♤♡◇♧
Daha önce kavga etmiş miydim? Sanmıyorum, aile içinde anne, baba ve ağabeyim dışında kimseyle kavga etmedim ya da laf dalaşına girmedim. Çünkü benimle kavga etmek zordur, hatta benimle kavga etmek imkansızdır, benimle kavga etmek için olağanüstü bir çaba göstermeniz gerekir. Çünkü o kadar sağduyulu bir insandım ki her zaman alttan alır, tatsızlık çıkmasın diye sözlerimden taviz verirdim. Bu yüzden benimle kavga etmek isteyen biri için tüm yollar tıkalı kalırdı.
Kavga diye bir terim benim kitabımda yazmazdı.
Anıl bile ilk haftadaki gibi değildi, benimle azami miktarda konuşuyor, çoğunlukla baş başa kalmaktan uzak duruyordu. Benimle kavga etmiyordu, bana bağırıyordu ve ben çoğunlukla susuyordum. Bu onu sıkmış olacak ki umursamamaya başladı. Kavga edemiyordu, edemizdi de.
"Bu saatte niye arıyorsun" diyerek sitemli bir şekilde telefonu açtı. Hafif kızarmış gözlerini birkaç kez kırpıştırarak alnına yapışan saçları geri itti. Ardından "Bekle duş alıp geliyorum" diyerek telefonu kapattı, kısa bir telefon görüşmesi yapmıştı Anıl. Yataktan doğrulduğunda beni fark etmiş olsa da ses etmeden banyoya girdi. Bir dakika sonra suyun şırıltılı sesini duymuştum.
O duştan çıkmadan odadan çıkmanın daha mantıklı olduğuna kanaat getirerek kendimi dışarı attım. Gidiyor muydu? Gitse çok iyi olacaktı.
Dalgın bir şekilde salona doğru ilerlerken içeri girdiğim an paniklemem de bir olmuştu. "Günaydın" dedi o sırıtışını esirgemediği dudaklarını yay gibi açarak. Bu Uraz'dı, yanında tanımadığım bir kız ve Selin vardı, sabahın ilk ışıklarında, belki de daha afyonum patlamadan görmek istediğim kişilerin arasında olmadığı aşikardı.
"Siz niye buradasınız?" diye sordum merak dolu bir sesle. Ben sorar sormaz da Uraz itinayla gülerek "Fazla misafirperver değilsin sanırım küçük hanım" dedi. Selin ise sadece somurtuyordu.
"Hoş geldiniz" o tanımadığım yabancı kıza hafifçe tebessüm ettim, ya da etmeye çalıştım. Sonuçta yanlarında yabancı biri olduğu için susmak zorunda kaldım. Tanımadığım insanların yanında hep bir tedirgin olurdum. İlk defa gördüğüm yüzler beni korkuturdu.
"Hoş buldum" dedi düz bir sesle. Başka bir şey söylemedi. Kestane rengi saçları vardı, koyu büyük göz bebekleri, sivri bir burnu vardı. Oldukça sertti yüz hatları, maskülen sayılırdı. Soğuk birine benziyordu, aynı benim gibi. "Anıl'ın arkadaşı mısınız" diye sorduğumda "Evet" diyerek cevaplamıştı beni.
"Sana ne" dedi Selin kaşlarını çatıp bana bakarak, "Kendini evin hanımı falan mı sanıyorsun? Sana ne? kimin arkadaşıysa arkadaşı" Gözlerini devirdi, "Aptal"
"Sadece öylesine sorduğum bir soruydu" dedim utanarak. Tanımadığım bir kızın yanında bana hakaret etmesi beni tuzla buz etmişti.
"Biraz abartmıyor musun Selin? Kız kötü bir şey sormadı, yaptığın ayıp" dedi yabancı kız. Sonra elini bana uzatarak "Ben Ela" dedi. Bozuntuya vermeden uzattığı elini sıkıp "Meyra" dediğimde "Biliyorum" dedi tebessüm ederek, "Memnun oldum"
Bacak bacak üstüne attı ve küçümseyici bir şekilde gözlerini kısarak bana baktı Selin. "Anıl sana göz önünde bulunmaman gerektiğini söylememiş miydi? Hala ne duruyorsun?" Sesi benim aksime oldukça baskın ve sert çıkıyordu.
"Sizin geldiğinizi bilmiyordum, durmaya niyetim yok merak etmeyin" Niye bu kadar agresif çıkışları vardı anlamlandıramıyordum. Kişilik meselesi olabilirdi, Defne'nin, Tülay Hanım'ın iyi köyü bir sebepleri vardı ama Selin'in bu kadar üzerime gelmesi tuhaf gelmişti bana. Dediğim gibi kişilik meselesi olabilirdi, sert mizaçlı bir kızdı.
