Mardin’in soğuk taş odasında Şilan, üzerindeki ağır, el işlemeli, özel dikim gelinliğiyle titreyerek bekliyordu. Çakır’ın onun için getirdiği bu gelinlik, Şeyma’nın kıskançlıktan dudaklarını ısırmasına sebep olacak kadar görkemliydi. Şilan’ın saflığını ve zarafetini bir kraliçe gibi ortaya çıkarmıştı.
Ama Şilan için bu kumaşın hiçbir önemi yoktu.
Kalbi boğazında atıyordu.
Kapı ağır ağır açıldı.
Çakır Bozdağlı, heybetiyle odaya girdiğinde bakışlarındaki o sert, barut kokan ifade gitmiş; yerini huzursuz bir sakinliğe bırakmıştı.
Şilan, başı önünde, elleriyle gelinliğinin eteğini sıkarak söze başladı. Artık kaçacak yeri yoktu.
“Çakır Bey...” dedi Şilan, sesi bir yaprak gibi titrerken. “Beni aldın, bu kan davasını bitirdin ama... Bilmen gereken bir hakikat var. Ailem benden kurtulmak için sana söylemedi. Ben... Ben kısırım. Sana bir evlat veremem, bu ocağın tütmesine vesile olamam. Eğer şimdi beni bu yüzden kapıya koyarsan, kimseye bir şey demem. Kaderim der, boynumu bükerim.”
Şilan hıçkırıklarını tutmaya çalışarak sustu.
Bir darbe bekliyordu.
Bir öfke, bir aşağılanma...
Tıpkı babasının ve annesinin yıllarca ona hissettirdiği gibi.
Ama hiçbir şey olmadı.
Çakır, Şilan’a birkaç adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafeyi kapattığında elini yavaşça Şilan’ın duvağına uzattı ve yüzünü açtı.
Şilan’ın gözlerindeki yaşları gördüğünde, Çakır’ın çelik gibi olan kalbi ilk kez büküldü.
“Şilan,” dedi Çakır, sesi beklenmedik bir şefkatle yankılandı. “Sen sanıyor musun ki ben seni Soranilerin elinden rastgele aldım? Sen sanıyor musun ki ben kime imza attığımı, kimi helalim bildiğimi bilmiyorum?”
Şilan şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Çakır’ın gözlerinde gördüğü şey öfke değil, yılların birikmiş hayranlığıydı.
“Ben senin kısırlığını da biliyorum, ebe olduğunu da, hafızlığını da... Kursa gidişlerini, Şeyma’nın gölgesinde kalışını, annenin sana ettiği o haksız lafları... Hepsini biliyordum. Ben o kan davasını, seni o cehennemden kurtarmak için sadece bir bahane ettim.”
Şilan duyduklarına inanamıyordu.
“Ama nasıl? Neden ben? Şeyma varken...”
Çakır acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Şeyma bir cam parçası, Şilan. Parlar ama keser. Sen ise bir pırlantasın. Değerini sadece bakmayı bilmeyenler göremedi. Ben senin kucağına bebek değil, ben senin kalbine sevda koymaya geldim. Ben evlat değil, ben seni istedim. Varsın bu ocak seninle tütmesin, senin kokun odaya yayılsın yeter.”
Çakır cebinden bir kâğıt çıkardı. Bu sadece bir imam nikâhı belgesi değildi; bugün belediyede kıydırdığı resmî nikâhın belgesiydi.
“Ben seni bir kurban gibi değil, bu hayatın tek sahibi olarak aldım. Sorani ailesinin görmediği o kızı, ben başımın tacı yaptım.”
Şilan, hayatında ilk kez birinin gözünde “tam” olduğunu hissetti. Yıllarca varken yok sayılmış, ikizinin gölgesinde bir gölge gibi yaşamıştı. Şimdi ise Mardin’in en güçlü adamı, onun en büyük “kusurunu” bir lütuf gibi kabul etmiş, onu dünyadaki her şeyden üstün tutmuştu.
Gözlerinden akan yaşlar bu sefer acıdan değil, ömründe ilk kez hissettiği o muazzam mutluluktandı.
Çakır, Şilan’ın elini tutup alnına koyduğunda Şilan sadece bir eşe değil, yıllardır özlemini çektiği o şefkate ve adalete kavuşmuştu.
Bozdağlı Konağı o gece bir kan davasının bitişine değil, görünmez bir kızın yeniden doğuşuna şahitlik ediyordu.
Şilan artık kimsenin gölgesi değildi.
O, Çakır Bozdağlı’nın tek gerçeğiydi.
Çakır, odanın ağır sessizliğini bozan bir adım daha attı. Gözleri, karşısında duran bu saf, duru ve artık tamamen ona ait olan kadının üzerinde titreyerek geziniyordu.
Şilan, hayatı boyunca bir eşya gibi görülmenin, bir noksan gibi bir kenara itilmenin yorgunluğunu üzerinden atamamışken, Çakır’ın her kelimesi ruhuna bir merhem gibi sürülüyordu.
Çakır, Şilan’ın titreyen ellerini avuçlarının içine aldı. Sesi, Mardin’in en sert rüzgârlarını bile dindirecek kadar yumuşaktı:
“Şilan... Ben seni her şeyinle kabul ettim. Senin sevdan için bin yıl beklerim desem yalan olmaz. Eğer hazırsan, eğer kalbin buna rıza gösterirse başım üstüne. Ama eğer korkarsan, dokunmamı istemezsen, sen hazır olana kadar sadece kokunla yetinirim. Bu gece, her şey sadece senin istediğin gibi olacak.”
Şilan, hayatında ilk kez kendisine “insan” olduğunu, “özel” olduğunu hissettiren bu adama baktı.
Şeyma’nın kıskançlıkları, ailesinin hor görmeleri, kısırlığı yüzünden ona duyurulan o aşağılanma hissi... Hepsi şu an bu adamın şefkatiyle siliniyordu.
Beklemek istemiyordu.
Kendisini tüm “eksikleriyle” kucaklayan bu adama ruhunu ve bedenini teslim etmek, onun kadını olmak istiyordu.
“Bekletme beni, Çakır,” dedi fısıltıyla. “Ben seninim. Her hâlimle, her zerremle... Senin helalinim.”
Çakır, aldığı bu cevapla Şilan’ın beline sarılarak onu kendine çekti.
Aralarındaki mesafe kapandığında, Şilan’ın gözünden süzülen tek bir damla yaş yanağına düştü. Çakır, o yaşın izini dudaklarıyla sildi.
“Sana söz veriyorum, Şilan,” diye fısıldadı dudakları şakağındayken. “Bu, senin bu odada döktüğün ilk ve son gözyaşın olacak. Bu yaş, bu odada döktüğün son yaş olsun, Şilan. Bundan sonra seni ağlatacak tek şey, sana olan bu büyük sevdam olsun. Bundan sonra kimsenin seni ağlatmasına, yok saymasına izin vermeyeceğim. Sen benim en büyük zaferimsin.”
Çakır, Şilan’ı yavaşça kucağına alarak yatağa yatırdı.
Üzerindeki o görkemli gelinliğin bağlarını büyük bir özenle, sanki kutsal bir emaneti açıyormuş gibi tek tek çözdü. Şilan, tenine değen her dokunuşta, her öpücükte yılların soğukluğunu üzerinden atıyordu.
Çakır’ın elleri, karısının bedenini bir keşif yolculuğuna çıkarır gibi tanıyor; ona sadece bir eş gibi değil, bir hazine gibi davranıyordu.
Gecenin karanlığında, sadece iki ruhun değil, iki yaralı bedenin birbirinde şifa buluşu yankılanıyordu.
Şilan, o gece ilk kez “görülmenin” ve bir erkek tarafından böylesine büyük bir tutkuyla arzulanmanın ne demek olduğunu anladı. Çakır’ın her teması ona eksik olmadığını, aksine onun için dünyanın en kusursuz kadını olduğunu fısıldıyordu.
Sabahın ilk ışıkları Mardin’in taş binalarını aydınlatmaya başladığında, Şilan artık varken yok sayılan o kız değildi.
O, sevdanın ve adaletin kollarında yeniden doğmuş, Şilan Bozdağlı olmuştu.