Beyaz Gül Ölüm Getirir

4999 Words
♤♡◇♧ "Çeşit çeşit çiçeklerim var kızım! rengarenk" Bankta biraz hava almak için oturmuş, yaşlı bir kadının bana satmaya çalıştığı gülleri almamak için diretiyordum. "Hadi ama kızım, bir gül al" dedi sevecen ama ısrar dolu bir sesle. Gereksiz ısrarları, emrivakileri sevmezdim. Neden bu kadar zorluyor diye içimden geçirirken gözüm, kadının elindeki ve çantasındaki çiçeklere takıldı. Hepsinin boynu bükülmüş, ömürlerinin az kaldığın bana göstermişlerdi. Elindeki, suya konulmazsa az ömürleri kalmış çiçekleri elden çıkarmak için ısrar ediyordu. "hadi kızım... bir gül" dedi. Alemin enayisi olduğum için ısrarlarına dayanamayıp "Bir gül ne kadar?" diye sordum. "Yetmiş lira" diye beni cevapladığında yutkunarak elimi çantama attım. Ne var ne yok diye kontrol ediyordum, kağıt yüz liram ve biraz bozukluğum vardı, yani gülü alabilir ve minibüse binip eve gidebilirdim. Yüz lirayı uzatarak "Bir beyaz gül alabilir miyim" dedim tebessüm ederek. Yaşlı, kır saçlı esmer kadın rahat bir nefes alarak dişlerini gösterecek kadar genişçe gülümseyip gülü elime sıkıştırdı. "Allah razı olsun kızım" dedi, "Ama neden kırmızı gül değil de beyaz gül" diye sorduğunda "Bilmem ki" dedim dudaklarımı büzerek. Hiçbir sebebi yoktu. Beline sarılı küçük çantasından para üstünü bana doğru uzattı, arkasını dönüp giderken kimsenin talep etmeyeceği solgun güle bakakalmıştım. ♤ Zili çaldığımda kapıyı Safiye Abla açtı. Ona selam verip merdivenlere doğru yönelecektim ki "İstersen bir salona uğra" dedi Safiye Abla, tedirgindi. Önemli bir şey mi vardı? anlamamıştım. "Önemli bir şey mi var abla?" "Tülay Hanım" dedi, başka bir şey demedi. Kaşlarım kendiliğinden çatılırken adımlarım salona doğru yönelmişti. Salona girdiğim zaman Tülay Hanımı tekli koltuklardan birinde, kahve içerken bulmuştum. Ufak taşlı bir ceket krep ve lacivert bir elbise giymişti. Kapıya hafifçe vurdum, "İyi akşamlar efendim" Gözünü bana çevirdi, sertçe kahve fincanını masayı bırakıp ayağa kalktı. "Sen bu saate kadar neredeydin? Bu evde akşam yemeklerinin ne kadar önemli olduğunu bilmiyor musun! Sana sekizden önce evde ol diye özellikle tembih etmiştim" Dışımdan belli etmesem de içimde Tülay Hanım'ın sözleriyle yanan koca bir soru işareti belirmişti. Evet, bana erken gelmemi söylemişti ama bu kadar önemli miydi ki? Bersu sık sık olmasa da ara sıra akşam yemeklerini kaçırırdı, Anıl desen kaçırdığı akşam yemekleri kaçırmadıklarından fazlaydı. "Özür dilerim Tülay Hanım, bir daha olmaz" Ne için özür dilediğimi ben bile anlamamıştım. "Neyse" dedi kollarını göğsünde bağlayarak, "Vedat bugün evde yoktu nasılsa ama bir daha olmasın. Önce herkes nerede yaşadığını bilecek, kurallara uyacak. Ona göre davranacak" "Efendim sadece bir saat geç ka-" cümlemi bitirmeden hepsini ağzıma tıkamıştı. "Sana bu saatten sonra terbiyeyi ben veremem, değil mi? Birlikte geçireceğimiz bu kısa vakitte kuralları çiğnemezsek iyi olur" "Peki efendim" dedim pes ederek, "İyi akşamlar" Merdivenlerden çıkarken iş hayatımdan beri alışık olduğum azarlarını çok da umursamamam gerektiğini düşünmüştüm, bu bünye buna duyarsız hale gelmişti. Sigara ve odunsu parfüm kokusunun tuhaf karışımı kimliğini ifşalarken gözlerimi kısarak kapıyı açtım. Anıl ve Defne dizüstü bilgisayardan bir şeylere bakıyorlardı. Beni gördüklerinde Anıl istifini bozmadı, Defne ise yattığı yerden doğrularak yüzünü buruşturdu. "Bu kız neden bu odaya giriyor Anıl?" diye sordu başını ona doğru çevirerek. Anıl ise sakin davranarak "Burada uyuyor" diye cevaplamıştı onu. Gözlerini belerterek "Ne demek burada uyuyor" dedi. "Burada uyuyor işte" Defne, "Açık sözlülüğüne hayranım sevgilim" dedi kinaye yaparak. "Yalan söylemeyi tercih etmediğimi biliyorsun" bal rengi gözlerini kısarak çenesini sıvazladı. Defne soru işaretleriyle dolu gözlerini önce bana, sonra Anıl'a dikerek "Evde yüz tane boş oda var" dedi. "Neden burada uyuyor?" Kendimi açıklama isteğiyle dolup taştığım için söze girdim, "Kanepede uyuyorum çünkü Vedat Bey böyle istedi" Benimle muhatap olmadan direkt Anıl'a bakıyordu, "Şaka gibi" diye hayıflandığında sinirden gülmeye başlamıştı. "Her şeyi sineye çektim de bu kadarı da fazla olmuyor mu!" dedi yüksek sesle "Aynı odada uyumak ne demek Anıl? Yok bir de aynı yatakta uyusaydınız" "Defne" dedi Anıl, adın söylerken biraz mahcup olmuş gibi "Rahatsız olacağın bir durum gibi gözükebilir ama inan bana sorun yok. Babam istediği için burada uyuyor." ikisi de ben burada yokmuşum gibi konuşmaya devam ediyordu. Sonra Defne benden rahatsız olduğunu belli