SESSİZLİK

1047 Words
Sabahları uyanmak için çalan alarma değil, beynimin içindeki o derin sessizliğe uyanıyorum artık. Gözlerimi açtığımda ne heyecan var ne de umut. Sadece "bugün de bitsin" duygusu. Biraz tavanı izliyorum. Eski çatlaklar neredeyse benimle konuşacak kadar tanıdık. Çünkü geceleri konuşacak kimsem olmadığı için onlarla konuşuyorum bazen. Duvardaki saat, hayatım gibi: sürekli çalışıyor ama neye doğru, bilmiyorum. Kalkıyorum. Yine aynı aynaya bakıyorum. Yine aynı yüz. Ama bir şey var… Gözlerim daha yorgun. Sanki bu sabah biraz daha zor olacak her şey. Banyoya giriyorum. Suyun sıcaklığıyla kendime gelmeye çalışıyorum. Islak saçlarımı havluyla sararken bile içim üşüyor. Giyinip kahvaltı yapmaya oturuyorum, ama tabaklar yine boş. Çünkü alıştım… Kendime çay koymuyorum artık. Bir kişi için demlenen çay, hep buruk oluyor. Kafeye doğru yürürken, gözüm sokak tabelalarına takılıyor. Her köşe başında bir umut satılıyor: “Hayalinizdeki ev burada!” “Hayalinizdeki hayat şimdi başlıyor!” Benim hayalimdeki hayat, acaba ne zaman başlar? Yoksa çoktan vaz mı geçtim hayal kurmaktan? Kafeye girdiğimde mekanın sıcaklığı bir nebze içimi ısıtıyor. Ama yine de yüzümde o tanıdık ifade: Gülümsemeye zorlayan ama içten olmayan bir tebessüm. “Günaydın Duru,” diyor patron. Duru. Bu ismi bir tek ben gerçekten anlıyorum sanırım. Çünkü ben kendime bile günaydın diyemiyorum artık. Siparişler, masalar, kahveler, tatlılar… Hepsi birbirine karışıyor gün içinde. Ama insanlar… Onlar hep aynı: Gülüyorlar, konuşuyorlar, sarılıyorlar. Ben ise sadece izliyorum. Bir masa dikkatimi çekiyor. İki kız kahkahalarla konuşuyor. Bir tanesinin başı diğerinin omzunda. İçim burkuluyor. Benim de böyle omzuma başını koyacak biri olsaydı… Belki bazı geceler bu kadar sessiz geçmezdi. Bir müşteri bana sesleniyor. Siparişini alıyorum. Ama aklım hâlâ orada, o masada. Onların arasında olmayı ne çok isterdim. Ama ben hep kenarda kalan oldum. Garsonluk kolay değil. İnsanlar yüzüne bakmadan emir verir gibi konuşur. Bazıları teşekkür bile etmez. Bazıları gözünün içine baka baka küçümser. Ama alıştım. Çünkü insanlar seni ancak ihtiyaç duyduklarında görür. Geri kalan zamanlarda görünmezsin. Kafeden çıktığımda hava kararmaya başlıyor. Gökyüzü bile içimdeki gibi gri. Yağmur yağacak gibi. Ama yağmur da bazen lüks. Çünkü ben ıslanacak kıyafetlerimi düşünmek zorundayım. Yürürken bir markete uğruyorum. Bugün sadece makarna alacağım. İndirimdeymiş. Kasiyer gülümsemiyor bile. Ama ben gülümsüyorum, çünkü artık içten gelen şeyler kalmadı. Sadece alışkanlıklar. Eve geldiğimde montumu çıkarıp kanepeme oturuyorum. Sessizlik sarıyor her yeri. Ne telefon çalıyor ne mesaj geliyor. Ama televizyonu açmak da istemiyorum. Çünkü bazen bir ekranda mutlu hayatlar izlemek daha çok acıtıyor. Biraz yazı defterime göz atıyorum. Sayfalar dolu. Ama satır araları hep aynı: Yalnızlık. Yazıyorum: "Bugün bir masada iki kız sarıldı. Ben de onlara uzaktan baktım. Belki bir gün biri de bana sarılır." Gözlerim doluyor ama ağlamıyorum. Çünkü güçlü olmak demek, ağlamamayı öğrenmek demek. Ya da en azından kimse görmeden ağlamayı… Gece yatağa uzanıyorum. Tavanın çizgileri yine sessizce bana bakıyor. Bugün de geçti. Yarın yine aynı olacak. Ama içimde hafif bir his… Sanki bir şey değişecekmiş gibi. Henüz değil. Ama belki bir gün. Bazen bir şeyleri anlatmak istersin ama konuşacak kimse olmaz. Ve zamanla o anlatmak istediklerin, içinden çıkamayacağın karanlık dehlizlere dönüşür. Benim içimde böyle onlarca dehliz var. Kapısını bile aralayamadığım, karanlıkla dolu odalar. Ve her biri sessizce büyüyor. Kimseye söyleyemediklerim var. Ne bir arkadaşım duysun isterim ne de yabancı biri. Çünkü bazen kelimeler dökülse bile, seni anlayacak biri çıkmaz. Ve