Kahvaltı yapmadım.
Zaten kim yapıyor ki tek başınayken?
Ocağın başında duran çaydanlık hâlâ dünden kalma suyla dolu.
Bir ara dökerim diyerek geçiştiriyorum kendimi.
Bir ara…
Hayatımda en çok kullandığım zaman biçimi bu zaten.
Bir ara…
Bugün işe gitmem gerekiyor.
Kafeye.
İnsanların kahvelerini içerken dünyayı unuttukları, benimse asla unutamadığım o masalara.
O sandalyelere oturan herkesin bir hikayesi varmış gibi geliyor bazen.
Ama en sessizi, en görünmezi hep benim.
Üzerime sade bir siyah kazak geçiriyorum.
Aynaya bakıyorum.
Duru.
Aynadaki kız hâlâ aynı görünüyor ama içimde bir şeyler yer değiştiriyor sanki.
Göz altlarım biraz daha koyu.
Gülümsemem biraz daha sönük.
Ve saçlarım…
Artık umursamayacak kadar yorgunum.
Otobüse yetişmek için acele ediyorum.
Kışın ortasındayız.
Soğuk yüzüme çarpıyor ama içimdeki donukluğu çözmüyor.
Yolda yürürken herkesin kendi hayatına yetişme telaşı var.
Bense sadece geç kalmamaya çalışıyorum, sanki geç kalırsam birileri fark edecekmiş gibi.
Otobüste kulaklığımı takıyorum.
Ama müzik çalmıyor.
Sadece sessizlik.
İnsanlar konuşuyor, kahkahalar atıyor.
Ben içimden şunu geçiriyorum:
“Ne kadar az şeyle ne kadar çok acıyı taşıyabiliyoruz.”
Kafeye vardığımda patron çoktan orada.
İyi bir adam.
Ama bana hep uzak.
Garip bir saygı mesafesi var aramızda.
Belki benim soğukluğumdan, belki onun mesafeli yapısından.
Sabah vardiyası sessiz geçiyor.
Bir çift geliyor, köşeye oturuyorlar.
Çocuk kızın ellerini tutmuş, bir şeyler fısıldıyor.
Gülüyorlar.
Görmemeye çalışıyorum.
Ama gözüm takılıyor.
“Acaba biri bir gün benim ellerime böyle bakar mı?”
diye geçiriyorum içimden.
Sonra o düşünceyi hemen bastırıyorum.
Hayal kurmak tehlikelidir.
Çünkü çoğu zaman gerçekler hayalleri acıtır.
Saat 12’ye geliyor.
Öğle kalabalığı başlıyor.
Siparişler çoğalıyor, masa silmeler, boş bardaklar, kırık bakışlar…
Ve ben…
Gözlerinin içine bile bakılmadan geçilen o garson kızım.
Adımı bile soran olmuyor bazen.
“Bakar mısınız?”
“Bir latte daha.”
“Burası ne zaman boşalır?”
Benimse tek düşündüğüm şey şu:
“İnsanlar, sadece işlevlerimizi seviyor. Varlığımızı değil.”
Molaya çıktığımda telefonuma bakıyorum.
Bir mesaj.
Ama bankadan.
Bir ara fatura yatırmam gerek.
“Bir ara”lar listeme yeni bir madde daha ekleniyor.
Arkadaşım yok gibi.
Aslında birkaç kişi var ama hiçbirine “Bugün moralim bozuk” diyemem.
Beni dinleyeceklerini bile sanmıyorum.
Zaten herkes kendi dertleriyle meşgul.
Kimse kimsenin karanlığını fark etmiyor artık.
Yüzüne gülen insan sayısı çok ama gerçekten gören insan neredeyse yok.
Akşam vardiyasına kalıyorum.
Kapanış saatine doğru kafe boşalıyor.
Masaları silerken başım dönüyor hafif.
Yemek yememişim.
Unutmuşum.
Bedenim bana hatırlatıyor.
Ama ruhumda olanı hâlâ unutmadım.
Kendimi.
Ev yoluna yürürken hava daha da soğuyor.
Ay gökyüzünde tam tepemde.
Bembeyaz.
Bana bakıyor gibi.
Sanki benle konuşacak ama konuşmuyor.
Ay bile sessiz gecelerde susmayı tercih ediyor artık.
Eve vardığımda her şey aynı.
Duvardaki çatlak, televizyonun uzaktan kumandası, mutfak masasında duran boş bardak.
Ben de aynıyım.
Ama aynı kalmak… bir yerden sonra boğuyor insanı.
Yatağa girdiğimde düşünceler peşimi bırakmıyor.
Geçmişten kareler gelip geçiyor zihnimden.
Beni böyle yalnız bırakan insanlar, beni hiç sevmemiş dostlar, yüzüme gülerken arkamdan hançerleyen sözler…
Ve ben…
Kendi içimde büyümeye çalışan küçük bir kızım hâlâ.
Ama bu kez susmuyorum.
İçimden usulca bir cümle dökülüyor:
“Bana kimse inanmasa da, ben kendime inanacağım.”
Bazen hiçbir şey söylemeden de anlatabilirim sanıyorum.
Ama sonra suskunluğumun hiç kimseye ulaşmadığını fark ediyorum.
Bu da işte en çok içimi acıtan şey oluyor.
Çünkü ben sustukça herkes daha rahat oluyor.
Sanki konuşursam bozulacak bir düzen varmış gibi…
Çocukken bile böyleydim.
Oyun oynayan kalabalık çocuk gruplarının kenarında sessizce bekleyen.
Ben çağrılmadan katılmazdım.
Ve çoğu zaman çağrılmazdım.
İşte o zamanlar öğrendim:
“Kendi başına olmayı kabul ettiğinde, kimsenin gidişi seni yıkamaz.”
Ama bunu öğrenmek, canının acımadığı anlamına gelmiyor.
Bugün işe gitmeden önce mutfağın ortasında öylece kalakaldım.
Ne yapacağımı unutmuşum gibi.
Gözüm saatten çok, duvardaki örümcek ağına takıldı.
Ne zamandır orada bilmiyorum.
Ama o küçük örümceğin sessizce ağını örmeye devam etmesi içimde garip bir kıpırtı oluşturdu.
O da yalnız.
Ama ne olursa olsun işini bırakmıyor.
Belki ben de öyleyimdir.
Kimse fark etmese de, her gün biraz daha ağ örmeye çalışan biriyimdir içimde.
Kırık, yamalı, ama hâlâ ayakta kalmaya çalışan…
Bazen gözüm insanların yüzüne takılıyor.
Kalabalık sokaklar, kafe masaları, otobüste pencereye yaslanmış biri…
Hepsi bir şey düşünüyor ama kimse bir şey demiyor.
O yüzden konuşmamayı seçiyorum ben de.
Ama içimde hep biri konuşuyor:
Ben.
Gece olduğunda yatağa uzanmak, aslında her günün en ağır kısmı.
Çünkü gün boyu susturduğum her şey, gece içimde yükseliyor.
Birden hatırlıyorum:
O gün kimse bana nasılsın demedi.
Kimse gözümün içine bakmadı.
Ve ben de kimseye içimi açmadım.
Birbirini tamamlayan sessizlikler zinciri…
Ama şu var ki;
Yalnızlık, bir eksiklik değil bazen.
Bir direniş biçimi.
Bir varoluş.
Kalabalıkta kaybolmamak için kendini çekip kenara koyma hâli.
Ve ben…
Bunu seçmeyi öğrendim.
Çünkü herkesin gözü önünde kaybolmaktan, kendi köşemde kendimi bulmak daha güvenli hissettiriyor.
Bir doğum günü daha geçti.
Hatırlayan olmadı.
Zaten pek umudum da yoktu.
Ama insan yine de… içten içe bekliyor işte.
Sabah uyandığımda telefonum sessizdi.
Sanki bütün dünya sus pus olmuştu.
Bildirim yoktu, mesaj yoktu, bir “iyi ki doğdun” yoktu.
Ve ben yine her zamanki gibi kahvemi alıp pencerenin kenarına geçtim.
Kendi kendime mırıldandım:
“İyi ki doğdun, Duru. Sen varsın. Hâlâ varsın.”
Bu cümle, belki de bugüne kadar kendime verdiğim en içten hediyeydi.
Çocukken pastamı tek başıma üflediğimi hatırlıyorum.
Bir köşeye saklanıp, gözüm annemin yüzüne takılırdı.
Acaba fark etti mi?
O gün ne aldıysam yemeğe, o benim hediyem olurdu kendi kendime.
Yıllar geçse de değişmedi.
Garip olan ne biliyor musun?
Yalnız kalmaya alışmak zaman alıyor, ama alıştıktan sonra insan kimseyi beklememeye başlıyor.
Beklenti acıtıyor çünkü.
Bir “doğum günün kutlu olsun” demek bile bazen bir ömrün özeti olabiliyor.
O gün yine işe gittim.
Kafede herkes kendi telaşında, kimse günün anlamını bilmeden uğraşıyordu.
Ben ise gözümün içine bakan bir çift göz arıyordum.
Ama yoktu.
İşte o an anladım:
İnsan en çok unutulduğu gün büyüyor.
Bir yaş daha büyüdüm belki, ama içimde çocukluğumdan kalan o küçük, kırık parça hâlâ aynı yerdeydi.
Bir pasta bekleyen, bir “seni seviyorum” arayan, bir sarılmaya muhtaç parça…
Oysa şimdi...
Sarılmadan da ayakta kalmayı öğrendim.
Kimsesiz kutlamaları, sessiz sevinçleri, içimde attığım alkışları…
Hepsini.
Belki de bu yüzden hayatta en çok kendime iyi davranmaya çalışıyorum.
Çünkü başka kimse yapmıyor bunu.
Ve ben, en azından kendimden vazgeçmemeyi öğrenmeliyim.
Herkes güçlü olduğumu sanıyor.
"Sen halledersin."
"Sen alışkınsın."
"Sen zaten yalnız büyüdün, güçlüsün."
Ama kimse “nasılsın?” diye sormuyor.
Sorarsa, cevabını kaldıramayacaklarını biliyorlar belki de.
Güçlü görünmek bazen bir mecburiyet.
Çünkü zayıf olduğunda bırakıp gidiyorlar.
Çünkü ağladığında herkes sıkılıyor.
Çünkü “benim de dayanamıyorum” deme hakkın yok sanıyorlar.
Ama ben bazen…
Gerçekten sadece biri gelip,
"Artık kendini bu kadar tutma,"
desin istiyorum.
Kendime fazla yükleniyorum, biliyorum.
Ama başka şansım var mı?
Sığınacak biri yok.
Kafamı yaslayacağım bir omuz yok.
Gece arayıp sadece susabileceğim biri yok.
Yalnızlık, bazen bir seçim değil.
Bazen sadece kalabalıklar içinde kendini görünmez hissetmek.
Sana güçlü olduğunu söyleyenlerin aslında hiç bakmadığı bir gerçeğin var:
Ben sadece ayakta kalmaya çalışan bir kızım.
Güçlü değilim.
Sadece mecburum.
Kafede bazen bir çocuğun kahkahasıyla gülümsüyorum.
Bazen biri fazla sert konuşunca içim eziliyor ama belli etmiyorum.
Bazen dolan gözlerimle sipariş alıyorum,
ama kimse anlamıyor.
İçimde taşıdığım yorgunlukları saklayacak yer kalmadı.
Ama yine de her sabah aynı bakışla aynaya bakıyorum:
“Hadi Duru, bir gün daha. Kimseye belli etmeden.”
Çünkü güçlü görünmek artık bir seçim değil,
bir refleks.
---
Bazı kızlar gülümsemeyi unutmamak için savaşır.
Duru, işte onlardan biri.
Güçlü değil, sadece alışmış.
Ve bazen alışmak, unutmakla eş değer olur…