ederek gözleriyle balkonu işaret etti. Birlikte balkona girdiklerinde aralık bıraktıkları balkon kapısı sayesinde onları rahatlıkla duyabiliyordum. "Her konuda babana karşı çıkan sen niye bu konuda ses etmiyorsun, baban istedi şu içerdeki sünepeyle evlendin, baban istedi aynı odada uyuyorsun. Sen...senin eski Anıl olduğuna emin miyiz?" "Karşı çıkmadığımı mı sanıyorsun? S*keyim daha kaç kere anlatacağım neden anlamıyorsun?" "Aynı odada uyumanızın neyini anlayacağım, pardon? Hadi evliliğe karşı çıkamadın bari şunu odandan gönder" "Kıskançlık yapıyorsun" "Yapmıyorum" "Yapıyorsun" dedi Anıl net bir sesle, "Zaten birkaç ay sonra gidecek, ihtiyarın siniri geçtiğinde bu beladan kurtulacağız. Eğer senin dediğin gibi fevri davranırsam inadına üzerime gelir. Burada mı uyuyor? Siktir et uyusun bacak kadar kızı mı kıskanıyorsun" "Aynı durumda ben olsaydım, ben başka adamla aynı odada uyusaydım ne tepki verirdin? Bencilsin Anıl, empati yeteneğin yok. Kendini benim yerime koysaydın nasıl bir acı çektiğimi anlardın" Anıl "Saçmalama" diye homurdandığında sesinde kıskançlık tohumları vardı. "Seni seviyorum. Seni köpek gibi seviyorum" dedi her kelimeyi bastırarak. "O zaman ispatla Anıl" dedi Defne, sonra sustular. Balkonun perdesinden gördüğüm silüetlerinden anladığım kadarıyla öpüşüyorlardı. Mahrem anlarını izlememem gerektiğini düşünürken bahçeden gelen araba sesiyle irkilmiştim. Defne telaşlı bir halde "Vedat amca geldi" dediğinde Anıl ondan ayrılarak "İçeri gir" dedi. "Eve gitmem lazım, Vedat Amca görürse canımızı okur" Anıl onu alnından öperek "Olmaz" demişti. Bu Defne'nin o kadar hoşuna gitmişti ki yüzünde güller açmıştı. "Sevgilim gitmem gerek" dedi, Anıl'ın boynundan öpmüştü. Hızlı adımlarla kahverengi, uzun ve parlak saçların savurarak önümden geçip gitti. Defne'nin gidişinin ardından yatağa uzandı, tişörtünü çıkarıp odanın bir kenarına fırlattıktan sonra cebinden bir çakmak ve sigara çıkardı. Uzun parmaklarının arasındaki ince sigaranın külünü komodinin üzerindeki küllüğe dökerken bir anlığına bana baktı. "Babamla konuş başka odada uyu" dedi. Defne istediği için beni odadan kovuyordu, işime gelirdi. Tek başıma uyuduğum bir odayı neden istemeyeyim ki? Banyoda cam bir kavanoza su doldurup satın aldığım beyaz gülü içine koymuştum. "Olur konuşurum" dedim, "Ama daha önce başka odada uyumak istediğimi söylediğimde olumsuz yanıt vermişti" Bir yandan ona cevap verip bir yandan gülü koymak için uygun bir yer arıyordum. Sonunda odanın sol köşesindeki abajurun yanına koymaya karar vermiştim. "Burası iyi" dedim sadece kendimin duyabileceği kadar alçak bir sesle. Parmaklarımla gülün yapraklarına dokunurken "Ne yaptığını sanıyorsun" dedi küçümser bir ifadeyle. "Ne yapmışım ki" "Öyle siktiriboktan şeyleri odaya sokamazsın, odamda ne zaman çiçek böcek gördün ki" dedi. Haklıydı, görmemiştim. "Sadece bir çiçek dursun köşede ne olacak ki? Zaten ömrü fazla de-" Önümden gülü aldığında şaşkınlıkla dudaklarım aralanmış, donakalmıştım. Aldığı gibi iki parçaya ayırıp tuvalete attı, sonra hiçbir şey olmamış gibi sigarasını içmeye devam etti. Gözlerim su dolu boş kavanozdayken yanağımdaki ıslaklığın sebebini ararken bulmuştum kendimi. Ben ağlıyor muydum? Neden? "Neden attın ki" dedim hıçkıra hıçkıra ağlayarak "Ne olacak bir gülden? Bu kadar mı rahatsız oldun bizden!" Beni hiç umursamadan tavanı izliyordu, ağlamam şiddetlendiğinde yavaşça doğrularak kaşlarını çattı. "Ciddi ciddi bil gül için mi ağlıyorsun" dedi sitemle. "Gül benim umurumda bile değil" dedim hıçkırıklarımın arasından, zaten satıcı kadın zorla satmıştı, sorun bu değildi ki. Sorun benim olan en ufacık bir objeye bile bu evde bir yerin olmamasıydı, bundan dolayı ağladığımı varsayıyordum. İç çekerek "Ben ve benim olan hiçbir şey istenmiyor" dedim, başımı ellerimin arasına alarak cenin pozisyonu aldım ve dizlerimi kendime çekerek duvara yaslandım. "Ne olurdu atmasaydın? Zaten kısa sürede solup gidecekti ama sen hatta siz beni üzmeyi seçtiniz. Asıl sorun ne biliyor musun, hiç kimse benim üzülmemi sorun etmiyor" "Annemin yanına gitmek istiyorum" "Güzel dramatize ettin, öyleyse defol git" dedi bıkkın ama sert bir sesle. Kızaran gözlerimi ona diktiğimde gözbebeklerim nefretle perdelenmişti. İliklerine kadar nefret etmek deyimini içimde yaşıyordum. "Senden nefret ediyorum" dedim, yetmedi, çünkü ondan nefret etmem onu etkilemezdi, ben de onu etkileyecek bir şey söyleyip nefretimi kusmak istedim. "Sen birkaç gün önce bu odada Defne'yi milyonuncu kez aldattın ama bugün onu köpek gibi sevdiğinden bahsediyordun. Senin sevgin bu mu? Senin sevgin bile yalan. O kız nasıl bir yalanın içinde yaşadığını bilmiyor ama bir gün elbet gözleri açılacak. Sen onu hak etmiyorsun, senden kurtulması için bol bol dua edeceğim" Bal rengi gözlerindeki o alaylı bakış kaybolmuştu. Onu sinirlendirmeyi başarmıştım. Hışımla bana dönüp "Seni ilgilendirmeyen konulara burnunu sokuyorsun" diye tısladığında geri çekilmedim, "Herhangi bir kadın senin yaptığını yapsa, bir sürü adamla beraber olsa kimse ona saygı duymazdı, toplumdan dışlardı, hakaretler ederdi ama sen...sen yapınca kimse bir şey demiyor" "Bir şey demeyecek misin" diye sordum. Durgundu, "Seks her zaman bir anlam ifade etmez" dedi. Kaşlarım kendiliğinden havaya kalktığında merakla "Yani Defne'yi aldatmadığını mı söylüyorsun" diye sordum, bu verdiği cevap hem beni utandırmış hem de garip bir şekilde merak duygumu tetiklemişti. Nevrim dönmüştü, söylediklerini idrak etmem kolay olmadı. Düşüncelerinin ne kadar zehirli olduğunun farkında değildi. Aklımda yeşeren soruyu sormaya dilim varmıyordu, hem çok utanıyordum hem alacağım cevaptan korkuyordum. Erkekler iblislerin farklı bir versiyonları olabilirler miydi? Hayatımda olan her erkekten nefret ettim, abimden, babamdan, Anıl'dan. Abim ve babam hiç değilse bir nedenden dolayı bu haldeydiler, eğitimsizlik vardı. Babam ilkokul mezunu, köyde ağır şartlarda yaşamış bir insan, abim şehirde büyümüş olsa da babamın yavrusuydu ve onu örnek almıştı. Bir bahaneleri vardı en azından, cahillerdi, sevgi görmemişlerdi. Ama Anıl öyle değildi, son derece eğitimli bir ailenin çocuğuydu ve sevgi nedir çok iyi biliyordu. Buna rağmen bana yaptıkları asla bir bahaneyle açıklanamazdı. İşte fark da buydu; babam ve abimin bir bahanesi vardı ancak Anıl'ın bir bahanesi yoktu. O gerçek bir kötüydü, hatta iblisti. ◇ Döner koltukta oturmuş, elimdeki tükenmez kalemle bir şeyler karalıyordum. İçim daralmıştı ve yapacak hiçbir şey bulamamanın sıkıntısını anlamsız resimler çizerek gidermeye çalışıyordum. "Bugün kimin doğum günü biliyorsun" Bersu, camdan bahçede yapılan hazırlığı bana göstererek "Annem yine abimin nefret edeceği bir doğum günü hazırlığı peşinde" dedi. Döner koltukta kendimi Bersu'ya çevirerek "Tahmin edecek bir şey yok, bu evde Mayıs ayında doğan tek bir kişi var" dedim gözlerimi devirerek. "Kutlamak isteyeceğini sanmıyorum, isterse bile sizin bahçede değil kendi arkadaşlarıyla kulüpte falan kutlar." "Annem prensine doğum günü hazırlamadan durmaz" dedi kıkırdayarak. Kadın sanki yirmi dört yaşında değil de on iki yaşında oğlu varmış gibi davranıyordu, hala gözünün içine bakar ve hizmette kusur etmemeye çalışırdı. Anıl ise bu durumdan ölesiye nefret ediyordu. Doğum günü neyse de, o kadar insanın bu vesileyle eve doluşacak olmasını düşünmek beni germeye yetmişti bile. Üzüntülü halimi fark etmiş gibi kaşlarını çattı "Niye yüzünü astın?" diye sordu. "Gerildim işte, ben yukarda oturacağım aşağı inmeye niyetim yok. Hem siz neden dışarda kutlamıyorsunuz? O kadar zenginsiniz evde kutlamak çok abes değil mi?" Dudağını büzerek bana üzülür gibi bir bakış atmıştı Bersu, "Öyle bir şeye annem izin vermez Meyra, hatta bu konuyu bu sabah konuştuk annemle, doğum gününe sen katılacak mısın diye sordum, millet iyice şüphelenir kimseye laf vermeyelim dedi bana. Merak etme ben senin yanında olacağım, bir saniye bile bırakmam. Yarım saat durursun sonra yukarı çıkarsın" Herkes gözlerini bana dikip hiç utanmadan gülüşmeye başlayacaklar, daha önce benimle bir kez bile konuşmayan, yüzünü görmediğim, tek vasfı babadan zengin olan şanslı insanlar birbirlerinin kulağına benim hakkımda olur olmadık şeyler fısıldayacaklar. Bunu istememek benim en doğal hakkımdı. "Defne" dedim yüksek sesle, "O gelecek mi?" Bersu başını sağa sola sallayarak söze girdi. "Sanmam, abimle şu sıralar sürekli kavga ediyorlar, barışıyorlar sonra tekrar kavga ediyorlar. Telefonda bağrıştıklarını duydum...Neyse, onlar bir yolunu bulur barışır yine" "Anladım" diye mırıldanarak önüme döndüm ve bir şeyler karalamaya devam ettim. Bersu'nun gözlerini üzerimde hissediyordum ama aldırış etmiyordum. "Senin bu halini gördükçe canım çok yanıyor arkadaşım...baksana ne kadar zayıflamışsın, seni tüm gün boyunca inceledim ve sen yemek yemiyorsun, bunun farkında mısın?" Omuz silkip önüme döndüm "İştahım yok" dedim tükenmez kalemi parmaklarımla çevirerek. Mutsuzdum ve mutsuzluğum her zaman ilk mideme vururdu. "Bugün birlikte akşam yemeği yiyeceğiz" dedi ısrarcı bir tavırla. "İste-" sıktığım tükenmez kalem patlayıp mürekkeplerini beyaz elbiseme damlattığında bir anlığına panikleyip ayağa kalkmıştım. Böyle bir şeyi beklemiyordum. Ellerim, elbisem tamamen siyaha bulanmıştı. "Hay Allah'ım! ne kadar sakarım" diye hayıflandığımda Bersu peçeteyle ellerimi silmeye başlamıştı. "Bir şey olmaz" dedi, "Sen bir duşa gir temizlen iyice, ben doğum gününde giymen gereken kıyafetleri odana bırakırım" "Sağ ol" Bersu'nun odasından çıkıp parmak uçlarımla diğer odaya yürümeye başladım. Mürekkepli ellerimi kapı koluna değdirmemeye özen göstererek kapıyı açıp içeri girdim. Banyo yapacağım için kapıyı kilitlemeyi düşünmüştüm ama Anıl kapıyı kilitlememden nefret ettiği için bu fikirden hemen vazgeçmiştim. Mürekkepli kıyafetlerimi diğer kıyafetlere bulaşmasını önlemek için sudan ve sabundan geçirerek mürekkebi iyice akıtıp kirli sepetine attım. Bütün kıyafetlerimi çıkararak sıcak duşa girdim, suyun başımdan akmasıyla derin düşüncelere dalmam bir olmuştu. Doğum günü demişken, o an aklıma on beşinci yaş günüm gelmişti. Buharlanan banyo kabininde sıcak suyun mayıştırmasıyla gevşeyerek sadece o günü düşündüm. Dört yıl önce... Şen şakrak bir şekilde hızla mutfağa koştum. Annem kahvaltı tepsisi hazırlıyordu, arkasına geçerek belinden sarıldım ve yanağına kocaman bir öpücük bıraktım. Şaşırarak "Ne oldu niye sarılıyorsun" diye sordu. Bugün günlerden sekiz şubattı ve benim doğum günümdü. "Bugün doğum günüm de ondan. Anne bana pasta yapacaksın değil mi? Başka bir şey istemiyorum lütfen! lütfen!" Eteklerine yapışıp ısrar etmeye başladığımda beni kendinden uzaklaştırarak "Olmaz bugün Tülay Hanım'ın misafirleri var, bir sürü yemek yapacağım zamanım yok" dedi. Yüzüm düşmüştü ama anneme hiç kızmadım. "Olsun pastaneden alırız senin yaptığın pastalar kadar güzel olmaz ama sorun değil" dedim buruk bir gülümsemeyle, on beşinci yaş günümde tek istediğim çikolatalı bir pasta yemek ve ailemle vakit geçirmekti. "O da olmaz" dedi annem, kaşlarım çatıldığında gözlerini bana dikerek konuşmaya başladı "Pastanede bir pasta kaç para haberin var mı Meyra? Şu sıralar zaten sıkışık durumdayız, baban arsa almaya çalışıyor, saçma sapan şeylerle uğraştırma beni. Hem senin Bersu'dan başka arkadaşın mı var da doğum günü kutlayacaksın? Kimle kutlayacaksın? Bersu şehir dışında kuzeniyle biliyorsun" Donup kalmıştım. Saçma sapan dediği şey benim on beşinci yaş günümdü ve ben sadece bir pasta istiyordum, gözlerim dolmuştu. Bersu olmasa bile ailemle kutlamak istemiştim işte. Ağladığımı gören annem önce söylenmeye başladı, sonra dayanamayarak yanıma gelip elini yanağıma koydu. "Bugün Tülay Hanım'ın misafirleri gelecek ve bir sürü tatlı, meze, yemek yapacağım, hepsinden kalanları getiririm öyle kutlarız olmaz mı?" Sinirlenmiştim, hatta duyduklarımı sindiremeyerek yanağımdaki elini sinirle iterek "Başkalarının artık yemeğiyle benim doğu günümü kutlayamazsın!" diye bağırdım. "Ha misafirlerden kalan yemeklerle doğum günü kutlayacağıma hiç kutlamam! Senden sadece bir pasta istedim, kıyafet istemedim hediye istemedim, lanet olasıca bir çikolatalı pasta istedim bunu bile hak etmiyor muyum!" Hıçkırarak ağlamaya başladığımda "Şımarıksın" dedi işaret parmağını yüzüme doğru sallayarak, "İşim var diyorum görmüyor musun? Paramız yok!" "Beni kandıramazsın" diye tısladım, "Ben artık çocuk değilim anne, eskisi gibi beni kolayca kandıramazsın, fakir edebiyatı yaparak kendimi suçlu hissettiremezsin. Babam arsa almaya çalışıyor da bana pasta aldığınızda alamayacak mı? Abim çalışıyor babam çalışıyor sen çalışıyorsun, Vedat Amca da iyi maaş veriyor ama nedense bizim hala bir pasta alacak kadar paramız yok. Hayır hayır, eğer gerçekten pasta alacak paramız olmasaydı şu an ağlamazdım. Sorun ne biliyor musun? Siz bana değer vermiyorsunuz. Patronunuzun kızına bile bende daha çok değer veriyorsunuz! İstemiyorum pasta falan, hem pasta alsak benimle doğum günümü kutlayacak mısınız? Hayır. Bana ayıracak bir pastanız da doğum günümü kutlamak için ayıracağınız iki saatiniz de yok" Bir şey demesini beklemeden mutfaktan çıkıp hava almak için dışardaki koltuklardan birine oturdum. Bağdaş kurup çenemi ellerimin arasına alarak bir süre düşünmüştüm. Annem üzüldüğümü göre göre neden beni mutlu etmeye çalışmadığını düşünürken yanaklarımın ıslandığını fark etmemiştim bile. Oysa iki kekin arasına puding koyup önüme pasta diye koysa ben kabul ederdim. Bersu'nun doğum gününde Bersu'nun internetten bulup anneme gösterdiği pasta modelini saatlerce uğraşıp yapmıştı, çok ama çok güzel olmuştu, benim annem mutfakta bir sanatçıydı ama sanatını hiç benim için icra etmemişti. "Bekle on beş dakikaya oradayım" Nemli gözlerimi kısarak başımı yukarı kaldırdığımda Anıl abiyi görmüştüm, o da beni fark ettiğinde utanarak gözyaşlarımı hızlıca kollarıma silmeye başladım fakat çok geçti. "Ağladığını fark ettim, boşuna silmeye uğraşma" dedi. Yanıma oturduğunda burnuma sızan odunsu kokuyu bir süre düşünmemi engellemişti. Geçen ay koyu sarı saçlarını asker tıraşı kestirmişti. "Saçların uzamış" dedim konuyu değiştirerek. "Yakışmış mı" "Yakışmış" O da konuyu değiştirmek istediğimi anlamış olacak ki keskin bir dille "Neden ağladın" diye sordu. "Hiç" Ağladığım şeyi söylersem benimle dalga geçer diye korkmuştum, hayatı dalgaya alan biriydi ve benim pasta için ağladığımı öğrenirse güler diye çekinmiştim. Beni çocuk olarak görmesini istemiyordum. "Hiç bir cevap değil" "Söyleyeceğim ama dalga geçmek yok" Beni başıyla onayladığında "Bugün benim doğum günüm" dedim tek nefeste. "Anneme bana pasta yapmasını ya da satın almasını istedim ama ikisini de yapmadı, kutlayacak kimsem de yok. Kendimi çok değersiz hissetmem normal mi?" "Bersu'nun doğum günü olsaydı şimdiye pasta yapmayı bırak hediye bile alırdı, ama öz kızına gelince ufak bir pasta bile yapamıyor, keşke doğmasaydım" Son sözcüğü söylediğimde kaşlarının çatılışına şahit olmuştum. Çenesini sıvazlayarak bana baktığında telefonu tekrar çaldı, açıp "Geliyorum Defne bekle biraz" diyerek telefonu ceketinin cebine koydu. Kalktı, arabasına doğru yürürken tuhaf bir kararsızlık içerisinde gibi ağır ağır yürüyordu. Tekrar arkasını döndüğünde şaşırmıştım. "Bir şey mi oldu niye gitmiyorsun?" diye sordum, az önce Defne onu aceleyle çağırmıştı çünkü. "Yürü" diye emir verdiğinde onu anlamadığımı belli edercesine "Nereye yürüyeyim" dedim. Yanıma gelip kolumdan tutarak beni ayağa kaldırdı. "Benimle geliyorsun, doğum gününü birlikte kutlayacağız" Gözlerim fal taşı gibi açılırken şaşkınlığımı gizleyemeyerek dudaklarım o işaretini almıştı. Ciddi ciddi benim doğum günümü kutlayacaktı? "Olmaz" dedim. "Olur" dedi. "Seni az önce Defne'yle konuşurken duydum, iki sevgilinin peşinde kuyruk olup rahatsız etmek istemem" Anlamıştım, halime üzülüp beni yanında götürmek istemişti ama ben onun çevresine uyamazdım ki. Arabanın anahtarını çıkardığında "Tek değiliz, Selin de yanımızda" dedi ki bu daha da korkunçtu. İkisiyle de tanışmışlığım yoktu ama Bersu bana Selin'in çok soğuk biri olduğunu söylemişti. Bana kötü davranırsa ya da 'Bu ne alaka' falan derse hemen üzerime alınırdım. "Ama siz yanınızda küçük birini dolaştırmak istemezsiniz ki" Anıl abi benden beş yaş büyük, yani yirmi yaşının ortalarındaydı, Selin'le sınıf arkadaşı olduklarına göre o da yirmi yaşındaydı. Bersu bana Defne'nin abisinden bir yaş büyük olduğunu söylemişti, yani o da yirmi bir yaşındaydı. Bu yaş grubundaki üniversiteli gençlerin yanında on beşlik liseli dolaştırmak istediklerini hiç zannetmiyordum. Keza kız kardeşi Bersu'yla bile ev dışında yan yana gelmezdi. O da bana katılır bir ses tonuyla "Doğru, küçük birini dolaştırmak istemeyiz" dedi. "Bu sadece bir seferlik bir şey" Arabanın ön kapısını açıp oturmamı bekledi, ben ise hala tereddüt ediyordum. "Ya beni istemezlerse...yok yok ben gelmeyeyim" Kolumdan tutarak beni zorla ön koltuğa otturtu, umutsuzca başımı öne eğdim "Kesin beni istemeyecekler" "Yüzüme karşı bir şey demeseler bile kesin sana 'Bu kızı niye getirdin' diyecekler, günlerini berbat ettiğim için benden nefret edecekler" Sesli bir şekilde güldü bana, "Senden niye nefret etsinler, bu nasıl bir abartma şekli." dedi. Sosyal anksiyetem tavan yapmıştı, şimdiden kafamdan senaryo uydurup üzülmeye başlamıştım. ♧ Arabayı müsait bir yerde durdurmuş, beklemeye başlamıştık. Ellerim o kadar terlemişti ki bu stresi çekmek istemediğimden doğum günümü yatağın içinde geçirmeyi tercih ederdim. Kısa süre sonra arabanın kapıları açıldığında korkuyla koltuğa sindim. Defne arabanın arka koltuğundan uzanarak Anıl'ı dudağından öptüğünde beni fark etmesiyle irkildi. "Bu küçük hanımefendi de kim" dedi sıcak bir gülümsemeyle. Selin dalga geçerek "Anıl çocuk bakıcılığına mı başladın" dediğinde utanarak daha da koltuğuma sinmiştim. İçimden bağıra çağıra 'Ben çocuk değilim' desem de bunu dışımdan söylememiştim tabii ki. "Meyra'yla tanışın, bir çalışanımızın kızı" dedi Anıl, ikisi de beklediğimden çok daha sıcakkanlı bir tavırla bana ellerini uzattıklarında rahatlamıştım ama bir yandan da şaşırmıştım. Bersu , Selin'i bana hep bir canavarmış gibi anlatırdı. "Ayrıca bugün doğum günü, birlikte kutlayacağız" Selin söz girerek "Demek öyle, doğum günün kutlu olsun, kaç yaşına giriyorsun?" diye sorduğunda ürkek bir tavırla "On beş" demiştim. "Daha da ufak duruyorsun, On üç gibi" dedi. Ufak durduğumu hep söylerlerdi. içim ferahlamıştı, benden rahatsız olmuş gibi değildiler. "İyi güzel de..." Defne gözleriyle beni süzdüğünde dudaklarını büzerek "Doğum gününü bu kıyafetlerle mi kutlayacaksın?" Defne, bu duruma parmak basmadan önce hiç düşünmemiştim. Evden çıktığımız gibi gelmiştim. Üzerimde pantolon ve dümdüz mavi bir tişört vardı, ne yalan söyleyeyim biraz da utanmıştım. Anıl , Selin'e bir kart uzatmıştı, "Öyleyse uygun bir kıyafet alın" Kaşlarımı çatarak kısık sesle "Olmaz" dedim, "Olmaz lütfen" Beni hiç dinlememişti. "Tamam bende" Anıl uyarıcı bir ses tonuyla konuştu, " Gidip ufacık kıza açık saçık şeyler alma" Selin ise "Tamamdır patron" diyerek arabadan inmişti. Onu bekletmeden ben de arabadan inmiştim, Defne de inmişti. "Ben de geleceğim kolay seçeriz" dedi. Beni yanlarına alarak en yakın alışveriş merkezine götürdüler. Birkaç kıyafet denettirip benim de fikrimi sorarak buz mavisi diz kapağımın üzerinde biten kalın askılı, askıları omuzlarımdan aşağıya düşen bir elbise satın almış, hatta kendi çantalarından çıkarttıkları birkaç makyaj malzemesiyle makyaj bile yapmışlardı bana. Çok ama çok iyilerdi, beklemediğim kadar iyi. Ben, beni istemeyeceklerini düşünmüştüm ama onlar tam tersi bu durumdan zevk almışlardı. Benimle tıpkı bir oyuncak bebek gibi oynamış, kendi istedikleri gibi süslemişlerdi. Bersu neden sürekli onları bana kötülüyordu anlamlandıramamıştım. Tekrar arabaya bindiğimizde Anıl gözlerini bana dikerek "Makyaj mı yaptın sen" dedi memnuniyetsiz bir tavırla. Defne yapmak istemişti ben de hayır dememiştim. "Güzel olmamış mıyım?" Dürüstçe davranarak "Olmamışsın" dedi. "Sen bakma ona kendisi tarikat şeyhinin oğlu sanki" dedi Selin, "Doğum gününde makyaj yapmasından doğal ne var? Gayet de güzel oldu" Defne araya girerek "Nerede kutluyoruz doğum gününü?" diye sordu. Selin "Gece kulübü" diyerek onu yanıtladığında Anıl abi, "Kız on beş yaşında amına k*yayım" dedi sert bir dille. "Ha, sanırım o detayı atlamışım" "Benim arkadaşımın kafesini biliyorsunuz, orada kutlayalım. Hatta ben ararım şimdi bundan sonra müşteri almaz, kafeyi kendimiz için kapattırırız. Ayrıca pasta falan da hazırlar" Defne'nin ortaya attığı fikri Anıl da Selin de onayladıklarında benim içim huzursuzlukla dolmuştu. "Anıl abi" dedim gözlerinin içine bakarak, "Öyle bir şey istemiyorum ben, zaten bana kıyafet aldın çok teşekkür ederim ama gidip bir yerde pasta yesek sonra ben eve gitsem ben gittikten sonra siz istediğinizi yapsanız olmaz mı? Hem annem o kadar uzun süre eve gelmezsem kızabilir. Ayrıca mekan kapatmak çok pahalı bir şey değil mi? Özür dilerim ama istemiyorum" Defne omzumu sıvazlayarak sahici bir gülümsemeyle bana destek verdi. "Sen niye doğum gününün tadını çıkarmak yerine parayı dert edip duruyorsun? Tatlım bir yere gidip pasta yemek doğum günü kutlamak değildir, pasta yemektir. Utangaç biri olduğun için mekan kapatma önerisinde bulundum. O kadar kişi içinde kutlayamazsın sen" Anıl, utangaç olduğumu gayet de bilen biriydi, Defne'nin kısa bir süre içerisinde çekingen bir kişiliğimin olduğunu analiz edip mekan kapatma fikrini ortaya atmasına şaşırmamıştı. "İtiraz etme çünkü haklı" dedi net bir sesle "Sen kalabalığın içinde doğum günü kutlayamazsın" Doğru söylüyorlardı ama ben işin finansal kısmını düşünüp karalar bağlamıştım. "Ben olmasam da para ezeceksiniz zaten değil mi?" diye masumca sorduğumda beni onaylamışlardı. "Evet ezeceğiz" Dedikleri kafe çok uzakta değildi. Yirmi dakikalık bir araba yolculuğundan sonra varmıştık. İçeriye girdiğimizde iki müşteri vardı, kafenin sahibi, Defne'nin arkadaşı olan bir altmış boylarında, kıvırcık saçlı, orta yaşlı bir kadındı "Dediğin gibi sen aradıktan sonra müşteri almadım. Oturan iki müşteri de birazdan kalkıp gidecek, içerideki buzdolabında sizin için ayırdığım kesilmemiş dört kişilik pasta da var. İçkiler de yanında hemen. İsterseniz size servis yapmak için kalabilirim" Defne nazik bir dille reddederek "Gerek yok servisi biz de hallederiz, sen çıkışta gelir mekanını kapatırsın boşuna yorulma" dedi. Kadın onu onayladı ve kalan iki müşterinin hesabını alarak çıkıp gitti. Sonunda sadece biz kalmıştık. Bir yandan diken üstündeydim, bir yandan da benim için bu kadar özel şeyler yapılması deli gibi hoşuma gitmişti. Karnımda kelebekler uçuşuyordu ama belli etmiyordum. Selin birkaç içki şişesi ve bardağıyla yanımıza oturdu. "Ben şarap içeceğim sen ne içersin Meyra?" bana sorduğu soruyla afallarken Anıl, "On beş yaşında lan on beş" dedi, Selin ardarda yaşımdan pot kırması onu sinirlendirmişti. Selin "O detayı atlamışım" dedi, omuz silkerek. Bana limonata doldurduğunda teşekkür ederek limonatamı yudumlamaya başladım. Daha sonra herkes masaya oturmuş, koyu bir sohbete dalmışlardı. Kendi çevreleri, üniversite hayatlarıyla ilgili konuşuyorlardı ve ben pek bir şey anlamıyordum. Daha sonra Defne bir anda bana dönerek "Senin sevgilin var mı?" diye sordu merak dolu bir sesle. Ben daha kafamda soruyu tartamadan Anıl, Defne'nin sorusunu "Sevgilisi falan yok, olamaz da" diye cevaplamıştı. "Neden olamazmış? Biz de lise birden beri sevgiliyiz Anıl unutma. Meyra'nın da pek ala sevgili olabilir. Liseli kız tabii ki de lise aşkını yaşamalı" Anıl onun dediklerini tiye alarak "Fikrim değişmedi" dedi. "Meyra'nın da Bersu'nun da lise aşkı eksik kalsın bir şey olmaz" "Sen gerçekten tarikat şeyhinin oğlusun" dedi Selin, "Oh be erkeklere gelince var ama kıza gelince yok öyle mi? Sen Vedat Amca'yla otura kalka muhafazakarlaştın." Anıl, "Feminist düşüncelerini başka yerde kus" dediğinde Selin gözlerini devirerek tekrar odağını bana doğru çevirdi."Defne baksana ten rengine, bembeyaz. İlk gördüğümde de fark etmiştim ama ışıkta daha da belli oluyor" "Evet" dedi Defne, "Beyaz tenden öte iskandinavyalılar, kuzeyli insanların güneş görmemiş gibi soluk beyaz tenleri olur. Onun gibi bembeyaz" Saçlarıma dokundu, "Saçları da kömür gibi siyah. Meyra sen şu disney prensesini andırıyorsun" dedi. "Hangisi?" diye sordum. "Siyah saçlı beyaz tenli olan hangisiydi unuttum" dedi düşünceli bir halde. Sonra "Pamuk prensesti sanırım ama emin değilim" diye ekledi. O an çocuk aklımla beni prensese benzetmesi çok cezbetmişti. Bu konuşmanın ardından biraz sonra da mumlarla dolu bir pasta üflemiş ve afiyetle yemiştim. O günün damağımda bıraktığı başka bir lezzetti. Hayatımda hiç bu kadar güzel bir doğum günü kutlamamıştım ve hayatım boyunca da unutmayacaktım. Önyargılarım da kırılmıştı, özellikle Selin hiç de Bersu'nun anlattığı gibi soğuk, nevale biri değildi, bana çok iyi davranmıştı. Boşuna stres yapmıştım. Defne de Selin de hafif sarhoş bir şekilde dans ederek eğleniyorlardı. Anıl ise içse bile sarhoş olmayan biri olduğu için benimle birlikte masada oturuyordu. Ben de ne yapayım, pasta yiyordum işte. Gece saat on ikiye vardığında kafenin sahibi olan kadın gelmiş ve kafesini kapatmıştı. Ben ve Anıl öndeyken çakırkeyif olan iki kadın arabanın arkasında pineklemiş, yatıyorlardı. Önce Defne'yi, sonra Selin'i eve bıraktı. Biraz sonra baş başa kalmıştık. Eve varmamıza çok az bir zaman kalmıştı. Bahçe kapısını açtıktan sonra arabayı uygun bir yere park etti. İkimiz de dışarı çıktığımızda şubat ayının soğuğu aramızdan geçip gitmişti, dişlerim gıcırdamıştı. An bu andı, yani teşekkür etmek için en iyi andı. "Çok teşekkür ederim hayatımda...hayatımda yaşadığım en en en iyi doğum günüydü! Sana minnettarım, beni mutlu ettin Allah da seni mutlu etsin" Yanağımı sıktı, "Eve gir üşüyeceksin" dedi. Başımı hızlı hızlı sallayarak kocaman bir gülümsemeyle "İyi geceler!" dedim. "İyi geceler" Çok mutluydum ama bu mutluluk eve girdiğim anda son bulmuştu. Ayakkabılarımı çıkartıp odama girdiğimde annemi odamda sinir küpüne dönmüş bir biçimde bulmuştum çünkü. Annem kollarını göğsünde birleştirmiş, nefretle bana bakıyordu. "Senin o oğlanla ne işin var?" dedi yüksek sesle. Anıl abiden bahsediyordu, yine aklında neler neler kurup kendini doldurmuştu. Hiçbir şey saklama zahmetinde bulunmadım, her şeyi olduğu gibi anlattım. "Beni bahçede gördü, üzüldüğümü görünce ona olanları, yani senin ufacık bir pastayı bile öz kızından sakındığını söyledim. O da ben mutlu olayım diye doğum günümü kutladı o kadar" Hala tatmin olmuş gibi değildi, "Sen ne olursa olsun o yaşta delikanlı bir oğlanla tek başına gezemezsin, eskiden yaşın küçük diye pek ses etmiyordum ama sen de haddini aşıyorsun Meyra. Ne kadar günah biliyor musun!" diye bağırdı bana. Kendimi savunmak adına "Tek başımıza değildik ki Defne de oradaydı, arkadaşı Selin de yanımızdaydı" dedim. Sonra üstümü başımı inceledi, çenemden tutarak yüzüme baktı, "Makyaj mı yaptın sen" dedi iğrenir bir tavırda. Sonra elbisemin eteğini çekiştirdi "Bu elbise nereden çıktı" "Anıl abi aldı, doğum günü hediyesi olarak" "Sen beni delirtecek misin kızım ha? Söyle! Baban şu kılıkla patronun oğluyla gezdiğini duysa senin bacaklarını kırar eline verir duydun mu!" İmalarından bıkarak "Yeter" diye homurdandım. "Yeter, pis pis düşüncelerini kendine sakla o benim abim sayılır ne diyorsun sen? Sadece ben üzüldüm diye bir jest yaptı o kadar, niye art niyet arıyorsun, niye? Zaten sevgilisi de yanımızdaydı, sana bunu söylüyorum ama sen hala o iğrenç düşüncelerini söylemeye devam ediyorsun. İşin günah sevap boyutuna geleceksek benim yılda bir olan doğum günümü zahmet edip kutlasaydın da bana günah işlettirmeseydin" Söylediğim şeylerden sonra öylece suratıma bakmaya başladı, bu sefer sert değil yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı. "Bak kızım, hiçbir kadın hiç bir erkekle arkadaş olamaz. Ben sana tümden sohbeti kes demiyorum, aynı evde büyüdünüz tabii ki konuşacaksın ama mesafeni korumak zorundasın, o senin abin değil arkadaşın da değil, bil ki ateşle barut yan yana duramaz" Söylediği şeyler bana o kadar saçma gelmişti ki, belki de bir anne olarak önlem almaya çalışıyordu. Karşı cinslerin hepsinden beni sakınmaya çalışması bir önlem değil, beni kısıtlamaktı. "Bitti mi" dedim umursamaz bir tavırla. Hiçbir şey demeden öylece yüzüme baktı, sonra da odamdan çıktı. ♤ Duşun altında on beşinci yaş günümü düşünürken annemin son sözleri beni bugüne tekrar getirmişti, yüzümde buruk bir gülümseme ve suyla karışan görünmez gözyaşlarıyla birlikte. Annem meğer o zaman ne kadar haklıymış, gerçekten de dediği gibi Anıl bana iyi niyetle yaklaşmamış, ben aptalmışım anlamamışım. Bersu da haklıymış, Defne ve Selin de o gün ki gibi melek değillerdi hiçbir zaman. Sadece o gün bana iyi davranmışlardı, annem hastalandıktan sonra evde hizmetçi olarak çalışmaya başladığımda her hizmetliye nasıl davranıyorlarsa bana da o şekilde soğuk davranmışlardı. On beşinci yaş günümde ikisiyle de ilk ve son samimi sohbetimizdi. Malum olaylar yaşanmasaydı beni hatırlamazlardı bile. Muhtemelen o gün iyi bir gündü, ben küçük ve tehlikesizdim, bu yüzden de bana iyi davranmışlardı. Anıl ise...onu hiçbir zaman çözememiştim. Nasıl yaptı bana bunu? Keşke o gün onunla doğum günümü kutlayacağıma gururumla yatağımın içinde ağlayarak doğum günümü geçirseydim bu kadar acıtmazdı. Hayatın kötü yönleri de vardı. On beşinci yaş günümü lanetle anacağımı nereden bilebilirdim? Anıl'dan ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edeceğimi nereden bilebilirdim? Bu düşünceler suyu kapattığım gibi aklımdan da uçup gitseydi keşke, gitmedi. Duştan çıktıktan sonra hızlıca odaya girip Bersu'nun benim için bıraktığı kıyafetleri aramaya koyuldum. "Nereye bıraktın anlamıyorum ki" Yoksa bırakmayı unutmuş muydu? Herhalde öyle bir düşüncesizlik yapmamıştır diye aklımdan geçirip bir yandan odayı karış karış arıyordum. Her yeri aradığıma emin olduktan sonra ümitsizce "Unutmuş" diye hayıflandım. "Neyse başka bir şey giyinip dışarı alırım" diye düşünüyordum. Bir yandan ne yapacağımı düşünüp bir yandan yatağın altını üstüne getirirken kapının açılmasıyla irkilerek olduğum yerde zıpladım. Arkamı döndüğümde umduğum gibi Bersu gelmemiş, Anıl'ın ta kendisi karşımda duruyordu. Donup kalmıştım...bir yandan aptallığıma içimden lanetler yağdırırken bir yandan onun karşısında havluyla ıslak bir şekilde kalmanın verdiği utançla cayır cayır yanıyordum. Gözlerimin ateşi yanaklarıma vurmuştu. "Şey... kıyafetlerimi arıyordum...evet kıyafetlerimi" Aldığım nefes bile ciğerlerimi yakarken, dehşet içinde onu izliyordum. Bal rengi gözleri üzerimde olmasına rağmen o kadar boş bakıyordu ki, şu anda ne düşündüğünü anlamlandıramayacağım kadar büyük bir sır küpüydü. "Kıyafetlerini arıyorsun?" Soru sorar gibi söylediği cümleyi " Evet" diye cevaplamıştım. Bana bakmayı bırakıp etrafa göz gezdirmeye başladı, gözleriyle etrafı tararken noktada durdu. Onun baktığı noktaya baktığımda banyo kapısının arkasına düşmüş ve sıkışmış kıyafetlere fark etmiştim. "Bunlar mı" diye sorduğunda "E-evet" dedim kekelememi engelleyemeyerek. Eliyle kıyafetlere uzandı ve bana uzattı. Bana uzattı ama ben alamadım, sanki ellerim görünmez bir denizci düğümüyle bağlanmıştı. "Ellerin titriyor" dedi. Banyonun kapısını araladı, içeri girdi. "Kıyafetlerini koydum, git içerde giyin" Oldukça soğukkanlı davranarak tişörtünü çıkartıp yatağa uzandı. Başımı sallayarak yalpalaya yalpalaya banyoya girdim. Hiçbir şey demeden put gibi dikilip ruh görmüş gibi yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamamıştım, nutkum tutulmuştu. Çok utanmıştım "Bir şey olmadı ki" dedim kendimi sakinleştirerek. "Utanacak bir şey yok havluyla gördü, gördün Meyra umursamadı zaten" kendimle konuşurken bir yandan da hızlıca kıyafetlerimi giyiyordum. ♤♡◇♧
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD