Farklı Hayat

3059 Words
♤♡◇♧ Kendini nereye ait hissediyorsan, senin evin orasıdır. Nerede doğduğun ya da nerede nefes aldığının bir önemi yok. Buraya ait değilim, eğer olsaydım çivili bir yatakta uyanıyormuş hissiyatı yaşamazdım. Ne kadar uyuyabildim? En son sabah ezanına kadar bu rahatsız koltukta dönüp durduğumu hatırlıyorum. Üzerimdeki yorgunluk hala kendini hissettirdiğine göre sadece iki saat kestirebildiğimi varsayıyordum. İnce yorganı üzerimden çekerken zorlukla yataktan kalktım, uykusuzluktan başım ağrıyordu ve iyi hissetmiyordum. Önce kıyafet dolabından uzun etekli, krem renginde düz bir elbiseyi alarak banyoya ilerledim, musluğu açar açmaz yüzüme çarpan soğuk su, algılarımın açılmasına sebep olmuştu. Tabii berbat görünen saçlarımı da fark etmiştim. Saçlarımı at kuyruğu haline getirdikten sonra bileğimdeki siyah tokayla sabitledim. Sonra pijamalarımdan hızlıca kurtulup getirdiğim kıyafeti üzerime geçirdim. Üzerimdeki marka ve son trend elbise bile ezik duruşumu düzeltmiyordu. Benden sonradan görme bile olmazdı. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, nasıl davranacağımı da. Üzülme, ağlama faslını çoktan geçmiştim, sadece daha fazla yara almadan bu geçici mevkide durmak istiyordum. İki hafta önce aynı evde bir hizmetçiyken şimdi, talihsizlikler silsilesiyle başka bir mevkideydim. Yükselmiş gibi görünsem de dibi boyladığım bir mevkide. Odadan ayrılmadan hemen önce yan gözle Anıl'a çekinerek baktığımda içimde bir korku serzenişi başladı. Uyanık olma ihtimali bile beni geriyordu, bu yüzden kalktığımdan beri odanın diğer ucuna asla bakmıyordum, sanki bakmazsam yok sayabilirmişim gibi. Neyse ki uyuyordu, sırt üstü yatmıştı ve düzenli nefes alışverişlerini zor da olsa duyabiliyordum. "Zor olacak" dedim dışarı çıkarak, kesinlikle zor olacak. Merdivenlerden inerken etraftaki sessiz olduğunu fark etmiştim. Duraksadım, "Ah Bersu.." dedim sitemli bir sesle. Anlaşılan tek başımaydım, Bersu yoktu, eğer olsaydı mutlaka yanıma gelirdi. Yine de bunu önemseyip derin bir nefes aldım ve salona girdim. Vedat Bey masanın bir ucunda, Tülay Hanım da diğer bir ucunda oturuyordu, konuşmuyorlardı. Vedat Bey beni ilk fark eden kişi olmuştu, "Günaydın" dedi şen bir sesle, aslında durgundu. "Günaydın efendim" Vedat Bey tek kaşını kaldırarak "Daha uyanmadı mı" diye sordu. Birkaç saniye kimden bahsettiğini anlamayarak "Kim efendim" diye sorduğumda Vedat Bey'in beni cevaplamasını beklemeden kendi cevabımı vermiştim. "Anıl'ı diyorsunuz, odadan çıktığımda uyuyordu. Uyanmamıştır" "Saat ona geliyor" dedi Vedat Bey, "Kimsenin bu evde öğlene kadar yatma lüksü yok, biz uyandırmasak öğlene kadar yatacak. Öğlene kadar yatan adamdan hayır mı gelir? Git çağır da hiç değilse kahvaltıya gelsin" Tülay Hanım sertçe çatalı masaya bıraktı, "Nikah ertesi" dedi. "Bırakalım da oğlumuz bugün rahat etsin" Dişlerini sıkarak bana baktı, "Hayatı zaten yeterince zehir oldu, bir de biz ilişmeyelim" "Yine saçma sapan konuşuyorsun" dedi Vedat Bey sakin bir sesle, karısını alttan alıyor gibiydi. "Bu konuları seninle defalarca konuştuk ama nedense hiç yol alamadık. İnadına mı yapıyorsun anlamıyorum ki. Ne diye laf söyledin şimdi kıza?" Vedat Bey alnını ovarak Tülay Hanım'a baygın gözlerle baktı, "Sabah