anlaşılmamanın acısı, yalnızlığın en ağır hâlidir. Bazı sabahlar uyanmak istemiyorum. Ama yine de kalkıyorum. Çünkü bir yerlerde beni görmese de bana ihtiyaç duyan biri var mı acaba diye umut etmekten vazgeçemedim. O ihtimali kaybedersem… Beni hayata bağlayan son ip de kopar gibi geliyor. İnsanlar neden bu kadar kolay unutabiliyor? Neden bir zamanlar "senin için her şeyi yaparım" diyenler bir gün yabancılaşıyor? Ben unutmuyorum. İyi ya da kötü… Kalbim hâlâ saklıyor. Çocukken kalbim daha temizdi. Küçük mutluluklar yeterdi. Bir çikolata, bir oyuncak… Şimdi ne verseler, içimdeki boşluğu dolduramıyorlar. Çünkü artık biliyorum: Boşluk dışarıdan değil, içeriden kapanır. Ben kendimi tamamlayamıyorum. Ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da… Bazen geceleri battaniyeye sarılıp kendimi sessizce ağlarken buluyorum. Aynada tanımadığım bir yüz görüyorum. Gözlerim sönmüş. Gülüşüm yarım. Hayat… Bazen bir ceza gibi geliyor. Sanki yaşamak için değil, dayanmak için var olmuşum. Evet, ben yalnızım. Evet, ben kırıldım. Ama hâlâ buradayım. Ve bu kalem elimdeyse, hâlâ bir şeyler yazabiliyorum demektir. Belki bu da bir tür zaferdir. Konuşmadığım ne çok şey var. Ne zaman bir şey anlatacak olsam… Kelime boğazıma takılıyor. Sanki her cümlem, duyulmadan önce bile susturulmuş gibi. Ben çocukken bile sessizdim. O kalabalıkların arasında bile hep uzaktan izlerdim herkesi. Gülüşlerin ardındaki sahiciliği, bakışlardaki kırgınlığı… Herkesin bir maskesi olduğunu erken öğrendim. Benimkini kimse merak etmedi. Şimdi büyüdüm. Ama bazı yanlarım hâlâ o küçük kız çocuğu gibi. Korkuyor, saklanıyor, umut ediyor… Ve hâlâ, biri gelir de anlar diye bekliyor. Kendime ait bir dünyam var. Kimsenin dokunamadığı, göremediği… Orada bazen her şey daha kolay geliyor. Çünkü o dünyada hayal kırıklığı yok. Orada babam, "bugün seni dinleyeceğim" diyor mesela. Annem, ilk defa "yeterince iyisin" diyor. Ve ben, ilk defa kendimi yeterli hissediyorum. Ama sonra gözlerimi açıyorum. Gerçek dünya tokat gibi çarpıyor yüzüme. O sözler hiç söylenmemiş. O sarılmalar hiç olmamış. Ben hep yalnız kalmışım. Bazen biri çıkıp gelse diyorum… Gerçekten dinlemek için. Gerçekten görmek için. Ama sonra vazgeçiyorum. Çünkü ne zaman biri yaklaşsa… En çok yakınımda olanlar acıttı beni. Belki de ben böyleyim. Kırık ama hâlâ ayakta. Sessiz ama duygularla dolu. Görünmez ama yaşayan… Ve bu yazdıklarım… Bir çığlık değil. Bir fısıltı sadece. Ama belki bir gün, birinin kalbine dokunur. Güçlü olmak... Bunu kim tanımlar ki gerçekten? Ağlamamak mı? Kimseye yük olmamak mı? Yoksa sabahları, içinden hiçbir şey gelmese de kalkmak mı yataktan? Bazen kendi kendime söylüyorum: "Duru, güçlüsün." Ama inanmıyorum çoğu zaman. Çünkü güçlü olmak bana hiç anlatıldığı gibi hissettirmedi. Ben kendimi bir dağ gibi düşünmüyorum. Hatta çoğu gün, rüzgârda savrulan incecik bir yaprak gibiyim. Ama hâlâ buradayım. Ve bazen sadece bu bile yeter. Bir şeyi fark ettim son zamanlarda: Kimse beni tutmuyor, ama ben yine de düşmüyorum. Kimse beni sarılmıyor, ama ben parçalanmıyorum. Kimse "yanındayım" demiyor, ama ben hâlâ devam ediyorum. Belki de gerçek güç bu. Kimse bilmeden… Kimse anlamadan… Kimse görmeden güçlü olmak. Biliyor musun? Bir noktadan sonra alışıyorsun. Yalnız kalmaya, kendi sesinle dolu bir odada oturmaya… Kalbinin içinden geçenleri sadece defterine anlatmaya… Ve sonra bir gün, aynaya bakıp diyorsun ki: "Ben buraya kadar gelebildiysem, bundan sonrasını da başarırım." Küçücük zaferlerim var benim. Sabah kahvemi yapacak gücü bulduğum günler… Kendime bir şarkı mırıldandığım anlar… Birini affedemediğim ama kendimi suçlamaktan vazgeçtiğim zamanlar… Kimse bilmez. Ama ben bilirim. Ve belki de bu yeter.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD