Londra’nın gri gökyüzü geride kalmış, İstanbul’un kaotik ama büyüleyici silüeti Alev’in gözlerinin önüne serilmişti. Alev Soykan, havalimanının çıkışında bekleyen siyah lüks aracına doğru yürürken, her adımında bu şehre geri döndüğünü ilan ediyordu.
Alev, adının hakkını veren bir kadındı. Bel hizasına kadar inen, dalgalı ve koyu kızıl saçları vardı; gün ışığında sanki kor bir ateş gibi parlıyordu. Beyaz teni, bir porselen kadar pürüzsüz ama bir o kadar da soğuk bir asalet taşıyordu. Oxford’da finans eğitimini birincilikle bitirmiş olmanın verdiği özgüven, keskin elmacık kemiklerine ve hafif çekik, kehribar rengi gözlerine yansımıştı. Üzerindeki siyah, vücuduna kusursuz oturan tasarım ceket ve yüksek bel pantolonuyla, sadece güzel bir kadın değil, her hamlesi önceden hesaplanmış bir strateji dehası gibi duruyordu. Dudaklarındaki hafif, mağrur gülümseme ise henüz kimsenin kırmaya cesaret edemediği bir zırhtı.
Araç, Levent’in göbeğindeki devasa Soykan Holding binasının önünde durduğunda, Alev derin bir nefes aldı. Burası onun kalesiydi. Babası Cihan Soykan’ın sağ kolu olmak, imparatorluğu modern dünyanın zirvesine taşımak için yıllarca beklemişti.
Asansör en üst kata, yönetim katına çıkarken Alev aynadaki yansımasına baktı. Saçlarını düzeltti, duruşunu dikleştirdi. Kapılar açıldığında babasının asistanı onu büyük bir şaşkınlık ve hafif bir korkuyla karşıladı.
"Alev Hanım? Sizi beklemiyorduk, Cihan Bey..."
Alev, asistanın sözünü eliyle kesti. "Babam içeride mi, Esra?"
"Evet efendim ama..."
Alev, cevabı beklemeden babasının o devasa ahşap kapısına yöneldi. Kapıyı yavaşça açtığında, babasını her zamanki gibi masasının başında, elinde bir kadeh kehribar rengi içkiyle camdan dışarı bakarken bulmayı bekliyordu.
"Baba, ben geldim," dedi neşeyle içeri adım atarak. "Londra bitti, artık oyun alanı benim."
Cihan Soykan, kızının sesini duyunca yavaşça döndü. Ancak Alev’in gördüğü manzara beklediği gibi değildi. Babası, son gördüğünden çok daha yaşlanmış, omuzları çökmüş ve gözlerindeki o hırslı pırıltı yerini derin bir endişeye bırakmış gibiydi. Masasının üzerinde onlarca dosya değil, tek bir siyah zarf duruyordu.
"Alev..." dedi babası, sesi titreyerek. "Neden şimdi geldin? Sana birkaç ay daha orada kalmanı söylemiştim."
Alev’in gülümsemesi yavaşça soldu. Odanın içindeki hava, dışarıdaki bahar güneşine rağmen buz gibiydi.
Alev, babasının gözlerindeki o yabancı korkuyu görse de özlemi ağır bastı. Hızlı adımlarla masanın etrafından dolandı ve kollarını babasının boynuna doladı. "Buradayım baba, artık her şeyi beraber halledeceğiz," diye fısıldadı.
Cihan Soykan, kızına karşılık vermek için kollarını kaldırdı, parmakları Alev'in kızıl saçlarına dokundu. Tam o anda, odanın sessizliğini keskin, derinden gelen boğuk bir ses böldü. Camda küçük bir delik açıldı ve hemen ardından Alev’in beyaz ceketine sıcak, koyu kırmızı bir sıvı sıçradı.
"Baba?"
Alev, babasının kollarının arasından kayıp gittiğini hissetti. Cihan Soykan, boğazından gelen hırıltılı bir sesle birlikte dizlerinin üzerine çöktü, ardından halının üzerine yığıldı. Göğsünden sızan kan, saniyeler içinde beyaz gömleğini boyadı.
"BABA! HAYIR, HAYIR!"
Alev çığlık atarak babasının yanına çöktü. Elleriyle yaraya bastırmaya çalışıyor, bir yandan da dışarıdaki korumalara sesini duyurmak için bağırıyordu. "YARDIM EDİN! KİMSE YOK MU?" Ama koridordan tık yoktu; içerideki bu ölümcül sessizlik, dışarıdaki dünyanın çoktan susturulduğunun işaretiydi.
Cihan Soykan, titreyen kanlı elini kaldırıp Alev’in yanağına koydu. Gözleri yaşlarla doluydu ama dudaklarında son bir çaba vardı. "Dinle... Alev, dinle beni..." diye fısıldadı.
Alev hıçkıra hıçkıra babasına eğildi. "Konuşma baba, ambulans geliyor, dayan!"
"Zarf..." dedi babası, masadaki siyah zarfı işaret ederek. Sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. "O zarf... senin sonun ya da... kurtuluşun. Demir... Demir Kuzguner... Ona borçlandım. Sadece para değil Alev... Seni... seni bu bataklıktan koruması için..."
Babası şiddetli bir öksürük kriziyle sarsıldı, dudaklarından sızan kan Alev’in ellerine bulaştı. "Gölge... O her şeyi biliyor. Sakın... sakın ona güvenme ama... onsuz da yaşayamazsın. Zarfın içindeki... anahtar..."
Cihan Soykan’ın elindeki son güç de tükendi. Eli, kızının yüzünden yavaşça kayıp yere düştü. Bakışları sabitlendi, bedeni son bir nefesle boşaldı.
"Baba? Baba, aç gözlerini! Bırakma beni!"
Alev’in feryadı boş odada yankılandı. Şehrin en güçlü adamlarından biri, kızının kollarında can vermişti. Alev, kanlar içindeki elleriyle masanın üzerindeki o siyah zarfa uzandı. Babasının son nefesinde adını andığı o adam, Demir Kuzguner, artık hayatının en büyük ve en karanlık bilmecesiydi.
Alev, babasının cansız bedenine sarılmış halde hıçkırıklara boğulurken ellerindeki kan artık kurumaya başlamıştı. "Baba! Lütfen... Lütfen gitme!" diye feryat etti. Sesi holdingin koridorlarında yankılanıyor ama kapıdaki korumalardan tek bir yanıt gelmiyordu. Alev o an anlamıştı; bu sadece bir saldırı değil, içeriden desteklenmiş bir infazdı.
Üç gün sonrası... Gökyüzü, İstanbul’un üzerine simsiyah bir yorgan gibi serilmişti. Cihan Soykan’ın cenazesi, tıpkı hayatı gibi görkemli ama bir o kadar da soğuktu. Şehrin tüm ileri gelenleri, iş dünyasının devleri ve maskeli yüzler oradaydı. Ancak Alev için oradaki herkes birer şüpheli, her başsağlığı dileği birer yalandı.
Alev, gözündeki siyah güneş gözlüklerinin arkasına sakladığı kıpkırmızı gözleriyle babasının toprağa verilişini izledi. Üzerindeki siyah kaşe kabanı ve dik duruşuyla bir buz kraliçesi gibiydi. Herkes onun yıkılacağını sanıyordu ama Alev, içinde dev bir yangının başladığını hissediyordu.
Tören bittikten sonra kalabalık yavaşça dağıldı. Alev, babasının taze mezarının başında tek başına kaldı. Diz çöktü, bir avuç toprağı avucunda sıktı. Toprak, babasının kanına bulaşan ellerini hatırlatıyordu.
"Sana söz veriyorum baba," diye fısıldadı, sesi bu sefer titramiyordu; aksine çelik gibi sertti. "Bunu yapanı, yaptıranı, o tetiği çeken eli ve o emri veren zihni bulacağım. Sana bunu yapanı bulacağım baba ve ona en acı ölümü tattıracağım. Bu benim sana, senin kanınla kirlenmiş ellerimle ettiğim ilk ve son yeminim olsun."
Alev ayağa kalktı. Yüzündeki yaşları sertçe sildi. Artık o Londra'dan gelen masum finans dehası değildi. O artık, babasının katillerini cehennemine davet eden bir azraildi. Cebindeki siyah zarfı daha da sıkı kavradı. O zarfın içindeki Demir Kuzguner ismi, intikamının ya ilk durağı olacaktı ya da sonu.
Arkasını dönüp mezarlıktan uzaklaşırken, uzaklardaki siyah bir aracın içinden gri gözlerin onu izlediğinden habersizdi.
Cenaze töreninin o ağır, isli havası Alev’in üzerine bir kâbus gibi çökmüştü. Eve döndüğünde koridorlar babasının yokluğuyla yankılanıyordu. En yakın arkadaşı Defne, bir an bile yanından ayrılmadı; Alev’in titreyen ellerini tuttu, ona destek oldu. Ancak gece ilerleyip herkes birer birer dağıldığında, Alev o devasa malikanede tek başına kalmıştı. Artık yasını, öfkesiyle birleştirme vaktiydi.
Alev, banyoya girip üzerindeki o ölüm kokan siyah elbiseyi çıkardı. Sıcak suyun altında babasının kanının ellerinden tamamen temizlendiğini hayal etti. Çıktığında, üzerine ipek, derin dekolteli siyah bir gecelik geçirdi. Saçları omuzlarından aşağı kızıl bir nehir gibi dökülüyordu.
Aşağı indi, mutfaktaki mahzenden en sert kırmızı şarabı seçti. Kadehi doldurdu ve çalışma odasına, babasının her zaman oturduğu o koltuğa geçti. Şarap, kadehin içinde kan kırmızısı bir girdap gibi dönüyordu. Bir yudum aldı, boğazından aşağı inen o yakıcı his, içindeki intikam ateşiyle yarışıyordu. Şehir ayaklarının altındaydı ama o kendini bir uçurumun kenarında hissediyordu.
Tam o sırada, odanın sessizliğini yırtan sert bir ses duyuldu. Kapı, sanki görünmez bir güç tarafından tekme atılmışçasına ardına kadar açıldı.
Alev, yerinden sıçramadı. Sadece elindeki kadehi daha sıkı kavradı ve bakışlarını kapıya dikti. Karşısında; uzun boylu, geniş omuzlu, üzerinde karanlığın kendisi varmış gibi duran o adamı gördü. Adamın gri gözleri, odadaki loş ışıkta bir kurdun gözleri gibi parlıyordu.
Alev, kadehinden sakin bir yudum daha aldı ama sesi buz gibiydi:
"Kimsin sen? Nasıl girdin buraya?"
Adam, ağır adımlarla odaya girdi. Adımları mermer zeminde bir celladın ayak sesleri gibi yankılanıyordu. Alev’in tam karşısında durdu, yüzünde alaycı ama bir o kadar da karanlık bir gülümseme belirdi.
"Hiç de zor olmadı," dedi adam. Sesi, Alev’in kemiklerine kadar titremesine neden olacak kadar derindi. "Babanın kale dediği yerin anahtarları zaten bende, Alev Soykan. Ben Demir Kuzguner. Ama sen beni... Gölge olarak tanırsın."