sabah yapma Tülay" Tülay Hanım yine göz ucuyla bana bakarak gülümsedi, "Bir şey söylemedim ki Vedat" dedi, elini Vedat Bey'in elinin üstüne koydu. "Ben sadece nikah telaşından yorulmuş olabilir diyorum, kimseye bir laf söylediğim yok" Eskisi gibi birbirlerine karşı kibar değildiler. Aralarında soğuk bir savaş vardı. Sebebi bendim ama suçlusu değildim. Tülay Hanım hiçbir zaman öfkeyle parlayan, sonra yatışan biri olmamıştı. Çok kinliydi. Beni korkutan da bu değil miydi? Her şey dalında yeşeren çiçek tohumları kadar taze olsa da Tülay Hanım'ın zamanla yatışacak biri olmadığını biliyordum. Vedat Bey, "Bırakalım tartışmayı" dedi, ardından bana dönerek "Sen çağır kızım" dedi. Bir an karşı çıkmak istesem de "Peki efendim" dedim. Anıl'ı derin uykusundan uyandırmaya teşebbüs etmek, camdan atlamakla eş değerdi. Onu ben değil, biyolojik saatinin uyandırması gerekiyordu. Salondan ayrılarak tekrar yukarı kata çıktığımda derin bir nefes alarak içeri girdim. Uyuyordu, tahmin ettiğim gibi. Yüzünün bir kısmı yastığa gömülüydü, diğer kısmını da saçları kapatıyordu. Tam olarak nasıl uyandıracağımı bilmiyordum. Yüksek sesle konuşursam uyanır mıydı? Yoksa bağırmam mı gerekiyordu? Ya da dokunarak uyandırmalıydım? "Basit bir şey için ne de çok düşünüyorum" dedim kendi kendime. Yutkundum, "Anıl baban seni çağırıyor" hiçbir hareketlilik olmadı. "Uyanman gerekiyor" Bu sefer daha yüksek sesle aynı cümleyi tekrarladım, "Anıl baban seni çağırıyor!" İşe yaramadı, rem uykusunun en derin üç evresinde gibiydi, asla uyanmıyordu. Bu sefer omzuna dokundum, "Uyanman gerek!" dedim bağırarak. Yattığı yerde huzursuzca kıpırdandı. "Siktir git başımdan" dedi sert bir sesle. "Sadece Vedat Bey-" Sözümü keserek yine "Siktir git başımdan" diye tısladı, bu sefer daha sert ve vurgulu söylemişti. "Rahatsız etmek istemedim...Vedat Bey çağır dedi" Gözlerini aniden açtı, ve uzun kirpiklerinin gölgelediği bal rengi gözlerini üzerime dikerek "Söyle o ihtiyara, bundan sonra ona benden bir bardak su bile yok" dedi. Sonra yatağın diğer tarafına dönerek uyumaya devam etti. "Tamam" dedim pes eder bir şekilde, "Ben yorgun olduğunu söylerim" "Rahatsız ettiğim için üzgünüm" diye mırıldandığımda bir cevap vermemişti. "Daha ilk sabah, her zaman böyle mi olacak?" Odadan çıkarken fısıltıyla söylediğim cümle, göğsümde bir ağırlık oluşturmuştu. Bu kadar...bu kadar kötü olacağını tahmin etmemiştim. Hep bana böyle mi davranacaklar? Tülay Hanım alttan alta hakaret ediyordu, onun ise dili keskindi, argo kullanmaktan çekinmiyordu. ◇ Saat bire geliyorken öğlen güneşinin camdan vuruşunu usulca izledim. Tülay Hanım ellerini ovuşturarak masadan kalkmıştı. Salonun diğer köşesine doğru yürürken hep aynı sesi çıkaran ince topuklu ayakkabıları, etrafta başka ses olmamasından dolayı dikkatimi ona vermemi sağlıyordu. Önce camdan dışarıyı izlemeye başladı. "Anıl gidiyor" dedi gözleriyle camı işaret ederek. "Yorgun gözüküyorsun, belli ki uyumamışsın" Kollarını göğsünde birleştirdi ve hafif bir tebessümle dudakları kıvrıldı. "Saat ikiye doğru arkadaşlarım gelecek, her zamanki gibi sen de aşinasın Meyra. Üç veya dört saat durup giderler. Vedat gitti, Anıl gitti, Bersu zaten yok, tek başına ortalıkta durma. Anıl gittiğine göre sen odaya git iyice bir dinlen" Tülay Hanım'ın beni arkadaşlarıyla karşılaştırmak istemediğini anlamak zor değildi. Yorgunluk bahaneydi. "İyiyim Tülay Hanım, kendimi yorgun hissetmiyorum. Eğer iyi hissetmezsem dinlenirim merak etmeyin, şimdilik iyiyim" Tülay Hanım yeşil gözlerini kısarak daha ciddi bir tavır aldı. "Gözlerinin altı mosmor, emin misin?" diye sorduğunda başımı sallamakla yetindim. Aslında Anıl'ın yokluğundan istifade gidip uyumak ve Tülay Hanım'ın arkadaşlarıyla karşılaşmamak çok iyi olabilirdi, tabii ilk günden sindirilmek istiyorsanız. "Aslında.." Duraksamıştı Tülay Hanım, birkaç saniye gözlerini yüzümde gezdirdikten sonra konuşmaya devam edebilmişti. "Aslında bugün Vildan gelecek, biliyorsun Defne'nin annesi. Onu zar zor ikna edebildim. Alınacak gücenecek bir durum yok Meyra, yaşanan durumun en büyük mağdurları Defne ve ailesi, en azından durumu onlara izah edebilmemiz gerekiyor. Defne'nin annesi buradayken senin ortalıkta gözükmemen iki taraf için de daha sağlıklı olacaktır" Yaşanan durumun en büyük mağdurlarının Defne ve ailesi olduğunu hiç sanmıyordum. "Ne yapmamı istiyorsunuz Tülay Hanım?" diye sordum sitemli bir tavırla. Daha ne istiyordu? Ellerini birleştirerek "Bu yüzden senden yukarı çıkmanı ve bir süre odadan ayrılmamanı rica edeceğim" dedi Tülay Hanım, rica etmekten çok emir veren bir ses tonuyla. "Umarım beni yanlış anlamıyorsundur" diye ekledi. "Hayır efendim" dedim zoraki gülümseyerek, "Siz iyi düşünmüşsünüz, ortalıkta durmamam en iyisi. Tatsızlık çıkmasını istemem" Defne'nin adını duymak bir an tedirgin etmişti beni. Bu yüzden Tülay Hanım'la hiç zıtlaşmadan teslim olmuştum. Acaba ne durumdaydı? Nefret mi ediyordu yoksa kırgın mıydı? Belki her ikisi de. Sözlerim Tülay Hanım'ı memnun etmiş olacak ki içten bir şekilde gülümseyip "Teşekkür ederim" dedi. "Hadi, beklemeden yukarı çık, birazdan gelirler" dedi düz bir sesle. "Anıl'ı biliyorsun gittiğinde uzun süre gelmez. Rahat rahat dinlenirsin" "Peki efendim" Merdivenlerden yukarı çıkıp odama girdiğimde ilk işim kapıyı kilitleyip yatağa uzanmak olmuştu. Gün kötü başlamıştı ama normal seyrine dönebilirdi, uyuyabilirdim, unutabilirdim. Her gün böyle geçecekse önlemimi alır, katlanırdım. Ah! Sanki seni her fırsatta üzeceklerini bilmiyordun Meyra, bu neyin alınganlığıydı? Sadece uyu. Yataktan burnuma dolan erkek şampuanı ve erkek parfümünün karışık kokusuydu aslında beni kötü düşüncelere sürükleyen. Burada değilken bile kendinden bir iz bırakması, varlığını her dakika hissettiriyordu. "İstemiyorum" dedim yatakta debelenerek. Anıl'ın yatağında uyumaya çalışmak belki de çok iyi bir fikir değildi. Yıllardır aşina olduğum koku bile beni bu derece irkilmemi sağlıyorsa büyük bir çıkmazdayım demekti. Güzel bir kokuydu, kimi kandırıyorum...muazzam bir kokuydu. Ama kokunun bir kimliği vardı, o kimlik yüzünden rahatsız ediyordu beni. Sonra burnum bu kokuya alışmıştı ve sıradanlaşmaya başlamıştı. Dediğimi de yapmıştım sonunda, on beş dakikalık yatakta debelenmenin sonucunda yavaş yavaş zihnimi boşaltmış, uykuya dalmaya hazır vaziyete gelmiştim. Kimseyi duymuyordum, içim geçmişti. Belki beş dakikalık bir uykudan sonra kapının tıklatılmasıyla irilerek gözlerimi açtım. Önce uyku sersemliğiyle nerede olduğumu idrak etmeye çalıştım, sonra kapının daha da şiddetli çalmasıyla ikinci kez yerimden sıçradım. Koşarak kilitlediğim kapıyı açtığımda karşımda onu görmeyi beklemiyordum. Gözlerimi kırpıştırarak tekrar ona odaklandığımda bir şeylerin iyi gitmediğini anlamam çok uzun sürmemişti. Açık kahverengi kaşlarını çatmış, öfkeyle bana bakıyordu. "Bu kapıyı ne sikime kilitliyorsun" diye tısladı. "Kimin odasında kimin kapısını kilitliyorsun?" Korkudan cevap veremediğimi gördüğünde aynı cümleyi daha sakin bir şekilde tekrarladı. "Sana bir soru sordum" dedi. Dudaklarım düğümlenmişti sanki, Anıl'ı görmeyi beklemediğim gibi bu kadar kızacağını düşünmemiştim. Öylesine kilitlemiştim işte, ani bir refleksti, kendimi güvende hissetmek içindi. Bu kadar kızmasını gerektirecek bir durum yoktu. "S-sen...gelmezsin diye...geç geliyorsun diye kilitledim...geleceğini bilseydim kilitlemezdim kusura bakma" "Özür dilerim" diye mırıldandığımda içeri geçerek kapıyı kapattı. Gözleri biraz dağılmış yatağı buldu, "Bu evde onlarca boş oda var" dedi yüzüme nefretle bakarak. Yatağında uyumamdan rahatsız olduğunu tüm yüz hatlarından anlamıştım. Yine de kendimi savunarak "Biliyorum" dedim. "Tülay Hanım burada uyumamı söyledi ben de onun istediğini-" "Benim istediğim" dedi sözümü sertçe keserek. "Bundan sonra ister gündüz ister gece olsun, ben evde olayım veya olmayayım bu kapı kilitlenmeyecek. Nerede zıbaracaksan orada zıbarma özgürlüğüne sahipsin, benim yatağımdan uzak dur" dedi, tüm kelimeleri uyarıcı bir tonda söylemişti. "Neden bu kadar sinirlisin" diye sordum ağlamaklı bir sesle, "Ben sana hiçbir şey yapmadım... bu kadar kötü muameleyi hak etmiyorum!" "Kes sesini" dedi bıkkın bir sesle, sanki hiç beni duymak istemiyormuş gibi. Dün giydiği düğündeki ceketin ceplerini karıştırmaya başlamıştı, bir şey arıyor gibiydi. "Evet dediğin her gün pişman olacaksın derken şaka yapmıyordun değil mi?" Bir anlığına arkasını döndü, "Şakacı biri olduğumu sanmıyorum" diye yanıtladı. Çekmeceleri karıştırmaya başladığında terleyen ellerimi elbiseme bir çırpıda silerek "Hep böyle mi davranacaksın" diye sordum titrek bir sesle. "Bu kadar kızılacak bir şey yapmadım ki... özür diledim işte" Cevap vermedi ve çekmeceleri karıştırmaya devam etti. En sonunda cüzdanını en üst çekmecenin solunda bularak ceketinin cebine sıkıştırdı. Sanırım cüzdanını unutmuştu, bu yüzden erken gelmişti. Bana bakmadan kapıyı çarpıp gitti. O gittiğinde de araba sesini duyar duymaz kendimi o boğucu odadan uzaklaştırdım. Merdivenlerden ikişer ikişer inerken bu sefer beni durduran şey salondan gelen kadın sesleriydi. Nemlenmiş gözlerimi elimin tersiyle silip tereddütle salona baktım. Tülay Hanım'la iki orta yaşlı kadın pek de keyifli olmayan bir sohbet içerisindeydiler. Yüzleri donuktu. Tekli koltukta oturan minyon, bakır saçlı kadın "Defne kaç defa sinir krizi geçirdi Tülay, haberin var mı senin?" dedi sitemli bir sesle. Daha ilk şoku atlamadan, ikincisi geliyordu. Tülay Hanım'ın ise başı öne eğilmişti. "Size karşı çok mahcubum, ne deseniz, ne söyleseniz az" dedi. Ardından "Vedat'ın iş bilmezliğinin sonucunu hepimiz ağır ödüyoruz ama çözülmeyecek bir problem yok ortada" dediğinde bakır saçlı kadın araya girerek "Senin için konuşması kolay Tülay" dedi ezici bir üslupla. "Rezilliğe bak! Bir yıla kalmaz kızımla evlendiririz dediğimiz oğlan yıldırım nikahıyla evin hizmetçisiyle evleniyor ve sen çözülemeyecek bir sorun yok diyorsun. Aynı şeyi biz size yapsaydık bu kadar sakin kalır mıydın merak ediyorum doğrusu. Bu olayda en mağdur taraf biziz" "Haklısın" dedi Tülay Hanım, "Haklısın, sana haksızsın diyen yok ki Vildan... olan oldu işte, engelleyemedim, Vedat'a söz geçiremedim" Tülay Hanım bir müddet susarak o bakır saçlı kadını izledi. Sonra "Her şey hallolacak" dedi kendinden emin bir şekilde. "Sana söyledim kız saf, daha çok küçük bir kız, yirmi yaşında bile değil. Annesi babası var ama yok, o kadar ilgisizler anlayacağın. Birkaç ay, Vedat'ın siniri geçene kadar evli kalırlar, sonra eline biraz para koyar başka şehre yollarız. Kızın Anıl'da gönlü yok, diretmez" "Olmadığını nereden biliyorsun?" diye sordu bakır saçlı kadın şüpheyle yaklaşarak. Tülay Hanım gülerek "Çünkü ben de bir kadınım" dedi. "Ben o kızın bebekliğinden genç kızlığına kadar her yaşına şahidim, olsa anlardım" Bu sefer bakır saçlı kadın "Anıl'da gözü yoksa parada gözü vardır" dediğinde Tülay Hanım gözlerini devirerek "On dokuz yaşındaki gün görmemiş kıza fazla sıfat yüklüyorsun, servet avcısı değil merak etme. Ayrıca her türlü makul miktarda para veririz, yeter ki üzerimizden çekilsin" dedi. "Peki ya Vedat?" diye sordu bakır saçlı kadın. "Vedat'ın siniri saman alevi gibidir, geçer gider. Vedat da biliyor bu evliliğin sonsuza kadar sürmeyeceğini, belli bir müddet sonra o da peşini bırakır merak etme" diye cevapladı Tülay Hanım, sonra bir sessizlik, ardından kadeh sesleri...sonrası yok. Çünkü dinlemeyi bırakmıştım. ♧ Dışarı çıktığımda az önce duyduklarımı düşündüm, bir anda ne de çok sıfata sahip olmuştum. Servet avcısı, saf, ailesiz, küçük, gün görmemiş... Beni hiç görmemiş o bakır saçlı kadın söylemişti birçoğunu da. Bir çeşit önyargıyla infaz etmişti. "Hiçbiri değilim, Ben Meyra'yım" "Demek buradasın" Duyduğum sesle gözlerimi dalmış olduğum çimenlerden ayırarak önümde duran silüete odaklandım. "Defne" dedim şaşıran bir ses tonuyla "Defne Hanım" diye ekledim, korkuyla karışık heyecan içinde onu incelerken. Burada ne işi vardı? Ne için buradaydı? Biraz sarhoş gibiydi "Sen!" diye bağırdı işaret parmağını bana doğru doğrultarak, "Sen ne kirli çıkıymışsın meğer" Güldü, "Şuna bak bir de Defne Hanım diyor, hala kendini saf masum gösterme peşinde!" "Her eksik biliyorsunuz" dedim sakinliğimi koruyarak. Onu suçlayamazdım, olayı sadece Anıl'ın anlattığı kadar biliyordu. "İzin verin size açıklayayım. Eğer beni din-" Bahçenin bir köşesinde bulduğu iri taşı evin camlarından birine var gücüyle vurdu ve acı dolu bir çığlık attı. Bu kadar çok sesin ardından korkuyla sendelemem kaçınılmazdı. Ellerimle kulaklarımı kapatıp gözlerimi yumdum. Çığlığı son bulana kadar nefes bile almadım. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Onun sesli nefes alışverişlerini duyarken beni öldürecek gibi bakan koyulaşmış gözbebeklerinin içinde beni anlayan bir kadın aradım. "Defne Hanım, ya da sadece Defne. Bakın ben sizin acınızı, öfkenizi anlıyorum.." Sertçe yutkunup sözlerime devam ettim. "İnanın ben böyle olmasını i-istemezdim...ben de halimden memnun değilim. İkimiz adına da çok üzgünüm" Beni alaya alan bir kahkaha attı, bana yaklaştı ve işaret parmağını omzuma bastırarak "Senin karşında aptal mı var" diye homurdandı. Boyu benden uzundu, bu yüzden eğilerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı "Senin gibileri iyi bilirim" diye fısıldadı. "Nasılmış benim gibiler" diye sordum merak dolu bir sesle. "Sinsi" diye cevapladı. "Doğduğundan beri bu evde yaşıyormuşsun... Küçük cadı! Ne zaman aklın erdi bu planı yapmaya?!" İşaret parmağını aynı bir iğneymiş gibi birkaç kez omzuma uyarıcı bir biçimde bastırdı ve aynı soruyu tekrarladı. "Ne zaman ilmek ilmek işlemeye başladın bu planı?" "Ben plan falan işlemedim" dedim kısık bir sesle. "Vedat Bey...Vedat Bey istedi Anıl'la evlenmemi. Yemin ederim ben istemedim" "Sus" dedi elini durmam için işaret ederek. Sonra iğrenir gibi bana bakarak "Sen ne kepaze bir kızsın" dedi. "O yaşlı adamı da kim bilir hangi duygu sömürüsüyle kandırdın. Nişanlıydım ben! Nişanlı, başkasını seven bir adamla zorla evlenip yuva yıkıyorsun, bir pişkin pişkin ben çok üzgünüm diyorsun!" "Daha dün kapı köşlerinde paltomu almak için hazır olda bekliyordun, sakın haddini aşma! Sen kimsin de kimin yuvasını yıkmaya çalışıyorsun?" "Ben kimsenin yuvasını yıkmadım! yeter!" İlk kez sesimi yükselterek konuşmam onu afallatmıştı. Birkaç adım uzaklaşıp kendime gelmeyi bekledim, "Size kendimi açıklamak istiyorum ama siz ben uzlaşmaya çalıştıkça üzerime geliyorsunuz. Anlıyorum çok üzgün ve kırgın bir kadınsınız ama yaşadıklarınız sorumlusu ben değilim" "Yaşadıklarımın sorumlusu tam olarak sensin" dedi net bir sesle. Elini beline yerleştirdi ve siyah, uzun saçlarının omuzlarından göğsüne sarkmasına izin verdi. "Ne zannediyorsun? Rezil olduğunla kalacaksın zavallı. Birkaç ay sonra eline biraz para sıkıştırıp postalayacaklar, bütün haysiyetin yok olup gidecek. Hizmetçi olduğun zamandan daha çok paran olacak ama keşke hizmetçi olarak kalsaydım diyecek kadar rezil duruma düşeceksin. Senin değerin eline sıkıştırılacak para kadar" Dudaklarımı araladığım anda birden ağlamaya başlamıştı Defne, o kadar hakaret ve kötü kadın benzetmesinden sonra ben değil o ağlıyordu. Neye uğradığımı anlamamıştım, ağlaması gereken bendim! Az önce bana değerimin elime sıkıştırılan para kadar olduğunu söyleyecek kadar ağzını bozmuştu ve şimdi de ağlıyordu. Büyük bir şok dalgası zuhur etmişti bedenime, nasıl hissedeceğimi şaşırmıştım. "Defne" Arkamı döndüğümde Anıl'ı görmem, kalbimin göğüs kafesime insafsızca tekmeler atmasına sebep olmuştu. Sinirli miydi? Bilmiyorum. İfadesiz bir biçimde Defne'ye bakıyordu. Ben şu anda onun umurunda olmadığım için henüz kötü tarafını göstermemişti, merhametini Defne'ye vermekle meşguldü. Ona doğru yürüdü ve geniş omuzlarına onun başını yerleştirerek sarıldı, saçlarını okşadı. Sonra kulağına bir şeyler fısıldadı, benim duyamayacağım özel şeyler. İzledim, sonrasını düşünmeden. Sonra bana yabani bakışlar atmaya başladı, gözleriyle evi işaret ederek "Yukarı çık" dedi sessiz harflerle. Dudaklarını okuduğumda böyle anlaşılıyordu. ♧ Benden birkaç dakika sonra içeri girdi Anıl. O Defne'nin yanındayken merhametli halinden eser kalmamıştı. Daha odaya ilk girdiği andan itibaren üzerinde biriken kötü enerjiyi iliklerime kadar hissetmiştim. O enerjiyi kimin üzerinden atacağı hiç kuşkusuz belliydi. Biçimli, uzun parmaklarıyla çenesini sertçe sıvazladı. "Daha ilk günden beni delirtmek mi istiyorsun" dedi ölümcül bir ses tonuyla. Herkesin beni suçlaması eziklik psikolojisini yaratmıştı, ağzımı açacak halim yoktu. Sanki uyku felcinde gibiydim, ne söylesem insanlara nüfuz etmiyordu, ben konuştuğumu zannederken sesim boş odada yankılanıp duruyordu. Aşağılık psikolojine ben girmeyecektim de kim girecekti? İster istemez köşeme sindim. "Konuş" dedi. Sadece "Ben bir şey yapmadım" diye mırıldandım. Bu onu daha da delirtmişti, "Ne demek yapmadım lan! Kızım sen aptal mısın amına koyayım? Ben seni en baştan uyardım, beni sinirlendirecek hareketler yapma diye bilmem kaç kez ikaz ettim. Sen akıllanmıyor musun?" Odanın içinde mekik dokumaya başladığında daha da çok köşeme sinip cenin pozisyonu aldım. "Defne'ye kötü bir şey söylemedim, onu ağlatacak bir şey söylemedim...yemin ederim birden ağlamaya başladı b-bende anlamadım" Bakışları tekrar beni bulduğunda aynı çenesini sıvazladığı gibi bu sefer de boynunu sertçe sıvazlayarak derin derin solumaya başladı. "Seni mahvederim Meyra" dedi buz gibi bir sesle. "İnan bu diğerlerine benzemez" "Defne'yi ben ağlatmadım diyorum, neden bana inanmıyorsun? Ben yalan söylemem ki" Sinmiş ve bıkkın çıkan sesim ne desem inanmayacağını acı renginden anlatmıştı. Ne söylesem inanmayacaktı ya da inanmak istemiyordu. "Bundan sonra sakın onunla konuşmaya çalışma" dedi. "Tamam" dedim. Tişörtünü çıkartıp bir kenara attıktan sonra sırtüstü, pikeyi açmadan yatağa uzandı. "Koridorun sonundaki odayı biliyorsun, oraya git" Gözlerim şaşkınlıkla açılırken ağzımdan "Ne?" kelimesi istemsizce çıkmıştı. Ne demek başka odaya git? "Dediğimi duydun" dedi umursamaz bir sesle. Bu saçmalıktı, daha ilk günden odadan kovmak resmen gururumu ayaklar altına almaktı. Anıl beni tanıyordu, yalan söylemediğimi gayet de biliyordu. Karşı çıktım, "Gitmem" dedim. "Bu kadarı da fazla, ne yaptım da beni odadan kovuyorsun?" Cevap vermeden tavanı seyrettiğinde "Gitmem" dedim bir kez daha. Bakışları bana döndü ve bal rengi gözlerini kısarak "Git, şu anki halinden daha rahat edersin. Sadece bugünlük" dedi. Gözlerim dolmuştu. Sanki uğraşırsam gözyaşlarımı ona göstermeden içime akıtabilirmişim gibi var gücümle tepkisiz kalmaya çalıştım. "İster beni odadan kov ister kovma ama Defne'yi ben ağlatmadım. O senin yüzünden ağladı! Eğer bir suçlu arıyorsan kendini cezalandırabilirsin" "Çıkarken ışığı kapat" "Yok artık!" Beni cezalandırmıyordu, bana psikolojik baskının başka bir evresini yaşatıyordu. "Senin amacın beni cezalandırmak değil acı çektirmek. Yoksa sen de biliyorsun benim Defne'yi ağlatacak kadar sivri dilli bir kız olmadığımı. O kadar kötü bir insansın ki kalbin kararmış senin. Korkunçsun" Sinirle homurdanarak "Sikeyim çeneni de şu ışığı da kapat" dedi. Belki de bugünlük başka odada yatmak daha iyi bir fikirdi. Pijamalarımı, yatacağım yorganı ve yastığı kucağımda toplayarak ışığı kapatıp odadan çıktığımda gözyaşlarımı saklamak zorunda olmadığım bir alana giriş yapmış olmanın verdiği rahatlıkla onları akıttım. Bu ilk değildi, son da olmayacaktı. ♤♡◇♧
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD