Sabahları hâlâ uyanmakta zorlanıyorum.
Telefonun alarmı çaldığında, ses beni değil ama içimde bir yerleri sarsıyor sanki.
Uyanmak istemememin nedeni yorgunluk değil.
Hayat.
Bazen başlamak zor geliyor.
Hele ki başlayacağın şey, aynı döngüde sıkışıp kalmış bir hayatsa…
Kafeye gitmeden önce yüzümü yıkarken aynaya baktım.
Saçlarım dağınık, göz altlarım uykusuzlukla gölgelenmiş.
Ama hâlâ buradayım.
Hayatın karşısında dik duruyormuşum gibi yapıyorum.
İş önlüğümü giyerken bile bir şeyler eksik gibi hissediyorum.
Ne olduğunu bilmiyorum ama varlığı yokluğundan daha ağır.
Sanki hayatım bir eksik parçayla tamamlanmayı bekliyor.
Ama o parça ne, kim, nerede… bilmiyorum.
Kafeye girdiğimde ortalık her zamanki gibi sessizdi.
Masanın üzerinde dün gece bırakılan boş fincanlar hâlâ yerli yerindeydi.
Sanki her şey beni beklemiş.
Ben gelmeden zaman bile hareket etmemiş gibiydi.
Garip bir aidiyet duygusu.
Kendini bile bile yalnızlığa ait hissetmek…
İlk müşterim yaşlı bir kadındı.
Sessizce oturduğu masada çantasından kitap çıkardı.
Sipariş verirken göz göze geldik.
Gözlerinde geçmişe ait bir hüzün vardı.
Belki de o da benim gibiydi.
Konuşmadık. Ama aynı dili anladık.
Acının sessizliğini…
Ardından gelen müşteriler sıradan insanlardı.
Çoğu telefonuyla meşgul.
Kiminin gözlerinde öfke, kimininkinde boşluk…
Kimse kimseye tam olarak bakmıyordu.
Ama ben bakıyordum.
Çünkü konuşmayan gözleri dinlemeyi öğrendim.
Boş bir an bulunca arka tarafa geçtim.
Elimdeki kahveyi, pencere kenarında oturarak yudumladım.
Sokaktan geçen insanları izledim.
Hayat akıyordu.
Ben bazen dışında, bazen kıyısında, ama çoğu zaman merkezine hiç dokunamadan yaşıyordum.
Birileri hep mutlu gibi görünüyordu.
Ama ben inanmıyorum artık.
Gerçek mutluluk sessiz olur çünkü.
Göstermez kendini.
Ve belki de o yüzden, ben en çok susan insanların yüzüne uzun uzun bakarım.
İçimde yorgun bir düşünce geziniyordu:
Acaba biri gelir mi bir gün?
Tüm bu sessizliğin ortasında, beni gerçekten görür mü?
Kendi kendime cevap vermekten yoruldum.
Ama yine de içimde küçük bir umut kırıntısı…
Adını koymadığım bir “belki”…
O belki için yaşıyorum bazen.
Kafede vakit ilerledikçe gözlerim saate kayıyor.
Hayat hep aynı çizgide ilerliyormuş gibi.
Ama ben her gün biraz daha değişiyorum.
Sessizce.
Fark edilmeden.
Bir çiçek gibi, kimse bakmazken büyüyen…
Gün sonunda yorgunluğumu hissetsem de kalbim hâlâ dolu.
Kızgın değilim hayata.
Ama kırgınım.
Çünkü bazen elimden gelenin fazlasını yapıyorum…
Ve yine de eksik hissediyorum.
Eve döndüğümde yine sessizlik karşıladı beni.
Küçük mutfağımda çay suyunu koyarken kendime “iyi ki varsın Duru” dedim.
Çünkü bazen tek duyduğum ses kendi sesim.
Ve bu bile yeterli olmalı.
Bazen günün sonunda, her şeyin geçtiğini sanırsın.
Kalabalıklar dağılır, sesler susar, bardaklar toplanır.
Ama içindeki o küçük, görünmeyen şey kalır.
Bir his.
Anlamını bilmediğin bir boşluk…
Sanki biri seni unutmuş da sen hâlâ orada bekliyorsun gibi.
Ben en çok geceleri hissediyorum bunu.
Yastığa başımı koyduğumda, kafamdaki gürültü dinmiyor.
Sessizlik aslında sessiz değil.
İçimde bir yankı gibi dolanıyor her şey.
Kırılmış camların sesi gibi…
Kırılmış ama hâlâ keskin, hâlâ batıyor.
Biri bana, “Bu kadar düşünme” dese…
İçimden sadece gülümseyebilirim.
Çünkü ben düşünerek yaşadım.
Düşünmek, acıtıyor evet…
Ama aynı zamanda yaşattı da beni.
İçimden geçenleri kimse bilmez.
Bilse belki daha çok susardım.
Ama kimse sormuyor.
Ve ben de alıştım anlatmamaya.
Hayat…
Bazen sadece nefes alıp vermekten ibaret.
Ama bazen bir bakış, bir kelime, bir cümle bile yetiyor…
Kalbindeki camları tek tek düşürmeye.
Bugün çok konuşmadım.
Zaten çoğu gün konuşmam ben.
Gülümserim, başımı sallarım… insanlar da bunu yeterli sanır.
Ama içimde dönenleri kimse görmez.