"Midemi bulandırıyorsun ergen" dedi kaşlarını havaya kaldırarak, "Naş naş"
Uraz araya girerek "Abartma Selin, kızı ağlatacaksın" dediğinde Selin ikinci kez gözlerini devirerek "Anıl'ın bu durumda olmasına katlanamıyorum" dedi. Tıpkı bana kan emici parazitmişim gibi bakıyordu. Arkamdan konuşmuyorlardı, her şeyi yüzüme söyleyecek kadar rahatlardı.
"Kızım boş boş dram yapma, Anıl bu kadar siklemiyordur, sakin ol" dedi Uraz, Selin ise ateş püskürerek "Senin yüzünden" dedi. "Gerzek gibi Anıl'ı zorlamasaydın, üstüne gitmeseydin şu velet karşımızda böyle dikilmeyecekti! Eşeledikçe eşeledin, başın göğe erdi mi?"
"Ben Anıl'ın başına silah dayayıp zorla yaptırmadım, suçu bana atamazsın" dedi Uraz.
Selin, "Kes sesini" diye tısladığında sinirle soluyarak "Zaaflarını bildiğin için üzerine gittin" dedi.
"Hey hey, orada dur kızım. Anıl kendi istemese benim dememle yaralı parmağa işemez. Kendisi kabul etti, sorumlu neden ben olayım ki? Ayrıca olan oldu, eski defterleri açıp canımı sıkma"
"Canımı sıkma mı dedin?" dedi Selin gözlerini yuvalarından çıkacak kadar açarak. "Eminim Anıl'ın bu durumda olmasından deli gibi zevk alıyorsun"
Uraz kaşlarını çatarak "Öyle bir şey yok" dedi.
Aralarında tartışmaya başladıklarında ben hep o saniyede kalmış gibi Uraz'a bakıyordum. Olduğum bağlamdan kopmuştum, az önce duyduğumu anlamaya ve yorumlamaya adamıştım kendimi. Selin neden Uraz'a 'Senin yüzünden' demişti? Onlara göre sorun bendim, parmağımdaki yüzüktü, bunda şüphe yoktu. Uraz'ın ise olayın neresinde olduğunu anlamak güçtü. Belki de aralarında başka bir şey konuşuyorlardı, ben yanlış anlamıştım. Yine de içimdeki meraka söz geçiremedim, "Bu durumla Uraz'ın ne alakası var" dedim söze girerek.
Sorum havada kalmıştı çünkü Anıl salona girdiğinde benim de sorumun da bir önemi kalmamıştı. Konuşmaları duymuş muydu? Bakışları donuktu. Önce o yabancı kıza baktı, hiç konuşmadan kahvaltı masasının en sağına oturdu. "Acıktım" dedi Uraz ve Selin'e donuk bir şekilde bakarak.
"Aynı duyguları yaşıyoruz dostum" dedi Uraz, masadaki tabağına yemekleri doldurmaya başladı. Ben de çok acıkmıştım, mutfakta kendime omlet ve çay hazırlayabilirim diye düşündüm. Çatal bıçak seslerini duymaya başladığımda gitmek için bir adım geriye gittim ve arkamı döndüm.
"Nereye Meyra"
"Bizimle kahvaltı etmeyecek misin?" diye sordu Selin. Böyle bir soru sorması beni hayrete düşürmüştü. Onunla aynı masaya mı oturmamı bekliyordu? Daha neler. Benimle dalga geçiyor olmalıydı, kinaye yapıyordu.
"Aç değilim, size afiyet olsun" Arkamı dönüp gideceğim sırada tekrar Selin'in sesini duydum. Sevecen bir tavırla "Rica ediyorum Meyra" dedi. "Bak misafirimiz var, hem sen yeni gelinsin, gel otur, aç değilsen bile ne bileyim çay falan iç"
"Sen az önce bana defol buradan ergen demiyor muydun?" dedim kaşlarımı çatarak.
Anıl, Selin'e bakarak "Ne saçmalıyorsun" diye homurdandığında az önce donuk bakan bal rengi gözlerinin kısılarak ateşlendiğini fark etmiştim. Neyse ki öfkesi bana değildi, Selin'e bakıyordu.
Selin, onun omzunu kavradı ve gülümsedi. "Sadece eğleneceğiz, güven bana" dedi. O tehlikeli gülüşü beni korkutmaya yetmişti. Yemek masasının başında ne tür bir eğlenceden bahsediyordu anlamamıştım. Aslında anlamıştım, biraz da Anıl'ın yanında alay edeyim diye beni masaya oturtmaya çalışıyordu.
Elinde masada duran boş fincanlardan birini alıp gülümseyerek bana baktı. Sıcak çayın boş porselen fincana dolarken çıkardığı şırıltılı sesteydi aklım, " Hadi otur artık nazlanma" dedi. Önce boş olan sandalyeye, sonra göz ucuyla Anıl'a baktım, burada olup olmamamla ilgilenmiyor gibiydi.
Ela gülümseyerek "Bizimle oturman beni çok mutlu eder" dedi. Sonra tek kaşını kaldırarak merakla Selin'e baktı "Selin biraz dobradır ama iyi kızdır şaka yapıyor, alınma" dedi Anıl gelmeden önceki Selin'in sözlerini kastederek, zoraki bir şekilde gülümseyerek "Peki" dedim, boş yerlerden birine oturup derince nefes aldım. Aslında hiçbir güç beni buraya oturtamazdı ama misafir kız rica edince elim kolum bağlanmıştı.
Selin "Bugün ne yapıyoruz?" diye sorduğunda Uraz "Her zamanki yere gidelim" dedi çayından bir yudum alarak. Ela soru sorar gibi bir ses tonuyla Uraz'a bakarak konuşmuştu "Her zamanki yer?"
"Manno bar"
"Ha, şu Beyoğlu'nda olan mekanı diyorsun. Kalabalıktır ama"
"Mis gibi yer, canlı müziği de efsane"
Hiç bilmediğim bir yer hakkında konuşmaya daldıklarında nasıl buradan uzaklaşacağımı düşünüyordum. Çok tuhaf bir histi bu, donuk bir şekilde ellerimi kucağımda tutarak, kimseyle göz göze gelmeden etrafa bakınmaya çalışıyordum. Açtım ama göstermelik olarak bile bir şeyler yemeye çalışmıyordum, çatal bıçak sesi bile çıkarırsam bana odaklanacaklar gibi hissetmiştim.
Keza öyle olmadı, beni umursamıyorlardı, tek bir kişi hariç. Selin olduğu bağlamdan koparak gözlerini bana dikti. "Çay içmiyor musun Meyra? Hiçbir şey yemedin" dedi hafifçe tebessüm ederek. Kemikli, uzun parmaklarını çenesinin altında gezdirerek "Fazla sessizsin sanki" dedi. Cevap vermedim. Yaklaşık yirmi dakika önce benim için koyduğu çayı çalışanlardan birine verip "Yenisini getir. Soğumuştur" diye emir verdi. Çalışan birkaç dakika içinde dumanı üstünde, sıcak çayı Selin'in önüne koydu. Sonra dudaklarını kıvırarak çay fincanını bana doğru uzattı.
Bu kız neden inatla bana çay içirmeye çalışıyordu anlamamıştım. Neden bana sormadan çay servisi yapıyordu ki? Belki de bu davranışında art niyet aramak doğru değildi, zaten çayı çalışan kız getirmişti.
"Sağ ol" Elindeki çayı alacağım sırada korkunç bir acıyla ayağa fırladım. Herkes şok olmuş bir şekilde bana bakarken elimin acısından nefes almayı unutmuştum "S-Sen... sen n'aptın!" Kaynar çayın sıcak damlaları elimin üzerini kırmızıya boyadığında asıl acının şimdi nüfuz ettiğini anlamıştım. Yanığın verdiği acı sonradan daha da anlaşılır oluyordu.
"Bence sana doldurduğum ilk çayı içmeliydin, yavaş olursan canını yakarlar" alt dudağını dişlerinin arasına alarak gülümsedi. "Genelde bu tip durumlarda 'Canım yanlışlıkla oldu' derler ama hayır tatlım, bayağı bilerek oldu"
"Hastasın sen Selin" dedi Uraz, bunu söylerken Selin'i eleştirmiyordu. Sırıtarak söylemişti bu cümleyi.
Gözlerim katlanarak artan yanık acısıyla dolmuştu ama yüzüm ifadesizdi. Gerçekten bundan zevk alabilen güruhlardı. Birini yakmaktan nasıl haz duyulabilirdi ki? Kesik kesik nefes alarak bir elimi inip kalkan göğsüme koyup diğer elimle yanaklarımı silerek yutkundum. "Bir şey demeyecek misin" dedim çatallaşan sesimle Anıl'a bakarak. Elim gittikçe daha çok yanıyordu, bir an önce soğuk bir bez bulmalıydım ve ağrı kesici içmeliydim ama Anıl'ın vereceği tepki bunların hepsinden öncelikliydi. "Arkadaşın beni bilerek yaktığını söylüyor. Bir tepki verecek misin? Bu kadar taşlaşmış olamazsın değil mi? Gerçekten canım yanıyor"
Bal rengi gözlerini kısarak gözlerimin içine baktı ve arkasına yaslandı. "Haklısın" dedi net bir sesle "Ama haklı olman umurumda mı diye sorarsan siktir et derdim. Bu senin problemin, nikah masasında seni uyarmama rağmen evet dediysen seni korumamı beklemeyeceksin. Başına ne gelirse senin sorumluluğun, kaldı ki seni yakan ben değilim"
"Sen ciddi olamazsın" titreyen sesimi duyduğumda ben bile kendime üzülmüştüm. O ise hiçbir şey olmamış gibi gözlerini benden çevirerek başka şeylere odaklanmaya başladı. Yanığın acısı nefesimi kesmişken gözlerimden kısa bir hüzün gelip geçmişti. "Peki" dedim otuz iki diş sırıtıp gözyaşlarıyla tezat oluşturarak.
"Bundan sonra seni aşan yerlerde durmazsın" dedi Selin, sanki beni zorla masaya oturtan o değilmiş gibi. "Kes sesini" diye tısladığımda elimin acısıyla yüzümü ekşitmiştim. Bu onu daha da keyiflendirmişti. "Buz falan koy"
Bir şey demeden salondan çıktığımda birkaç adımda tanımadığım, misafir kızın sesi duraklamama sebep oldu. "Neden böyle bir şey yaptın anlamadım. Kıza neden bu kadar kötü davranıyorsunuz? Az önce resmen kızı bilerek yaktın, bu fazla acımasızca"
"Değil, sakın acıma. Hepsini hak ediyor. Az bile bunun gibi gold diggerlara"
Hoşnutsuzluğumu belli edecek şekilde başımı olumsuz anlamda sallayıp hızla mutfağa girdim. Benim ve ailemin yerine işe giren kız kahvaltıdan kalma kirli bulaşıkları makineye dolduruyordu. Beni ilk fark ettiğinde " Bir şey mi istemiştiniz?" diye sordu.
"Evet" dedim. "Elimi yaktım da bana buzlu su ve bez verir misin?"
Yüzü telaşlı bir bir hal almıştı, "Geçmiş olsun, hemen getiriyorum" dedi. Buzdolabından buzluk saklama kabını çıkarıp büyük ve derin bir kaba buzları yerleştirdi, içine biraz su koydu ve kullanılmamış bir el bezini buzlu suya daldırıp fazla suyu sıktı. "Çok teşekkür ederim" dedim soğuk bezi elimin üzerine yerleştirirken. Sonunda nefes alışverişlerim düzelmişti. Acının hafiflemesiyle kendime gelmiştim.
Buzlu suyu yanıma alıp ayağa kalktığımda bana bir ilaç kutusu uzattı, "Ağrı kesici" dedi gülümseyerek. "Sağ ol" ona tam adını sormak için dudaklarımı aralamıştım ki Selin'in beni irrite eden sesini duymamla bundan vazgeçtim.
"Beni çağırıyorlar, tekrardan geçmiş olsun"
Başımı memnuniyetle sallayıp mutfaktan ayrıldım. Merdivenlerden çıkıp odaya girdim, bağdaş kurup ıslak bezi tekrar buzlu suya daldırdım ve elimin üzerine yerleştirdim. Yanık yavaş yavaş su toplamaya başlamıştı.
Zaten yerinde olmayan moralim dibi boylamıştı. Çektiğim fiziksel acıdan bahsetmiyordum, ilk kez bir yerim yanmamıştı ama ilk kez bu kadar korunmasız hissediyordum. Kalbi olmayan robotlarla bir simülasyonun içinde gibiydim. 'Yok artık...bunu da yapmazlar' diyemiyordum, her an her şeyi yapabilirlerdi.
Kapı açıldığında duruşumu dikleştirip başımı kaldırdım. Anıl içeri girer girmez çekmecelerden birinden siyah, deri ve orta kalınlıkta bir kemeri aldı, belinden kemeri geçirirken aynada göz göze gelmiştik, kemerini taktıktan sonra banyoya girip birkaç saniye içinde çıktı beyaz bir şeyi yatağa bıraktığında "Bu ne" diye sordum. "Yanık kremi" diye cevaplamıştı beni.
"İstemiyorum" diye sızlandığımda açık kahverengi kaşlarını çatarak "Sen aptal mısın amına koyayım" diye sitemkar bir tavırla bana baktı.
"Hem elimi yakıyorsunuz hem de bana küfrediyorsun!" dedim dişlerimi sıkarak. "Siz deccal falan mısınız? Seni ve arkadaşlarını Vedat Bey'e şikayet edeceğim! " Bunu dememle yüzü ifadesiz bir şekil aldı, soluk dudakları kıvrıldığında dediğim şeyle dalga geçtiğini anlamıştım.
Beni ciddiye alması için "Seni gerçekten Vedat Bey'e şikayet edeceğim" dedim kendimden emin bir sesle. O ise aynı tavırla "İhtiyara fazla güvenme" dedi.
"İhtiyar adam sayesinde bu kadar iyi hayat yaşıyorsun" diye çemkirdiğimde omzunun üzerinden benden her halimle nefret ettiğini, hatta tiksindiğini anlatan kısa bir bakışını yakalamıştım. Yanıma oturdu, önce bezle sarılı elimi elinin içine alarak yatağın üzerindeki yanık kreminin kapağını açtı.
Ne yapacağını anladığımda "İstemiyorum" dedim elimi çekmeye çalışarak, izin vermedi. "Eğer arkadaşlarına hadlerini bildirseydin bu yanık kremini ihtiyacım olmazdı". Kremi gelişi güzel sürerken parmaklarının ne kadar soğuk olduğunu fark etmiştim. "Küçüklüğünden beri ellerin çok soğuk, belli ki kan akışında bir problem var, neden doktora gitmiyorsun?" Cevap vermedi, "İstediğin kadar uğraş seni Vedat Bey'e şikayet edeceğim"
Kremin kapağını kapattı, sonra çenemi tutup kendisine bakmamı sağladığında yüzünü bana yaklaştırıp sertçe yutkundu. "İhtiyara bir şey söylemeyi aklından bile geçirme" diye tehdit etti. "Neden, korkuyor musun?" diye mırıldandım. Korktuğunu zannetmiyordum, Anıl'ın babası da dahil korktuğu herhangi bir insan yoktu, korktuğu tek şey egosunun zedelenecek olmasıydı.
"Korkmadığımı biliyorsun" dedi. "Söylersen başım ağrır, boş laflara karnım tok" Anlaşılan babasıyla yüz göz olmak istemiyordu.
Çekingen bir sesle "Neden Selin'e bir şey demedin" diye sordum, bana aptalmışım gibi küçümseyici bir bakış atarak "Hayatımı siken bir velet için kendi arkadaşımı karşıma almam" dedi tok bir sesle.
"Ben velet değilim" dedim. Sonra "Ben çocuk değilim" diyerek kendimi düzelttim. "Yaşadığım zorlukların yarısını bile yaşamadın, bana yaşattıklarının yanında beş yıl ne ki? Benden beş yıl önce doğmuş olman bir şey değiştirmiyor. Omuzlarımdaki yükün yarısı bile senin omuzlarında olsaydı çoktan yere düşerdin. Bence o ihtiyar dediğin babana şükret çünkü yaptığın onca şeye rağmen hala hiçbir şey olmamış gibi partileyebiliyorsun"
Bal rengi gözlerinde küçük de olsa bir ateş harlanmıştı, dediklerim onu sinirlendirmişti. "Vicdan mastürbasyonuna ara ver" diye tısladı. "Aptal insanlar her zaman akılsızlıklarının cezasını çeker. Misal sen, bugün o kahvaltı masasına oturman bile tam bir aptal olduğunu gösteriyor. Selin senin kara kaşına, kara gözüne mi hayran? Onun yaptığı şeyi muhtemelen zalimce görüyorsun. Seni masaya davet ederken bir bok yapacağı belliydi."
"B-ben.." Sesim haklı olmasının verdiği sarsıntıyla titremişti. Ben de Selin'in bir şey yapacağını anlamıştım ama bu kadar ileri gideceğini düşünememiştim, dediği gibi aptal değildim, iyi niyetliydim. Ama bunu ona anlatmakla uğraşmadım, anlayacak gibi değildi.
Sanki bir sır çözmüşüm gibi "Benden nefret ediyorsun" dedim. Cevap vermedi. Ayaklandı ve kapıyı açtı, sonra durakladı ve arkasını döndü. "Odadan çık" dedi emir verir gibi.
Önce dediğini duymamış gibi boş boş gözlerine baktım. "Neden" diye sordum anlamadığımı belli eden bir sesle.
"Odamda üçüncü bir kişi istemiyorum" dedi. Üçüncü kişi de ne demekti? Yine anlamamıştım. "Üçüncü kişi derken neyi kastediyorsun?" diye sorduğumda "Siktir et" dedi bıkkınlıkla. "Şimdilik durabilirsin ama birkaç saate gitmiş ol"
Başımı 'tamam' anlamında sallarken aynı anda görüş alanımdan uzaklaşmış, kapıyı çarpıp gitmişti.
Kendimle yalnız başıma kalırken telefon ekranına ilişmişti gözüm. "On dokuz gün olmuş" dedim kendi kendime. Sadece on dokuz gün mü? "Çok daha fazla olmalıydı" Evlendiğimden bugüne tam on dokuz gün geçmişti. Günlerim takvim yapraklarını doldurmuyordu, muhtemelen bir ajandam olsaydı yazacak bir şey bulamazdım. Her gün erken yatar erken kalkmaya çünkü Anıl'ı sadece uyurken görmeye tahammül edebiliyordum. Böylelikle olabildiğince az katlanıyordum ona, ama zamanımı da çöp ediyordum. Hafta sonları kolay geçiyordu çünkü Bersu yanımda oluyordu, hafta içi ise sıkıntıdan patlayacak gibi oluyordum.
Zamanım ölüyordu.
♤
Bersu hararetli bir şekilde ders çalışıyordu, geldiğinden beri akşam yemeğine bile inmemişti "Neden bu kadar streslisin" diye sorduğumda kumral saçlarını geriye doğru iterek "Yarın en korktuğum dersin finali var da ondan" diye cevapladı beni.
"Hem hocanın dersini yapamıyorum hem de dönem boyunca sadece bir dersine girdim adamın. Baktım yoklama almıyor, ben de 'aman bu sefer girmeyeyim ne olacak' dedim. Kural bir, eğer üniversitede bir derse tembellik yapıp girmezsen bir daha o derse girmezsin. Bir kere kaçırdın mı tamamen kaçar"
Tebessüm etmekle yetindim. "Elimde not falan da yoktu anca birinden notları alabildim ama lanet olsun ki anlamıyorum!" Sitemle defteri masaya vurduğunda gözleri dolmuştu. "Kalacağım kesin" dedi umutsuz bir sesle. "Yerimde olmak istemezsin"
"İsterim" dedim ona karşı çıkarak "Diyelim ki kaldın, ne olacak? Alt tarafı bir ders seneye verirsin"
"O kadar kolay değil" dedi itiraz ederek. "Okul uzayabilir, kaldığım başka dersler de var"
Üzüldüğü şey bana o kadar komik gelmişti ki gülmemek için kendimi zor tutuyordum. "Uzarsa uzasın bir yıl ne olabilir ki? Dert yarıştırmak ya da seni kendinden daha kötü biriyle kıyaslayıp rahatlatmak için söylemiyorum. Ben sabahlara kadar çalışıp kazandığım üniversiteye sadece bir buçuk ay gidebildim. Az önce yerimde olmak istemezsin dedin ya, yerinde olmayı çok isterim. Keşke benim de okulum uzasaydı"
"Meyra..." destek verir gibi elini omzuma koydu. "Özür dilerim...bazen şımarık bir çocuk gibi davranıyorum"
"Saçmalama özür dilenecek bir şey yok" dedim gülerek. "Devam et" Biraz daha Bersu'yu ders çalışırken izledim. Onu izlerken aklıma bu sabahki Ela denen kız geldi. Tanımıyordum ama Bersu tanıyor olabilirdi. "Ela diye bir kız tanıyor musun? Abinin arkadaşı"
Kaşlarını çatarak elindeki kalemi dişlemeye başladı. "Hayır" diye cevapladı beni.
"Bugün sabah buradaydı, çok iyi birine benziyor, belki tanıyorsundur diye sordum" Önce dolgun, pembe dudaklarını büzerek bacak bacak üstüne attı. Sonra kendini bilmiş bir edayla "Eğer abim Selin hariç başka bir kızla yan yanaysa muhtemelen malum iş içindir"
Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı, "Bu iğrenç bir düşünce" dedim iğrenerek.
"İğrenç olabilir ama gerçek"
"Öyle bir kız değildi" diye savunmaya geçtiğimde "Safsın" diyerek susturdu beni. Bugün herkes bana saf, aptal ve salak olduğumu söylüyordu. Kızgınlıkla "Sen kızı görmedin bile" dedim. Güldü, "Görmeme gerek yok ki" diye mırıldandı.
"Neyse" dedim konuyu kapatarak. Böyle söylemesi beni rahatsız etmişti, Selin hariç her kadın Anıl'ın gözünde obje olması mı beni sinirlendirmişti yoksa kızın bu sabahki bana olan sıcak davranışının boşa çıkacak olması mı emin değildim. Rahatsız olmuştum işte "Sen çalış. Benim uykum geldi" Esneyerek ağzımı elimle kapattım. Gerçekten uykum gelmişti. "İyi geceler" dedi, sonra eline sarı fosforlu kalemi alarak kitaptan bir şeylerin altını çizmeye başladı, son çırpınışlarıydı ve elinden geldiğince bulduğu her şeyi ezberlemeye çalışıyordu.
"İyi çalışmalar"
Bersu'nun odasından çıkıp koridorda yürümeye başladım. Odaya doğru sabit adımlarla ilerleyip kapıya ulaştığımda kulpu çevirmeye çalıştım ama kapı açılmadı, kaşlarımı çatarak tekrar denedim, tekrar ve tekrar...ancak dördüncü denemede kapının kilitli olduğunu kavrayabilmiştim.
"Karın geldi galiba" dedi bir kadın sesi, odanın içinden geliyordu. Kulaklarımı kapıya yaslayıp konuşmalarını dinlemeye başladım. "Gerçekten böyle bir kızla evlendiğine inanamıyorum"
"Uzun hikaye"
"Ne bileyim...senin için fazla çocuk değil mi?"
"Karım falan değil, dedim ya, uzun hikaye"
"Peki sabah olanlar neydi öyle? Karın olmadığı belli aslında, kızı göz göre göre yakmalarına izin verdin"
Anıl sinirlendiğini belli eden bir tonla "Neden bunları konuşuyoruz, boş versene" diye homurdanmıştı. Onun sesini çok rahat bir şekilde seçebiliyordum.
"Ne yani, göz göre göre birlikte uyuduğunuz odada benimle sevişiyorsun, bu çok çılgınca"
"Otel köşelerini mi tercih ederdin?"
Güldü, "Hayır tabii ki" dedi o boğuk feminen ses.
"Sen harikasın"
"Sen öyle bir adamsın ki..." sesli bir şekilde iç çekti "Çok etkileyicisin, çok yakışıklısın ama dünyadaki tek yakışıklı adam sen değilsin, tek etkileyici adam da sen değilsin. Kimlerle neler neler yaşadım ama senin gibi hissettiren olmadı. Seninle sevişirken yatak alev alacak gibi oluyor"
Kapıdan uzaklaştığımda kendimi birkaç metre ilerideki duvara sırtımı yaslamış ve yerde oturur vaziyette bulmuştum. Önce Bersu'nun söylediği sözler aklıma gelmişti. İçerideki kadının sesini tanıyamamıştım, çok boğuk geliyordu ama bu sabahki kız olduğu aşikardı. Bu o kadar aşağılık bir hareketti ki bu kadarını Anıl'dan bile beklemiyordum. Dışarda istediği kişiyle istediğini yaşayabilirdi ama paylaştığımız odada bunu yapması...çok rezildi, çok büyük hakaretti.
Telefonumu hırkamın cebinden çıkardım, hiç beklemeden babamı aradım. İlk başta açmadı, sonra tekrar aradım, bu sefer açtığında kızına ilk sözü "Ne var" olmuştu. Normal konuşurken bile azarlar gibi konuşuyordu babam, ama bana bir sevgi sözcüğü söylemesi için aramıştım onu. "Baba" dedim yalvarır bir sesle. Telefondan hırıltılı sesler geliyordu ama aldırış etmedim. "Beni burada istemiyorlar...beni hiç istemiyorlar...lütfen beni alın"
Birkaç saniye cevap vermesini bekledim, sadece kendi hıçkırıklarımı duyuyordum. Ben aklımı peynir ekmekle yememiştim, babamın beni gelip buradan almayacağını biliyordum elbette, sadece beni teselli etmesini bekledim, sevgi kırıntısı dilendim, çok üşüyordum, bir kibritin alev alıp ellerimi ısıtmasını bekledim. "Nasılsın diye sormayacak mısın baba" diye mırıldandığımda o da sessizliğini bozmuştu.
"Akşam akşam aklını mı kaçırdın sen kız" dedi kızarak. "Arayacaksan adam gibi ara"
"Çok mutsuzum baba"
Allahtan sabır diler gibi "Hasbinallah" dedi. Şu anda Anıl'ın başka bir kadınla bizim odamızda olduğunu söyleseydim ne tepki verirdi? Muhtemelen yine beni suçlardı. Sadece yalandan da olsa beni önemsediğini belli edecek bir söz bile söylemiyordu. Neden ağlıyorsun diye sormuyordu, "Birkaç günlüğüne.." ağlamaktan konuşamadığım için cümleler hep dudaklarımda yarım kalıyordu. "Size gelebilir m-miyim?"
Hiç düşünmeden "Asla olmaz" dedi. "Daha yeni evlendin, ne hacet hemen baba evine geleceksin? otur oturduğun yerde"
"Ama baba-" Telefonu kapamıştı. Bir süre sadece düşündüm, o kadar düşündüm ki en son duvara yaslanarak koridorun ortasında uyuyakalmışım.
◇
Bir elin beni dürtmesiyle açtım gözlerimi, bu çalışan kızlardan biriydi. "Bir an koridorun ortasında bayıldınız sandım, çok korktum" dedi. "İyi misiniz, doktor çağırayım mı?" Telaşlı bir halde bana bakıyordu. Koridorun ortasında uyuya kaldığım için benim bayıldığımı sanmış, bir bardak suyla yanımda duruyordu.
Doğrulmaya çalıştığımda belimde inanılmaz bir ağrıyla dişlerimi sıktım, sert bir zeminde uyuduğum için her yerim ağrımıştı. "Hayır iyiyim" dedim zorlukla. "Bir an başım döndü o kadar, şimdi iyiyim"
Beni kolumdan tutarak ayağa kaldırdığında odadan çıkarken görmüştüm onu, sinir hücrelerim beynimi tarumar ederken dişlerimi kıracak kadar sıktığımı fark edememiştim. Yüzümü olabildiğince ifadesiz tutarak koluma giren çalışana "İyiyim ben, sen işine dönebilirsin" dedim. O da anlayışla başını sallayarak merdivenlerden aşağı inerek gözden kayboldu.
Yalnız kaldığımız ilk saniyede "Sen iğrenç bir insansın!" diye bağırdım, tüm kinimi kelimelere dökerek. "Başka yer mi yoktu! Git istediğinle istediğini yaşa! Neden bunu bu odada yaptın!"
Yanıma birkaç adımda yaklaşarak "Fazla bağırıyorsun" diyerek telkin etmişti beni.
"Bağırırsam ne olur?" dedim aynı yüksek tonda, "Ben senin ahlaksızlıklarını boğazım yırtılana kadar bağırmak istiyorum!"
Sertçe çenesini sıvazladı ve gömleğinin bir düğmesini açarak boynunu da aynı sertlikte sıvazladı. Ani bir hareketle kolumdan tutup beni bir odaya soktuğunda kendimi kapıya yaslanırken bulmuştum. Bağıracağım sırada eliyle dudaklarımı kapatmıştı, bütün bağırışlarım boğuk bir sese dönüşmüş, havanın içinde kaybolmuştu. "Şimdi beni iyi dinle" dedi beni bedeni ve kapı arasında hapsederek "Dünkü olaydan kimsenin haberi olmayacak, bu konuda anlaşalım"
Cevap vermem için elini dudağımdan çektiğinde nefretle yüzüne baktım "Söyleyeceğim"
"Meyra!" dedi elini kapıya vurarak. "Bak beni babamla karşı karşıya getirme, seni doğduğuna pişman ederim" sakin bir sesle söylediği şeyler beynimde kalıcı bir iz bırakmıştı. "Ben onun kanındanım, bugün küssem yarın barışırım, sakın yanlış bir şey yapma" Soğukkanlıydı, önümden çekilip birkaç adım geriye gitti ve kollarını göğsünde birleştirdi. Hareketlerimi izliyordu.
"Dün gece beni çok aşağıladın"
"Evlenirken bunların olacağını biliyordun" dedi hazırcevap bir şekilde.
"Bana evlendiğimiz gün 'Başını bir gün bile rahatlıkla yastığa koyup uyuyamayacaksın, her gün evet dediğin için kendine lanet edeceksin' demiştin. Gerçekten de öyle oldu, bir gün bile rahat uyuyamadım" Sanki bir şey diyecekmiş gibi dudaklarını araladı, sonra suskunluğu seçti. O konuşmayınca ben devam ettim "Seni babana şikayet etmem, gammazlık yapmam"
"Korkuyorum" Bir itirafta bulunup onu psikolojik olarak üstün kılmıştım onu. Elini yanağıma koyduğunda gözlerimi yumdum. "Korkmalısın" dediğinde vücudumda bir elektrik dalgası gelip geçmiş gibiydi, titremiştim.
"Birlikte geçireceğimiz birkaç ay var, benimle ne kadar iyi geçinirsen o kadar az zarar görürsün" Çenemden tutup eğik olan başım yukarı kaldırdığında "Gözlerini aç ve beni iyi dinle" dedi.
Dediğini yapıp gözlerimi açtım "Sana defalarca söyledim yine söylüyorum, o ihtiyara güvenme, beni şikayet ettiğinde yapacağı tek şey söylenip nasihat vermek, kafamı s*kmek olur. Ben yine istediğimi yaparım, beni anladın mı?" Başımı 'evet' anlamında salladım. Tüm cesaretim ekmek ufağı gibi uçup gitmişti. "Güzel" dedi. Haklıydı, Vedat Bey'e çok da güvenmemeliydim. En nihayetinde Anıl her zaman istediği şeyi yapıyordu. Yine kavga edemeden teslim olmuştum. Korkaklığımı benimle bir olmuş ve beni en iyi tanımlayan sıfatım olmuştu. Ben korkaktım, benimle kavga etmek zordur, hatta benimle kavga etmek imkansızdır, benimle kavga etmek için olağanüstü bir çaba göstermeniz gerekir.
Tam arkasını dönüp gideceği sırada adını söyledim "Anıl" Başını hafifçe döndürüp göz ucuyla bana baktığında sözlerime devam ettim. "Bir daha öyle bir şey yapacak mısın? Dün geceki gibi"
Cevap vermedi, sadece omuz silkip gittiğinde ne demek istediğini anlamıştım. "Keyfim bilir" demek istemişti.
♤♡◇♧