Hızlı Evlilik

3875 Words
♤♡◇♧ Babamla hiç bilmediğim bir evdeydik ve bir koltukta oturmuş etrafı izliyorduk. Yanımızda otuzlu yaşlarında başka bir adam daha vardı. O adamı nasıl tanımlayacağımı bilmiyordum. Korkunç bir yüzü vardı, eskilerin deyimiyle nursuz. Sanki rüyamın içindeki şeytan gibi. Babama dönerek "Bu adam çok korkunç" dediğimde gülerek "O benim arkadaşım korkmana gerek yok" dedi. Sonra babam gitmeye karar verdi. "Beni götürmeden mi gidiyorsun baba?" diye sorduğumda ise "Sen kal, ben akşamüstü geleceğim" demişti. "Bu adamla beni yalnız başıma bırakma" diye ağladığımı ve babamın koluna sarıldığımı hatırlıyorum. Babam ise beni umursamadan gitmişti o evden. O adamla yalnız başıma kaldığımda korkudan tir tir titrerken şeytani gözlerini üzerimde hissediyordum. Adam ise hiç konuşmadan evin aşağı katına indi. Sihirli bir tılsım beni o adamın arkasından götürmüştü. Aşağı kata indiğimizde gördüğüm o iğrenç yer hala aklımdaydı. Bir banyoydu, fayansları kan ve kirle kaplıydı. Çok garip bir şekilde banyonun içinde yanan bir ateş vardı, ateşin yanında ise pis bir alaturka tuvalet. Tuvaletin tam üstünde, tavanda bir delik vardı. Delikten aşağı doğru sarkmış bir zincir vardı, ucu kancalıydı. Adam gülerek banyoya zincirlerle bağlanmış bir kadın cesedini bana gösterdiğinde dehşetle ilk defa karşılaşmış, korkuyla kaçmaya çalışmıştım. Tam o pis banyoya çıkacaktım ki kollarımdan tuttuğu gibi o kızın yanına fırlatmıştı. Sonra o kızı zincirlediği gibi beni de zincirledi. Banyonun köşesinde duran bir torbayı açarak testere, balta ve bıçak çıkardığı an beni de o kız gibi öldüreceğini anlamıştım. Hiçbir şey yapmamıştım, ne zincirlerden kurtulmaya çalışıyordum ne de çığlık atıyordum. Sadece beni öldürmesini bekliyordum. Yanımda duran o kızın gözleri, ölmesine rağmen açıktı ve kucağında bir bez bebek vardı. Adam, kızın gözlerine bakarak o bez bebeği aldı, ardından kafasını bedeninden ayırdı. Bez bebeğin bedenini o ateşe attı, kafasını ise o pis alaturka tuvalete. Sonra tuvaletin üzerinde asılı duran kancalı zincir o bez bebeğin kafasını tuvaletten yukarı doğru çekmeye başladı. Bebeğin kafası yukarı doğru çekildikten sonra zincir tekrar tuvaletin deliğine girdi ve hayvan bağırsağına benzer bir bağırsağı yukarı doğru çekmeye başladı. Hayvan kafatası, kanlı saç kılları...büyü gibi. Sonra o adam bana doğru baltayla yürümeye başladı. Tam o kanlı baltayı bacağıma dayadığında kapı çaldı ve adam bir tür küfür savurdu , "Seninle işim bitmedi" dedi yukarı çıkarak. Ne olduysa o zaman olmuştu işte. Adam baltayı tam yanıma bırakmıştı. Baltayı elime aldığımda ilk iş bağlı olduğum zinciri kesmek olmuştu. Var gücümle baltayı zincire vurduğumda zincir ikiye bölünmüştü. Sonra banyonun küçük penceresi takılmıştı gözüme, alçaktaydı. Bu yüzden ona tırmanmam zor olmamıştı. Pencereyi açtıktan sonra bedenimi dışarı çıkartmış, özgürlüğe kucak açmıştım. Hiç durmadan ormana doğru koştum, hiç arkama bakmadan. Eğer arkama bakarsam o adamı görebilirdim çünkü. Artık o evden çok uzaklaştığıma kanaat getirerek ormanın ortasında, elim küt küt atan kalbimdeyken dinlenmeye başlamıştım. Sonra bir el dokundu omzuma, bu babamdı. "Neredesin kızım, biz de seni arıyorduk" dedi gülümseyerek. Ben ise çok kızgındım. "Neden beni o adamla yalnız başıma bıraktın! O adam beni öldürmeye çalıştı! O bir katil!" diye bağırdım. "Seni hiç affetmeyeceğim baba" dedim ağlayarak. " Sana söyledim, o adamdan korkuyorum dedim! Sen beni dinlemedin...yalnız bıraktın" Hıçkırarak ağlasam bile bir yandan babamın yanımda olması bana güven