O sessizliğin içinde kaç kere bağırdım, ben bile hatırlamıyorum artık.
Bazen “İyi misin?” diye soranlar oluyor,
ama cevabı çoktan tahmin ettikleri için cümleyi tamamlamama bile izin vermiyorlar.
Ben de susuyorum.
Çünkü bazen, “iyiyim” demek, "anlatsam anlamazsın" demekten daha kolaydır.
Kendime bile itiraf edemediğim duygularım var.
Bazen ağlamak istiyorum ama gözyaşlarım bile beni terk etmiş gibi.
Boğazımda düğümlenen her şey, kalbime saplanan başka bir sızı oluyor.
Ve o sızı...
Zamanla senin bir parçan haline geliyor.
İçimde biriken tüm kelimelerden boğuluyorum.
Konuşsam rahatlayacakmışım gibi geliyor bazen…
Ama konuşacak biri olmadığında, kelimeler de yutkunmaya dönüşüyor.
Ve ben sadece… yutkunuyorum.
Ben aslında kimseye anlatmadım ama…
Çocukluğumdan beri içimde taşıdığım çok şey var.
Her şeyin çok normal göründüğü, ama hiçbir şeyin normal hissettirmediği zamanlardan geliyorum.
Hani herkesin güldüğü ama senin bir türlü o kahkahanın içine giremediğin anlar olur ya,
benim bütün hayatım o anlar gibi geçti.
Birileri hep “geçer” dedi.
“Zamanla unutursun.”
“Büyüdükçe toparlarsın.”
Ama bazı şeyler zamanla unutulmuyor, sadece daha derine gömülüyor.
Ve sen, her sabah uyandığında onları tekrar omzuna alıyorsun.
Ben hep güçlü görünmeye çalıştım.
Kimseye yük olmamak için.
“İyi ki varsın” yerine “Sen olmasan da olurdu” dedikleri bir hayata alışmaya çalıştım.
Kendime küçük mutluluklar uydurdum.
Bir fincan kahve…
Pencereden düşen gün ışığı…
Yabancı bir şarkının sözlerinde kendimi bulmak…
Bazen sadece bir yabancının göz göze gelişi bile iyi gelebilir insana.
Çünkü tanıdıkların çoğu seni sadece tanır, anlamaz.
Ve en çok da tanıyanların anlamadığı anlarda kırılırsın.
İçimde taşıdığım onca şeyin beni daha güçlü kıldığını söyleyenler oldu.
Ama kimse, güçlü olmanın aslında ne kadar yorucu olduğunu anlatmadı.
Bazı geceler yatağa sadece vücudum giriyor ama ruhum dışarıda kalıyor.
Düşüncelerim, beni uyutmayacak kadar canlı.
Ben hiçbir zaman bir mucize beklemedim.
Ama biri gelip, sadece sessizce elimi tutsa…
“Ben buradayım” dese…
İşte o an her şey biraz daha kolay olabilirdi.
Ama olmadı.
Ve ben yine sabahları tek başıma karşılıyorum.
Yine kendime sarılıyorum,
ve yine en iyi bildiğim şeyi yapıyorum:
Susup içime anlatıyorum.
Bazı anılar vardır ya, silinmez.
Zaman geçse de izi kalır, gölgesi hep seninledir.
İşte ben de tam oradayım…
Unutmak istediğim, ama her gece rüyama giren o kırılma noktalarında.
Çocukken evin içinde sessiz konuşmalar olurdu.
Babamın yorgun bakışları, annemin gözyaşları…
Ben hep anlamazdan geldim.
Küçük bir kız çocuğu neyi değiştirebilirdi ki zaten?
Ama büyüdüm.
Ve büyümek, her şeyi anlamak demekmiş.
Bugün her ne kadar 19 yaşında olsam da,
içimde 10 yaşından beri büyümeyen bir yalnızlık var.
Sanki o yaşta bir şeyler durmuş, zaman durmuş.
Ve ben hep orada, o durakta kalmışım gibi.
Lisede bile hiçbir kalabalığın içinde kendime ait bir yer bulamadım.
Gülümsüyordum, ama içimden hep şöyle diyordum:
“Beni gerçekten gören var mı burada?”
Cevap çoğu zaman aynıydı: Hayır.
Zamanla fark ettim ki, insanlar seni sen olduğun için değil,
onlara ne kadar faydan dokunuyorsa o kadar seviyor.
Birilerine iyi geliyorsan varsın.
Yoksa… sadece geçip gidiyorsun kimsenin fark etmediği bir gölge gibi.
İçimde çok konuşmak isteyen bir ben var.
Her şeyi anlatmak isteyen, duygularını haykırmak isteyen…
Ama her denememde ya yanlış anlaşıldım, ya da susturuldum.
Bu yüzden artık anlatmıyorum.
Yazıyorum.
Sayfalara döküyorum kelimeleri…
Çünkü sayfalar yargılamaz, sadece dinler.
Her insanın içinde taşıdığı bir hikâye vardır.
Benimki de, belki çok özel değil…
Ama gerçek.
Ve gerçek olan her şey, kalbe dokunur bir yerinden.
Ben de bu yüzden korkmadan yazıyorum.
Çünkü ben sadece yaşamadım…
Hissettim.
---
> “Geçmişin acısı, geleceğin sessizliğine dönüşür bazen. Ama ne olursa olsun… kalbindeki sesi susturma, çünkü seni yaşatan odur.”