışan Bagyo biraz uykulu, biraz sinirli bir tınıyla cevap verdi bu soruya.
"Ne olabilir ki Stea? Minus yine atlarımdan birini çalmaya çalışıyordu ve işte gördüğün gibi yine başarısız oldu."
Minus, Bagyo'nun açıklaması üzerine uzandığı yerden doğruldu ve yüzündeki muzip gülümsemeyle birlikte yaptığı şeyden gurur duyuyormuşçasına çıkıştı.
"Hayır Stea biliyorsun ben hiçbir şey çalmam. Sadece o, atlarına binmeme izin vermediği için izinsiz bir alıştırma yapıyordum diyebiliriz."
"Atlarıma binmene izin vermemekte oldukça haklı olduğumu düşünüyorum Minus, şu haline bir bak. Daha at üzerinde bile duramıyorsun. Zavallı çocuk."
Bagyo'nun küçümseyici konuşmasına ve biçimli yüzündeki alaycılığa karşılık Minus gücünü toplayıp ayağa kalktı ve kendini savunmaya başladı.
"Neymiş ben at süremiyormuşum ha ! Şu aptal kız önüme çıkmasaydı beni yakalaman mümkün bile değildi tamam mı?"
Konuşurken bir taraftan da kızı işaret ediyordu uslanmaz genç adam. Stea olup biteni anlamıştı, Minus'un her zamanki yaramazlıklarından biriydi işte. Bagyo'nun atlarından birine izinsiz binmiş sonra da hayvanı zapt edemeyip çalıların içine dalmıştı. Attan kötü bir şekilde yuvarlanmasına rağmen hala kendini savunacak enerjiyi bulabiliyordu. "Bu çocuğun neşesi cidden insanı şaşırtıyor," diye mırıldandı kendi kendine.
"Stea gerçekten aklın nerede senin ?Bu sefer başarılı olabilirdim. Hem neredeyse eziliyordun nasıl bu kadar dikkatsiz olabilirsin? "
Minus, soruyu sorarken meraklı gözleriyle kızı inceliyordu aynı zamanda.
"Evet Stea bugün biraz kötü görünüyorsun. Yine yıldızları izleyeceğim diye ağacın başında uyuya mı kaldın? "
Bagyo da, Minus gibi meraklı bakışlarını kızın üzerinde gezdirirken sorduğu soru, her zamanki alaycı tavırlarının aksine gerçekten samimiydi. Stea'nın durgunluğu onları endişelendirmiş olmalıydı.
Geçirdiği geceyi, içindeki huzursuzluğu, bütün bunları Minus ve Bagyo'ya anlatmanın ne kadar doğru olacağını düşündü Yıldız İzcisi. Anlatmakla anlatmamak arasında bir süre gidip geldikten sonra onların sorgulayıcı bakışlarına geri döndü.
İnandırıcı olması adına yüzüne yerleştirdiği sahte bir gülümse eşliğinde "Yok bir şeyim," dedi.
"Dediğin gibi Bagyo, ağaçta uyuya kalmışım uyanınca da uyku tutmadı. Ormanda yürüyeyim dedim, yorgun düşmüş olmalıyım."
Söyledikleri gayet ikna edici olsa da karşısında dikilen iki adam da tatmin olmuş gibi görünmüyordu. İkisinin de tuhaf bakışları halâ üzerindeydi. Onların sorgulayıcı ifadelerinden kurtulmak için bir bahane uyduruverdi hemen.
"Sizinle uzun uzun sohbet etmeyi çok isterdim ama Umoya'yı bulmam gerekiyor. Gitmeliyim, daha sonra görüşürüz çocuklar."
Daha sözünü bitirmeden onlara sırtını dönüp uzaklaşmaya başlamıştı bile çünkü biraz daha kalmak demek, daha çok yalan söylemek demekti. "Umoya mı?" dedi içinden. Söylediği yalanı kendisi bile yadırgamıştı."Umoya'yı niye bulmak isteyesin Stea, böyle saçma yalan mı olur?" diye söylendi kendi kendine.
Bagyo ve Minus onun uzaklaşmasını izledikten sonra birbirlerine döndüler. İkisinin yüzünde de aynı boş bakışlar vardı çünkü Stea'yı ilk kez böyle düşünceli ve dalgın görüyorlardı.