vermişti. Sanki hiçbir şey dememişim gibi "Çok pislenmişsin" dedi babam her zamanki ses tonuyla. "Gel eve gidelim, temizlen" diyerek elimden tuttu ve ormanda yürümeye başladık. Yürüdük, yürüdük ve en sonunda bir eve vardık. Babam kapıyı çaldığında annem "Hoş geldiniz" diyerek kapıyı açtı. İçeri girdiğimizde annem "Çok pislenmişsin" dedi bana bakarak. Sonra ikisi birden aynı şeyi söyledi "Çok pislenmişsin" Annem gülerek "Banyoya gidelim kızım, seni temizleyeceğim" dediğinde hiç itiraz etmeden arkasından yürümeye başladım, beni aşağıya doğru indirmişti. Kapıyı açarak "Hadi artık, temizlenme vakti" dedi ve beni içeri sokarak kapıyı kapattı. İşte o lanet olası kanlı, pis banyo...aynı banyoya geri dönmüştüm! Bu nasıl olabilirdi? Ben nasıl kaçtığım banyoya geri dönmüştüm? Kızın cesedi orada duruyordu ve kucağında bez bebeğin kafası, hayvan bağırsakları, hayvan kafatası ve kanlı saç kılları duruyordu. "Anne beni buradan çıkart! lütfen!" kapıyı yumrukladığımda tuvaletin üzerinde asılı zincir o pis tuvaletin deliğinden bir kağıdı yukarı doğru çekti. Kağıdın üzerinde bir şeyler yazıyordu ve o adam bir anda karşıma çıkarak zincirin üzerindeki kağıdı aldı, cesedin kucağına bıraktı. "Sana büyü yaptık" dedi gülerek. "Bak" dedi, işaret parmağıyla kızın cesedini gösterdiğinde kendimi görmüştüm. Ölüydüm ve kucağımda o tuvaletten çıkan pis şeyler, bez bebeğin kafası ve o kağıt vardı. "Sana büyü yaptık" dedi adam. " Anlamadın mı?" bir anda boğazıma yapıştı. ♧ "Keşke bu elbiseyi giymeseydin" Annem yüzünü buruşturarak bir bana, bir de üzerimdeki beyaz elbiseye baktı. "Sana söyledim Meyra, gel sana güzel bir elbise alalım ya da gelinlik kiralayalım dedim kabul etmedin, şu haline bak. Olmuş mu hiç?" Üzerimdeki beyaz ve diz kapaklarımda biten dümdüz elbiseye aynada son bir kez baktım. Bugün kesinlikle hayal ettiğim gelinliğin içinde değildim. Dolabımda beyaz olan tek elbise buydu, bir gün gelinliğim olacağı bu beş yıllık elbiseyi bile hayrete düşürmüştü. Annemle mahalle arasında, kuzenimin doğum gününe gitmek için bu elbiseyi satın almıştık. Sonra da giymemiştim işte, hani dolabınızda duran, sadece bir defa giydiğiniz kıyafetler olur ya, onlardan biriydi. Açıkçası babam keseyi sonuna kadar açmıştı "İstersen git kendine istediğini al" demişti ama ben istememiştim. Beyaz elbise almak, gelinlik kiralamak gibi şeylere heveslenecek kadar mutlu hissetmiyordum kendimi. Bu düğün, bu beş yıllık kalitesiz beyaz elbiseyi hak ediyordu. "Saçını, makyajını bari yaptırsaydın kızım" dedi annem, önüme düşen saçlarımı telaşla arkaya doğru iterek. Makyaj masasında duran ufak bir tokayı aldı, önüme düşen saçları arkaya doğru tutturarak "Şu yüzünü de düzelt artık, birazdan nikah başlayacak" dedi. "Sadece biz ve Vedat Beyler olacak anne sakin ol. Yüzümü de berbat görünen saçlarımı da kimsenin umursadığı yok" Benim tanımadığım hiç kimse orada olmayacaktı. Vedat Bey aile arasında bir nikah yapıp bu işi bitirmek istediğini söylemişti. Anıl'ın bir nişanlısı vardı. Olanlardan bihaber kızın gözünün önünde utanmaz gibi düğün yaptıracak halimiz yoktu. En azından tanımadığım, yabancı insanların alaylı gözlerine maruz kalmayacaktım. "Sen böyle gezmeye devam et, Tülay Hanım'ın da diğerlerinin de ağzına laf ver" sitemli bir şekilde konuşmuştu. "Koskoca Vedat Bey'in gelinisin sen, dış kapının mandalı değilsin" "Sendeki şu şansın onda biri bende olsaydı... ah kızım benim bahtım gülmedi ama Allah senin yüzünü güldürdü, hayatın kurtuldu" Annem, bir şey başarmışım gibi gururla yüzüme baktığında onun körleşmiş göz bebeklerinin içine tüm içtenliğimde baktım. "Bundan sonra daha ağırbaşlı olacaksın, öyle eskisi gibi aklın beş karış havada gezmek yok. Evli bir kadın olduğunu idrak edip daha dikkatli davranacaksın" Dalga geçer gibi 'Allah senin yüzünü güldürdü' demişti. Ben gülmüyordum ki, aksine ağlayacak gibi duran suratım vardı. Göze alınan değil, gözden çıkarılan kişi olduğumu fark etmem on dokuz yılımı almıştı. Dün gece hayatımda gördüğüm en korkunç kabusu görerek terden sırılsıklam olmuş bir biçimde açmıştım gözlerimi. O adamın parmaklarını hala boğazımda hissediyordum ve rüyanın esiri olmuştum. Annem dün gece de sesimi duymamıştı, babam kulaklarını tıkamıştı. Her şey tıpkı o kabustaki gibiydi. Annem hiçbir şeyi sorgulamıyordu, halbuki çok hisli bir kadındır. Neden apar topar nikah yapıyorduk? Neden nikahta sadece benim ailem ve Anıl'ın ailesi vardı? Neden nişanlısına sırılsıklam aşık olan adam durup dururken benimle evleniyordu? Annem bunları elbette fark ediyordu. Hatta herkes farkındaydı bu durumun, beş yaşındaki bir çocuk bile burada bir şeylerin döndüğünü anlardı. Annem neden sorgulasın ki, kızı zengin mi zengin aileye gelin gidiyordu, hayali bile güzeldi. Şimdi, dışardan bu kadar güzel gözüken bir şeyi neden eşeleyip de canını sıksın ki? O da biliyordu sorgulamaya başlarsa burnuna pis kokular geleceğini. "Anne" dedim ellerini tutup son bir kez yardım ister gibi. Bana yardım etmese bile beni duymasını istiyordum. Her şey yolundaymış gibi davranmasın istiyordum. "Ben korkuyorum...içimde kötü bir his var" dediğimde kaşlarını çatarak benden uzaklaştı, önce aralık kapıyı kapattı, ardından tekrar yanıma oturdu. "Ben seni şimdi anladım" dedi yanağımı okşayarak. "Sen gerdek gecesinden mi korkuyorsun?" Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında gülerek "Korkma" dedi annem, başımı okşadı ve fısıltıyla konuşmaya başladı. "Korkma ama beklentiye de girme" "O ne demek?" diye sordum anneme anlamayan bakışlar atarak. Tam olarak ne için beklentiye gireceğimi anlamamıştım. "Daha önce defalarca söylemiştim sana" Biraz utanıp sıkılsa da konuşmaya devam etti. " O şeyden kadınlar asla hoşlanmazlar, sadece erkeklerin sevdiği bir şeydir. Ancak kötü kadınlar cinsellikten hoşlanır Meyra, pis kadınlar, ateşli kadınlar. Biz onlar gibi değiliz" Annem her zaman beni korkutmak için bu tip şeyler söylerdi. Bugün evleniyordum ve hala beni rahatlatmak yerine korkutuyordu. Beni duymasını beklemek hataydı. Annem beni çok sevse de yanlış seviyordu, beni duymuyordu. "Rüyamdaki gibi" diye mırıldandığımda annem, yüzünde koca bir soru işaretiyle "Ne rüyası?" diye sordu. "Bana çok pislenmişsin, banyo yap dedin anne" Annem de babam da bana çok pislendiğimi söylemişlerdi. Pis kadın, kötü kadın, ya da ateşli kadın olduğumu ima eder gibi. Şimdi ise evlendirerek temizlediklerini sanıp beni o pis banyoya sokuyorlardı. Kolumdan tutup ayağa kaldırdı, "Saçma sapan konuşuyorsun yine. Bu saçmalıkları heyecanına veriyorum" dedi. "Nikah salonuna inmemiz gerek. Hadi artık Vedat Bey'le Tülay Hanım'ı bekletmeyelim" Koluma girerek hazırlanma odasından beni çıkardı. Merdivenlerden nikah salonuna doğru inerken "Damat hala gelmedi" dedi telaşlı bir tavırla. Buraya hep birlikte gelmiş olsak da Anıl bizimle değildi. Nikah salonuna indikten sonra annem benden ayrılarak "Babanın yanına gidiyorum. Bir ihtiyacın olursa ara" dedi. Onu başımla onaylayarak etrafta gezinmeye başladım. Bir yandan nikah salonunu incelerken diğer yandan göz ucuyla kapıya bakıyordum. Anıl'ın nikaha çok az bir zaman kala hala ortalıkta gözükmüyor oluşu beni kuşkulandırmıştı. Omuz silkerek etrafı incelemeye devam ettim. Nikah salonu beyaz ve gold renklerden oluşuyordu. Tam ortasında büyük bir avize vardı ve iki ton ağırlığındaydı. Yanda duran asma perdelerin zarafeti üzerine yansıyan devasa avizenin ışığına eşdeğerdi. Nikah salonu güzel olsa da bugün en cansız nikaha ev sahipliği yapacaktı. Sahi, herkes neredeydi? Dışarıya da bir göz atmak için kapıya doğru yürüyerek dışarı çıktım. Tam da düşündüğüm gibi, Vedat Bey ile Tülay Hanım, salonun önünde hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. "Defne yerine evin hizmetçisini gelin diye ailemize soktun ya Vedat, yazıklar olsun" "Sus Tülay, Allah aşkına sus. Sanki olayları bilmiyormuş gibi konuşuyorsun" "Başka çaresi bulunamaz mıydı? İlla da oğlumuzu ateşe atmak zorunda mıydın! Biraz düşünür, hal çaresine bakardık. Ne diye alelacele evlendirmeye kalktın!" "Söylesene Tülay" dedi Vedat Bey. "Başka çaresi varsa sen söyleseydin de onu yapsaydık" "Tüm cemiyete rezil olduk" dedi Tülay Hanım, yüzünü ekşitip Vedat Bey'den uzaklaştı. "Yüzümüze bir şey diyemeyenler bile arkamızdan konuşuyor, niye? Sırf senin doğruculuğun yüzünden! Kızın ailesine biraz para verirdin, gönüllerini hoş ederdin, bu işi çözerdin ama yok, sen illa burnunun dikine gitmeye ant içtin. Defne'nin ailesi ses çıkarmayacak mı sanıyorsun? Yakında avaz avaz bağırırlar, her yerde rezilliğimizi anlatırlar, haklılar da" Telefonun çalması ateşli tartışmalarını bölmüştü. Tülay Hanım telefonu açtığında Vedat Bey, sessizce arabaya bindi. Tülay Hanım'ın sözlerini harfiyen duymuş olmama rağmen herhangi bir şekilde etkilenmemiştim. Onun düşüncelerinin bu doğrultuda olduğunu biliyordum çünkü bana olan bakışları her şeyi anlatıyordu. Defne, onlara yakışacak bir gelindi ama kader işte, bazen istemediğimiz şeyleri yapmak zorunda kalıyorduk. Ayrıca ben de güle oynaya gelin olmamıştım ki, oğlunun yaptıkları yüzünden bugün hepimiz buradaydık. Evladını düşünmesi normaldi, bir kadın olarak beni suçlaması ise asla normal değildi. Vedat Bey ile Tülay Hanım aynı anda salona girdiklerinde onlara başımla selam verip sahici olmasını umduğum bir gülümsemeyi dudaklarıma yerleştirdim. "Nasılsınız efendim" Vedat Bey gülümseyerek "İyiyim hamdolsun, sen nasılsın?" diye sordu. "İyiyim çok sağ olun" diyerek cevaplamıştım onu. Ayıp olmasın diye Tülay Hanım'a da aynı şeyleri soracaktım ki iğrenir gibi beni süzmesi, sözlerimi yutmama sebep olmuştu. "Bu halde mi geldin sen" dedi, çöp poşetini üzerime geçirmişim gibi bakarak. "Evet efendim, üzgünüm tek beyaz elbisem buydu. Her şey aceleye geldi, alamadım. Özür dilerim" Gözlerim, salona yeni giren Bersu'ya kaydı. Benden kat kat güzel olduğunu fark edince burukça gülümseyip el salladım. Yeşil bir elbise giymişti, kumral, beline kadar uzanan saçlarını serbest bırakmış, herkesin kıskanacağı ince belini ortaya çıkarmıştı. Bir peri kızını andırıyordu. Küçükken deli gibi kıskanırdım onu. Güzelliğini, cilvesini, özgüvenini, ailesini. "Abim daha gelmedi mi?" diye sordu Bersu, koluma girip beni nikah masasına doğru yönlendirdi. Konu Anıl'dan açıldığında içimi garip bir telaş sarmıştı. "Hayır onu görmedim" dedim. Nikah memuru en fazla on dakikaya burada olurdu. Belki de vazgeçmiştir, ne dersin? İç sesimin bana yönelttiği soru, anlık afallamama sebep oldu. Vazgeçemezdi, değil mi? Ya nişanlısına olan aşkı baba mirasından daha büyük gelmişse? Yok yok. Biraz geç kaldı diye kuruntu yapıyordum. Ben kabul etmiştim, gururumu çiğnemiştim, bu saatten sonra Anıl'ın gelmemesi sadece kaosa sebep olurdu. "Hoş geldiniz" Kırmızı cübbeli bir adamın girmişti salona, nikah memuru da sonunda gelmişti. Uzun boylu ve esmer, yapılı bir adamdı. Kendine ayrılan koltuğa oturdu. "Gelin ve damat hazırsa hiç beklemeden başlayalım" dedi. "Biraz bekleteceğiz sizi, lütfen kusura bakmayın" dedi Vedat Bey, bir gözü kapıdaydı. Bir yandan Bersu telefonla abisine ulaşmaya çalışıyordu. Bir buçuk saattir Anıl'ı bekliyorduk ama hala gelmeye tenezzül etmemişti. Gelmediği her dakika beni gerdiği gibi Vedat Bey'i de strese sokuyordu. Bu gergin havayı daha fazla solumak istemiyordum. ♤ Sadece bir kadının ağlayan sesiydi sessizliği engelleyen şey. Genç kadın başını iki elinin arasına alarak "Bu olamaz...imkansız" dedi. Nasıl oldu, nasıl bitti bilmiyordu. Dün gece sevdiği adam başka biriyle evleneceğini söylemişti. Üzülmesine bile vakit vermemişti. "Defne lütfen sakinleş" dedi Selin, "Anıl anlattı ya, sahte bir evlilik olacak. Birkaç ay sürecek sonra bitecek" "Nasıl sakinleşebilirim Selin! Nişanlım evinde çalışan hizmetliyle evleniyor ve ben bunu düğün arifesi öğreniyorum! Sen bana hala sakinleş diyorsun!" Evleneceği günü iple çektiği adam, aynı bir pamuk ipliği gibi ellerinden kaydığını fark ettiğinde içi yanmıştı. Uraz elindeki kokteyli yandaki masaya bıraktı. "Yuh be! İşlerin bu hale geleceğini Allah belamı versin ki tahmin etmiyordum." Bıyık altından gülmeye devam etti. İlk başta iddiayı kaybettiğini sanmıştı ama asıl kazanan kendisi olduğunu şimdi anlıyordu. Anıl'ın bu düşkünlüğü görmek değil bir arabaya, beş arabaya bile değerdi. Anıl gözlerini Uraz'a doğru dikerek "Hepsi senin yüzünden oldu sikik herif" dedi. Ardından "Sesini kes yoksa evlenmeden katil olacağım" diye homurdandı. "Ben senin başına silah dayamadım, sen kendin yapmayı tercih ettin" dedi keyifli bir sesle Uraz, "Başına gelenlerden sorumlu olan kişi kesinlikle ben değilim" Haklıydı, Anıl da biliyordu asıl suçlunun kendisi olduğunu. Bu yüzden Uraz'a olan kızgınlığı gelip geçiciydi. "Yapma" dedi Defne ağlayarak, "Evlenmeyeceğim de" Kollarını ona sardığında nemlenmiş gözleri onun beyaz gömleğini ıslatmıştı. Nişanlısının harelerine bakıp, bir şeyler söylemesini bekledi. "Lütfen Anıl...annem, babam, hepsi şok içindeler. Vedat Bey ile bir de ben konuşsam? belki vazgeçer, zorlamaz seni.." "İşe yaramaz" Genç kadının omuzlarından tutup güven verircesine alnından öptü. "Bir yıla kalmadan boşanacağım, sadece bana güven. Babam eninde sonunda yumuşayacak, ben onun oğluyum" dedi. "Ya kız kabul etmezse boşanmayı?" dedi sinirden gülerek. Bir anda gülmeye başlayan genç kadın, birkaç saniye sonra tekrar ağlamaya başlamıştı. Duyguları karmakarışıktı, ne hissedeceğini şaşırmıştı. "Ben olsam ben de boşanmam. Bulmuş yağlı kapıyı, bırakır mı hiç? Nasıl emin oluyorsun? Benim babam boşanma avukatı Anıl. Ve şunu bil ki boşanmak öyle kolay bir şey değil. Kız diretirse yıllarca boşanamazsın" "Öyle biri değil" dedi Selin lafa girerek. "Endişelenmene gerek yok Defne yemin ederim, kızı görsen saf, ağzı var dili yok biri. Görmedin mi? Canına kıymaya çalışmış" "Asıl öylelerinden korkacaksın Selin. Kendini nasıl acındırdıysa Vedat Bey hemen kucak açmış" Defne, gözlerini Selin'den ayırarak Anıl'ın elini daha sıkı tuttu ve gözlerinin içine baktı. "Gitmeyeceksin değil mi?" "Üzgünüm" dedi tok bir sesle. Bu sefer onu dudağından öptü. "Ben sadece sana aitim, bu hep böyleydi ve böyle de kalacak. Aptal bir merasim bunu bozamaz. Düğünmüş evlilikmiş hepsi göstermelik bir oyun. Sana söyledim aramız eskisinden bile iyi olacak, hiçbir şey değişmeyecek. Şimdi nasıl görüşüyorsak bugünden sonra da görüşeceğiz. Ailen için üzgünüm" Yutkundu, "Sadece bana güven" dedi, ondan ayrıldı ve arabasına doğru yürüdü. Bir süre sonra tamamen görüş açısından çıkmıştı. ◇ Gözlerimi kucağımda birleştirdiğim ellerimden ayırıp sinirle homurdanan nikah memuruna diktim. Yaklaşık yarım saattir bizim için bekliyordu. Sonuçta bizden başka kıyacak nikahları da vardı, biz onun işini bozuyorduk. büyük ihtimalle birazdan dayanamayıp gidecekti. Anıl'ın nişanlısına olan aşkı Vedat Bey'le olan bağından güçlü gelmişti. "Abim geldi!" "Sonunda gelebildin" dedi Vedat Bey. Başımı sağa sola sallayarak önüme döndüğümde görüş açımda onu görmek, hem beni hem de salondaki herkesi şoka uğratmıştı. Sonunda gelmişti. Salona giriş yaptığında herkes rahatlamış olacak ki benim gibi gevşediler. Özellikle annem ve babam. Eğer gelmeseydi en büyük hayal kırıklığını onlar yaşardı. Düz bir takım elbise giymişti ve tıraş olmamıştı. Biraz da içmiş gibiydi. Sarhoş değildi ama gözlerinin feri gitmişti. Nikah memuru "Damadımız mı" diye sorduğunda Vedat Bey başıyla onayladı. Bugün nikahı olan biriyle uzaktan yakından alakası yoktu. Nikah memuru bile damadın Anıl olduğunu anlamamıştı ilk başta. Tamam, ben de özensizdim ama hiç değilse içmemiştim, alkol kokmuyordum. "Yeterince vakit kaybettik, başlayalım artık" Yüzüme bakmadan kendine ayrılmış sandalyeye oturdu. Bersu, her zaman yanımızdakilerin enerjisi bizi de etkiler derdi. O yanıma oturduğunda öfkeyle dizginlenen, cansız hali beni germişti. Kaşlarını çatmış, etrafta duran tek tük insanları izliyordu. Bana hiç bakmamıştı, bir saniye bile. Varlığımı kabul etmiyordu. "Değerli konuklar, bu mutlu güne her iki aile adına hoş geldiniz diyorum. İyi eğlenceler diliyor ve nikah akdine başlıyorum" "Adınız, soyadınızı söyler misiniz" Nikah memurunun bana yönelttiği soruya "Meyra Altınmeşe" cevabını verdim. Birazdan evli biri olacak olmanın verdiği heyecanla sesim biraz titrek çıksa da bunu umursamadım. "Adınızı ve soyadınızı alabilir miyim?" Bu sefer Anıl'a bakarak aynı soruyu sormuştu. "Anıl Fettahoğlu" dedi, adını söylerken sesindeki ruhsuzluk nikah memurunun bile dikkatini çekmişti. Yakında memur da anlayacaktı bir şeylerin ters gittiğini. Geç gelmeler, yüzünün sirke satması, sesindeki iğneleyicilik. Ben zorla evleniyorum dese, zorla evlendiğini bu kadar iyi anlatamazdı. "Birbirinizle evlenmek istediğinizi bize yazılı olarak bildirdiniz. Yaptığım araştırma sonunda evlenmenize engel bir durumun bulunmadığı tarafımdan tespit edilmiş olup şimdi bir kez daha misafirler ve şahitler huzurunda sözlü olarak evlenmek istediğinizi beyan ederseniz evlenme akdinizi gerçekleştireceğim" Nikah memuru bir kaç saniye dinlendikten sonra sözlerine devam etti. "Siz Meyra Altınmeşe, sayın Anıl Fettahoğlu'nu hiç kimsenin etkisi ve baskısı olmaksızın, özgür iradenizle eş olarak kabul ediyor musunuz?" "Evet" dedim tek bir solukta, düşünürsem işin içinden çıkamayacağımı bildiğim için. Hayatımın en yanlış evetiydi. Nikah memuru benden 'evet' cevabını alınca gözlerini Anıl'a çevirdi. "Siz sayın Anıl Fettahoğlu, Meyra Altınmeşe'yi hiç kimsenin etkisi ve baskısı olmaksızın, özgür iradenizle kendinize eş olarak kabul ediyor musunuz" Bir anlık cesaretle yüzümü ona çevirdim. Öyle boş ve hissiz bakıyordu ki kendi nikahında mıydı yoksa ekmek kuyruğunda mıydı anlaması güçtü. Ben mutlu kadın maskesi takabiliyordum ama o mutlu adam maskesi takamıyordu, her tavrı bunu açıkça belli ediyordu. "Evet" dedi düz bir sesle. Sonra herkes ayağa kalkıp alkışlamaya başladı. "Şahitler olarak sizler de duydunuz, birbirlerini eş olarak kabul ettiler. Sizler de şahitlik ediyor musunuz?" Abim ve Bersu şahit olmuşlardı. İkisi bir ağızdan 'Evet' dedi. Önümde duran koca kaplı deftere imza attıktan sonra nikah memuru elime evlilik cüzdanını sıkıştırmıştı. İşte tam da şimdi, evli bir kadındım. ♧ Parmağıma taktığım yüzük neden bu kadar ağır geliyor? Evlilik yüzüğünü parmağında taşımak meğer ne kadar zormuş. Birine bağlanmak, onu hayatının merkezine koymak...Bir gün Anıl'la evleneceğimi söyleselerdi benim için tatsız bir şaka olurdu. Ya da bir gün ondan iliğime, kemiğime kadar nefret edeceksin deselerdi kesinlikle itiraz ederdim. Hatırlıyorum da, ben lise çağındayken doğum günüme gelen arkadaşlarım onu gördüğünde hayranlıkla bakıp çeşitli hayaller kurmuşlardı. Yeni ergenliğe girdikleri için saçmalıyorlardı. Hatta arkadaşlarımdan biri onunla 'evleneceğini' söylediğinde ben ona kızarak "Saçmalama, o abimiz yaşında" demiştim. Sonra saçma bir kavgaya tutuşmuştuk. Aptaldık. "Baba Meyra bu gece benimle kalabilir mi? Hem rahat eder, değil mi Meyra?" Bersu kolumu sıktığında "Olabilir" kelimesi çıkmıştı dudaklarımdan. Hayatımda hiçbir zaman Bersu'yla yatmamıştım, Tülay Hanım hiç izin vermemişti buna. Küçükken defalarca kez Bersu annesine benimle yatmak istediğini söylese de aldığı cevap her zaman 'hayır' olmuştu. Bugün bile birlikte yatamıyorduk. Vedat Bey bana bakarak "Olmaz" dedi. Sonra bana yaklaşıp kulağıma eğilerek "Biraz idare et kızım, sonra ayrı odalara çıkarsınız. Daha ilk günden laf söz olmasın" dedi. İtiraz etmeden "Olur efendim" dedim. "Şey...benim elbiselerim, eşyalarım-" Tülay Hanım sözümü keserek "Hepsi yerleştirildi" dedi. "Elbiselerin hariç, ben sana uygun bir dolap yaptırdım, içinde sana yetecek kadar elbise var, ilerde eklemek istediğin şeyler olursa alırız. O eski paçavralarla etrafta gezmeyi planlamıyordun herhalde" Vedat Bey, Tülay Hanım'a gözlerini kısarak baksa da Tülay hanım aldırmadı. "Siz daha iyi bilirsiniz, teşekkür ederim" "Hadi odana çık, dinlen" "İyi akşamlar" dedim Vedat Bey ve Tülay Hanım'a bakarak. Sonra merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. Anıl dışarda olduğu için rahattım, eğer o gelmeden üstümü başımı değiştirip uyursam ilk günden sıyrılabilirdim. Anıl'ın odasının, daha doğrusu ikimizin odasının önünde durdum ve tereddüt etmeden içeri girdim. "Vay canına" "Doğru odaya girdim değil mi?" Dışarı çıkıp tekrar içeri girdiğimde kaşlarım aniden çatıldı. Burası Anıl'ın odasıydı. Fakat o eski erkek odası gitmiş, yerine daha çok evli çiftlerin odasına benzer bir oda gelmişti. Eskiden lacivert ve siyahın kendini gösterdiği odada artık bej renkler hakim olmuştu. Yatak örtüsü, halı, duvardaki tablolar tamamen değişmişti. Eminim o odasının bu hale geldiğini gördüğünde daha da sinirlenecekti. Omuz silkip Tülay Hanım'ın benim için yaptırdığı dolabı incelemeye başladım. Bir yandan Anıl'ın gelmesinden korktuğum için dışını incelemeyi bırakıp içini açtım. "Vay canına" dedim ikinci kez. Tülay Hanım'a bir ara kesinlikle teşekkür etmem gerekiyordu. Tülay Hanım'ın benim için hazırladığı elbiseler dolabın kapağını açar açmaz kalitesiyle kendilerini göstermişlerdi. Hayatımda görmediğim kadar marka elbiseyi aynı anda görmek değişik hissettirmişti. "Neyse ne" dedim dolabın kapaklarını kapatarak. Aptal değildim, Tülay Hanım bunları benim için değil kendi imajı için hazırlatmıştı. Dolabın altında duran iki çekmeceyi açtığımda pijamalar , gecelikler ve iç çamaşırlarını buldum. Hızlıca pijamaların içinden makul olan krem renginde bir takımı alıp banyoya girdim. Üzerimdeki beyaz elbiseden bir an önce kurtularak pijamalarımı üzerime geçirdikten sonra beyaz elbiseyi kirli sepetine attım. Sonra aynanın karşısına geçip makyajımı temizledim ve alt çekmecelerden bulduğum kullanılmamış diş fırçasıyla dişlerimi fırçaladım. Bütün rutin işlerimi hallettikten sonra ellerimi kurulayarak banyodan çıktım. Yatağın tam karşısında büyük, kahverengi bir koltuk vardı. Sanırım burası benim yeni yatağımdı. Yatacak daha makul bir yer olmadığına kanaat getirdiğimde dolaplarda örtü ve yorgan aramaya başladım ve elimle koymuş gibi buldum. Burada bir şeyler bulmak zor olmuyordu çünkü hizmetçiyken neyin nerede olduğunu iyice öğrenmiştim. Kısa uğraşlarım sonucu istediğim her şeyi bulduğumda hepsini koltuğa serdim ve içine girdim. Şansım yaver giderse uyurdum. Gitmedi, kapının gıcırtılı sesini duyduğumda irkilerek gözlerimi daha sıkı yumdum. Gelmişti. Etrafta dolanan ayak seslerini, açılan dolap seslerini duyuyordum. Ayrıca parfümünün kokusu da kendini hatırlatıyordu. Gözlerimi yumduğum için onu görmesem de bakışlarının ağırlarını hissetmiştim. Ağır adımlarının parkede çıkardığı sesleri işitiyordum. Her bir adımında daha da şiddetli geliyordu. Tam önümde duruyordu, görmüyordum ama anlıyordum. Aynı odada uyuyacağımızı biliyordum, peki her gün böyle kaygılanacak mıydım? Bilmek farklı, alışmak daha da farklıydı. "Şu odanın haline bak" dedi sitemli bir sesle. Odayı beğenmeyeceğini önceden anlamıştım. Sonra "Boşuna uyuyor numarası yapma" diye tısladı. Bir anda konuşması gözlerimi açmamı sağlamıştı. "Uyumadığını biliyorum" diyerek önümden çekilip yatağına uzandı. "Aptallık ettin" "Sana ettiğim teklifleri kabul etseydin yarını düşünmeden rahatça yaşayacaktın" dedi sakin bir sesle. Eski öfkesi kalmamış, benim kadar olmasa da bir şeyleri kabullenmiş gibiydi. Işığı kapattı. Sadece abajurdan gelen loş ışık odayı aydınlatıyordu. Ona göz ucuyla baktığımda dikkatimi çeken şey her zamanki gibi hafif ışıkta parlayan sarı saçlarıydı. "Şimdi aptallığının cezasını çekeceksin, evlendin diye rahatlayacağını düşünme. Babama güvenerek bir halt yedin. Sonuçlarının ağırlığını hiç düşünmeden. Ne olacağını sanıyorsun? Asıl bundan sonra ne bok yiyeceğini düşün " Nefretin çok güçlü bir duygu olduğunu ikimiz de biliyorduk. O, göstermeyi de biliyordu. Saçtığı nefret tohumları daha ilk günden yeşermişti. "Ben yapmam gerekeni yaptım" diye mırıldandığımda "Aptalsın" dedi bir kez daha. "Bir yıla kalmaz senden kurtulacağım ve sen bir yıl boyunca her gün 'evet' dediğin için o yastığa başını lanet ederek koyacaksın. Bir gün bile mutlu olamayacaksın" Sırtımı ona dönüp uyuyamayacağımı bile bile uyumaya çalıştım. Terlemiş, nemli ellerimde taşıdığım ve iyice ağırlaşan yüzüğüm kendini onun yanında bana daha da hissettirmişti. 'İnşallah dediğini yapar da benden kurtulur' dedim içimden. Anıl'ın benden kurtulması demek, benim de ondan kurtulmam demekti. "Sen rüyamdaki o adamsın. Dış görünüş olarak hiç benzemesen de o adam senin kalbinin aynası. Sen o banyodaki adamsın" İlk başta anlayamadığım bilinç altımın bana verdiği mesajı geç de olsa anlamıştım. Belki o adam Anıl değildi, hayatımda kötü olan her şey o adamdı. O adam abimdi, babamdı, Anıl'dı. " Ne saçmalıyorsun" dedi beni tersleyerek. Sonra da hiç konuşmadı, sessizliğe büründü. "O adam senden yaşlıydı, senin aksine çok çirkindi, hiç sana benzemiyordu" dedim, cevap vermedi. "O yüzden ilk başta sen olduğunu anlamadım. Ama o sensin" ♤♡◇♧
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD