♤♡◇♧
Varla yok arası bir formdaydım, kimsenin ilgisini çekmeden en görünmez köşede, Bersu'nun yanında oturuyordum. Üzerimde insanların tabiriyle en 'baba' markalardan birinin son tasarımlarından biriyle duruyordum. Öyle ki Bersu bile benim giydiğim kıyafet kadar pahalısını giymemişti, çünkü o zaten zengindi, kimseye bir şey kanıtlamasına ihtiyacı yoktu. Hep derler ya 'Gerçek zenginler zenginliğini gösterme zahmetine girmez' diye, bu kesinlikle doğruydu. Tülay Hanım beni olmadığım biri gibi göstermeye çalışıyordu.
Bersu kalkmak için yanımda hareketlendiğinde onu durdurdum, "Sakın beni yalnız bırakma" dedim korkuyla "Bu insanların yanında beni yalnız bırakırsan seninle bir daha konuşmam"
Abarttığımı düşünerek gözlerini devirdi, "Bak" dedi eliyle kalabalığı göstererek "Herkes kendi aleminde rahat ol, kimse sana bir şey söyleyemez merak etme" Gerçekten de öyleydi, Anıl'ın doğum günündeki bu kalabalıktan oldukça korkmuştum ama pek beni sallıyor gibi değillerdi.
Belki de beni tanımıyorlardı.
"Abim hala ortalarda yok, annemin ona sürpriz parti yaptığını duyduğunda delirme ihtimali oldukça yüksek"
"Haksız değil" dedim başımı sallayarak. İlk kez bir konuda Anıl'a hak veriyordum.
Tülay Hanım yanımıza geldiğinde gözleriyle etrafı tarayarak bir yandan da oğlunu arıyordu. "Siz Anıl'ı gördünüz mü" diye sordu, Bersu'yla ben hep bir ağızdan hayır demiştik. "Nerede bu çocuk" diye hayıflandı. Bersu annesine moral vererek "Gelir birazdan anne" dedi ve koluna girdi. Tülay Hanım ise pişman olduğunu belli eden bir ses tonuyla "Kesin bana çok kızacak, keşke parti falan yapmasaydım" dedi.
Oğlundan korkuyordu ama onun için bir şeyler yapmaktan da geri durmuyordu.
Tülay Hanım bizim yanımızdan ayrılıp başka bir misafirin yanına gitmişti. Onu göz takibine aldığımda genç bir kızın masasının önünde durup onunla sohbet ettiğini gördüm. Gözlerimi onlardan ayırmayarak "Annenin konuştuğu kız kim" diye sordum. Bersu da benimle aynı yöne baktı ve hiç beklemeden cevap verdi, "Adını hatırlamıyorum, Seray mıydı Seren miydi...öyle bir şey işte. Babası emekli ilçe belediye başkanı, annesi de ülkenin en iyi özel hastanelerinden birinde genel cerrah. Babası üç kere ilçe belediye başkanlığını kazandı ama dördüncü kez aday olmak istediğinde sanırım mevcut partisi izin vermedi, sonra kendi bağımsız adaylığını koydu ama kazanamadı. Daha sonra da partisiyle arasında baya sürtüşmeler oldu, ortada yolsuzluk iddiaları vardı, bir süre ortalarda yoklardı sanırım bu yüzden. Tabii ülkede bu tip şeyler maksimum iki ayda unutulduğu için geri dönmeleri uzun sürmedi"
"İlginç"
"Çok güzel kız" dedim hayran olmuş bir sesle. Uzun koyu kestane saçları, sık olmayan kahkülleri, bronz bir teni ve bununla güzel bir tezatlık yakalamış yeşil gözleri vardı. Bersu'ya 'Bu kız kim?' diye sorarken aslında kızın tam olarak kendisi hakkında bilgi edinmek istemiştim ama Bersu bana ailesi hakkında bir şeyler söylemişti.
"Evet güzel" dedi Bersu, beni onaylayarak. Kızı dikkatlice incelerken beni fark etmiş olsa gerek göz göze geldik, utanmıştım ve gözlerimi başka yöne çevirdim. Resmen sapık gibi dakikalardır kızı kesiyordum.
Bersu yanımda huzursuzca kıpırdandı, "Ne oldu" diye sorduğumda ise bahçe kapısını işaret ederek "Abim geldi" dedi. Önce şaşkınlıkla etrafı izledi, muhtemelen şu anki kalabalığın neden toplandığını anlamlandıramıyordu. Tülay Hanım'a doğru yürürken çoğu kişi ona selam veriyor ve doğum gününü kutluyordu, bu durumda insanların neden geldiğini anlaması uzun sürmemişti.
Buraya doğru geldiğinde tedirginlikle ellerimi kucağımda birleştirdim. Ona baktığım an mutsuz bir adamdan başka bir şey görememiştim. Anıl, "Sana kim bu aptalca partiyi düzenlemen gerektiğini söyledi" dedi sinirle alnını ovarak, Tülay Hanım çekinir bir vaziyette eteğini toplayarak "Senin için yaptım oğlum...mutlu ol diye" dedi.
"Sana kaç defa söyledim ben kanatların altına alabileceğin bir çocuk değilim, bunu o kafana sok. Derdin ne? Sana bağırıp kalbini kırmadan akıllanmıyor musun? Defalarca şu sikik sürpriz partilerini bana yapma dedim, şimdi o insanları tek tek gönder de aklın başına gelsin"
Tülay Hanım duyduklarının şokuyla elini göğsüne koydu, gözleri titriyordu. "Olmaz!" dedi, "Olmaz gönderemem ne kadar ayıp!"
Anıl'a göre buradaki insanlara ayıp olması önemli değildi "Sence bu ne kadar umurumda" dedi dişlerini sıkarak "Sen gönder yoksa ben pek de kibar olmayacak şekilde göndereceğim" diye tehdit etti.
"Sen beni cemiyetten silmek mi istiyorsun galiba, olmaz öyle şey" dedi Tülay Hanım, o sırada Anıl'ın kendi arkadaşları Uraz ve Selin onu yanına çağırıyordu. Önce arkadaşlarına geliyorum işareti yaptı, annesiyle son kez ikaz edici biçimde konuştu. "Ben birazdan gideceğim, bu insanlarla ne yaparsan yap"
Annesini haşladıktan sonra sıra bana gelmişti, "Sen niye buradasın" dedi, beni küçümsediği söylediği her harfin çıkış notasından anlaşılıyordu.
"Tülay Hanım istedi diye, birazdan eve girerim" Gözleri beni bulduğunda yüzümü çevirdim. Beni görünce sinirlendiğini yüzüne bakmadan bile anlıyordum. İnsan içine çıkarak ona göre onu rezil ediyordum muhtemelen.
Başka bir şey demeden yanımızdan uzaklaşıp arkadaşlarının masasına oturmuştu. Onları görmek beni pek mutlu etmese de umursamamıştım. Selin'in yaktığı elimin yarası bile daha tam olarak silinmemişti.
♧
Başka bir işim yok gibi on dakikadır sadece onların masasını izliyordum. O kadar bıkkın görünüyordu ki yanında sürekli konuşan Uraz'a, Selin'e ve tanımadığım bir çok kişiye tepki vermeden viski içiyordu. İşte böyle böyle saatleri devirmiştik, insan uğultusunun baş ses olduğu bu ortamda insanlar eğlenip bir Mayıs gününün ilk baharında dans ediyorlardı ve ben de onları izleyip iç geçiriyordum. Gözüm, Bersu'nun bahsettiği kıza takıldı. Yanındaki birkaç kızla kadeh tokuşturarak kahkaha atıyor, güzelliğini şen kahkahasıyla taçlandırıyordu.
Onları izlerken uykum gelmişti, "Birazdan yukarı çıkarım" diye aklıma not edip arkama yaslanmıştım.
Uykulu gözlerle etrafı izlemeye devam ederken kararan gözlerimi fal taş gibi açan şey o kızın ta kendisiydi, Anıl'ın olduğu tarafa doğru yürüyordu, neden yürüdüğünü anlamak çok zor değildi. Masaya ulaştığında gülümseyip ayaküstü onlarla sohbet etmeye başladı. Tanrım! Kesinlikle enfes güzellikte, cilveli bir kızdı.
Uraz ve Selin kızla konuşsa da Anıl pek oralı olmuyordu. Tüm gece boyunca yüzü sirke satmıştı. Kızın da bozulduğunu fark etmiştim. Yazık, Defne'yle kavga etmeseydi kesinlikle böyle davranmazdı.
"Bu kız var ya, abime fena yanlıyor" dedi Bersu, sadece benim duyabileceğim şekilde ufak bir kahkaha patlattı, "Gerçi yanlamayan mı kaldı" Omuz silkip yüzümü ekşiterek "Sus" dedim.
"Şu işe bak" dedim iç geçirerek. Benim hayatımı yerle yeksan eden adamın değeri hiç azalmamıştı, hala ona biçilen kıymet aynıydı. O, Defne ile sorunları hariç tam takır hayatına devam ederken ben zincirlerimi germiş, özgürlüğüme kavuşacağım anı bekliyordum.
Geçen her dakika artan alkol miktarıyla birlikte bilinçler de kaybedilmişti. Bu bir doğum günü kutlaması değildi, muhtemelen Anıl'ın tepkisinden sonra Tülay Hanım doğum gününü ve pasta kesimini iptal edip sıradan bir partiye çevirmişti.
Kız kendinden geçmiş bir vaziyetteyken kendini Uraz, Selin ve diğer insanlardan soyutlayıp yavaş yavaş Anıl'a doğru yaklaştı. Elini onun yeni çıkmaya başlayan sakallarında gezdirdi. Anıl ilk başta ona karşı çok tepkisizdi ama kız kendinden emin ve cesaretli oluşundan mütevellit onu dudağının hemen yanından öptü. O ise hala duygusuz bir biçimde kızı izliyordu. O kız da yeterli olmadığının farkındaydı, daha cesur bir hamle yapması gerekti. Bu yüzden oturduğu yerden kalkıp onun kucağına oturup dudaklarına kapandı. Gerçekten insanların içinde bu kadar ileri gidilebilir miydi? Onları izlerken kıpkırmızı olmuştum. Gerçi ben bu filmi daha önce izlemiştim, hem de defalarca kez.
Sonra ne mi oldu? Kalkıp gitmişlerdi işte, herhalde şu an da bir otel odası arayışındadırlar.
Bersu'ya bakarak "Ben yukarı çıkmak istiyorum" dedim. Daha fazla durmanın mantığı yoktu. Hem bu samimiyetsiz ortamdan çok sıkılmıştım. Bersu ilk başta itiraz edecek gibi olsa da bu tip yerlerde daraldığımı bildiği için beni onayladı.
Yavaş adımlarla villanın kapısına doğru yürürken bir yandan Tülay Hanım'a bakıyordum, o kadar uğraşıp parti hazırladığı oğlu çekip gitmişti ve o da dert yanıyor gibi suratını asmıştı.
"Meyracım nereye gidiyorsun, gece daha yeni başladı"
Bana tanıdık gelen bu ses aniden arkamı dönmemi sağladı. Buda neyin nesiydi? Sesin geldiği yeri ararken Selin'i tam orada bulmuştum. Yanıma geldi, elini omzuma koyarak "Arkadaşlar Meyra'yı tanımıyor olabilirsiniz, ben tanıştırayım. Kendisi Anıl Fettahoğlu'nun müstakbel eşi" dedi.
Ne olduğunu anlamıyordum, bu kız ne yapıyordu?
"Kendisi iki ay önce Anıl'la yıldırım nikahıyla, herkesten gizli bir şekilde evlendi."
"Yine ne saçmalıyorsun Selin? İçip içip sapıtacaksan evine git" dedi Bersu, Selin ise onu tiye alıp "Aklım hala yerine tatlım, söyleyeceklerim bunun teminatı" dedi.
"Duyduklarınıza çok şaşıracaksınız çünkü bu evliliğin altında büyük bir bomba var"
Şeytani bir gülümsemeyle yüzüme baktı "Meyra" dedi alayla adımı zikrederek, "Sen neden Anıl'la evlisin biliyor musun?" Sorduğu soruyla kaşlarım çatılırken karnımda bir yumru oluşmuştu. Haftalardır cevabını aradığım bu soru o soruydu.
"N-neden?" diye sordum titreyen sesimle.
"Çok masumsun" dedi, "Hiç bir şey bilmiyorsun ve söylediklerim seni epey üzecek"
"Ah tatlım...sen bir iddia için ortaya konulan değersiz bir eşyasın" dedi. Ve o an kendimi bilinmezliğin içinde, ne yapacağımı bilemez halde buldum. O ne diyordu? İddia neydi?
Korkudan insanların yüzüne bakamıyordum, ne düşündüklerini bilmek istemiyordum. Tek bilmek istediğim Anıl'ın neden bana bunu yaptığıydı. Bersu tiz bir bağırışla "Selin defol git!" dedi. Ben ise tuzla buz olmuş, korku ve merakın yan yana bulunduğu bir kümesin içinde çırpınıyordum. "N-ne...ne iddiası..sen ne diyorsun? Anıl...Anıl niye yaptı?" Boğazımı yakan kelimelerdi. Anıl'ın yokluğunu fırsat bilip olayı çıkarmaya çalışıyordu.
Selin "Hiçbir şey bilmiyorsun değil mi" dedi dalga geçer gibi, "Dur daha açık anlatayım o zaman. Aslında en başta küçük bir şakaydı, sonra biz abarttık. Bir akşam içip eğleniyorduk, sonra sen geldin, bize içki getirdin ve içeri girdin. Sen içeri girdikten sonra Uraz senin için Anıl'a bu kızla iki hafta içinde birlikte olmayı başarırsan arabam senindir dedi. Üzülme, ilk başta Anıl reddetti, o kız benim kız kardeşim gibi, asla yapmam dedi ama biliyorsun Meyra, Anıl'ın en büyük kusuru yıkılmaz egosudur. Uraz onun egosunu zedelemeye başladığı an kabul etti. İşte hepsi bu"
"Sonrasını biliyorsun zaten, Anıl iddiayı kazandı. Araba onun oldu, sen de o yüzüğü taktın. Vedat Bey de bu olayın duyulmasından korkup seni ailenden korumak için Anıl'la evlendirdi."
Bedenimi taşıyacak gücüm, insanların yüzüne bakacak gururum kalmamıştı.
Hayır bu kadarını yapamazdı, değil mi?
Hep düşündüm, bazen o kadar kafa patlattım ki...ne kusur işledim, ne hata yaptım? Bir şeyler kafamda yapboz gibi şekilleniyordu ama ben eksik parçayı şimdi bulmuş, resmi tamamlamıştım.
Bana dokunmaları, beni istediğini söylemesi, hatta beni ve ailemi evden atmakla tehdit etmesi bile iddianın bir kurgusuymuş. Şimdi duyduklarım benim için ölümden ibaret. Geçmişime gölge düşürüp geleceğimi ise tamamen elimden almanın biçilmiş pahası bir arabaymış demek. Gözyaşlarım bile akmıyordu, bilakis vücudumu kaplayan nefret duygusunun yadsınamaz gücü, hüznümü delip geçmişti. O kadar şiddetli bir nefretti ki bu onun hoyrat sesinden başka bir ses duyamıyordum.
Başımı yerden kaldırıp Selin'e baktığımda mutluluk nidaları atıyordu. "Bu kadar üzülme Meyra, rüyanda bile göremeyeceğin bir adamla evlendin. Üstelik üzerindeki elbise senin üç aylık maaşına denktir"
"Ne biçim bir kızsın sen!" Bersu Selin'e doğru atıldığında Tülay Hanım onu güçlükle tuttu. "İnsanların içinde söyledin de eline ne geçti? Pislik! Hala konuşuyor!"
Selin'in beni hedef gösterdiği konuşmasından sonra insanlar, içinde bulundukları eğlenceden sıyrılıp gözlerini bana dikmeye ve tuhaf bakışlar atmaya başladılar. O kadar insanın bana odaklandığını görmek bile umurumda değildi. Bersu etrafa saldırarak onları korkutmaya çalışıyordu, "Gidin siz de, ne bakıyorsunuz gidin!"
Kesik kesik nefeslerimin arasında, uzun zamandır kaybettiğim benliğimi buldum. Yürüdüğüm engebeli yolların tozu hala genzimdeydi. Dizlerimden destek alarak zorlukla insan kalabalığının içinden sıyrıldım, resmine yabancı olduğum insanlardan ayrılıp Tülay Hanıma baktığımda 'Rezil olduk' der gibi etrafa bakıyordu.
Yalpalaya yalpalaya, korkuluklardan tutunup kendimi eve attım. Her adımımda başka şeylere tutunarak yürüyordum. Ellerim, bacaklarım deli gibi titriyordu, beni taşıyamadıklarını belli eder gibi. Merdivenlerden çıkarken kapının açılma sesini duydum ama kim olduğuna bakacak gücüm bile yoktu.
"Meyra bekle" Gelenin Bersu olduğunu anladığımda merdivenlerden çıkmaya devam ettim. Koridora çıkıp odaya kapattım kendimi. Daha fazla ayakta duramadım, gücüm yoktu.
Zorlukla ayağa kalkıp dolapları aramaya başladım. Bulduğum ilk çantayı yatağa koyup bana ait olan ne varsa koymaya başladım. Zaten üç beş parça şey bana aitti bu evde olan, üstümdeki elbise bile bana ait değildi ama bu kadarını dert edecek durumda değildim.
Bersu kapıyı açar açmaz önümde durdu, telaşlı bir şekilde "Ne yapıyorsun? Lütfen konuşalım" dedi. Bersu'nun endişeli sesini duyduğumda ağzmdan çıkan tek bir cümle vardı, "Bersu abimi çağır"
"Mithat'ı mı çağırayım?"
"Evet...bana abimi çağır Bersu" Şaşırmış olsa da dediğimi ikiletmeden telefonu eline aldı. "Neden Mithat'ı çağırmamı istiyorsun?" diye sordu. Ona yalan söylemek istemedim, "Çünkü bu evde bir dakika bile kalmayacağım, benim kendi evime, ailemin yanına gitmem gerek" Bu tımarhanede bir saniye bile durmak benim gururumu zedeliyordu. Beni sadece abim ait olduğum eve götürebilirdi, hala annemlerin açık adresini bilmiyordum.
Bersu, abim Mithat'la telefon görüşmesi yaparken tüm hazırlıklarımı tamamlamış, çantamı koluma takmıştım. Bersu telefonu kapattı, "Meyra bir sakin olsan, lütfen. En azından babam gelince onunla konuşurdun" Yüzünde sahici bir hüzünle bana bakıyordu.
"Konuşacak bir şey yok ki, benim yerimde olsan sakin kalabilir miydin? Şu an bayılmamak için kendimi zor tutuyorum Bersu, Vedat Bey kanatsız melek değil, sürekli bana yardım edemez, ben hayatımı Vedat Bey'in yardımlarıyla geçiremem. Benim gerçek ailemi bulmam gerek"
O da empati yapmış, beni haklı bulmuştu, gerçek bir arkadaş olduğu için içten üzülüyordu, abisinin günahını omuzlarında taşıyormuş gibi boynunu büktü. "Tamam canım sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Her zaman yanındayım bunu bil. Abin de on dakikaya geliyor" dedi. Bana sıkı sıkı sarıldığında gözlerimi kapatıp birkaç saniyeliğine de olsa unutmaya çalıştım.
Gittiğimde aileme, en önemlisi de babama kendimi nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Bilinmezlik beni öncesinden beri muzdaribi olduğum anksiyetemi tetiklemişti.
♧
O, hiçbir zaman kanatsız melek değildi, gri bir karakterdi. İyisiyle kötüsüyle tam bir griydi Anıl, son zamanlarda siyaha dönüşene dek. "Biliyordun değil mi bu iddia olayını" Ağlamaklı çıkan ses tonumla Bersu'ya sorduğum soru, onu afallatmıştı, durgundu. "Evet" dedi tek nefeste, "Biliyordum ama sana söyleyemedim, söyleyemezdim de."
Başka bir şey daha söyleyecekti ki arabanın sesini duyduğunda "Abin geldi Meyra" dedi. Hiç vakit kaybetmeden merdivenlerden çıkıp bahçeye indim. Abim, arabadan çoktan inmiş, bana neden onu çağırdığımı merak eder gibi bakıyordu. Onunla iletişimim o kadar kopuktu ki şaşırması çok doğaldı.
"Abi beni eve götür" dedim yalvarırcasına çıkan sesimle. Onu neden çağırdığımı merak ediyordu. "Neden apar topar beni çağırıp eve gitmek istediğini söylüyorsun?" diye sordu. Gerçeği söylersem asla beni eve götürmezdi. "Annemi çok özledim" dedim. Kaşlarını çatıp bir süre bana baktı, muhtemelen iki aydır arayıp sormayan bu kız birden neden anne hasretiyle dolup taştı diye düşünüyordu.
Karşı çıkmasın diye içimden dua ederken duam kabul olmuştu. "Tamam götürürüm ama yarın kendi evine dönersin" demişti. Hayır asla dönmeyecektim.
♤
Arabadayken hiç konuşmadık, bir kelime bile. Yaklaşık iki saatlik yolculuğun ardından ara mahallelerden birinde durduğunda geldiğimizi anladım. Ben arabadan indim, dışarı çıkıp abimin arabayı park etmesini bekledim. Birkaç dakika sonra park edip yakınımızdaki bir eve doğru yürüdü. Demek ki bu ev ailemin yeni eviydi. Gelip görmek yeni nasip oluyordu.
Yürürken bir yandan da evi inceliyordum. Dışı bej rengi müştemilattan biraz daha büyük ve yeniydi. Ailem adına sevmiştim, bir gün bile başımı yastığa rahatça koyamadığım saray bozması evden sonra ailemin sıcaklığına muhtaçtım.
Abim Mithat anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğinde ardından ben de girdim. Babam, televizyonun karşısında uyku sersemi bir şekilde adını bilmediğim bir haber kanalını izlerken gözleri bir anda bizi bulmuştu. Beni beklemediği aşikardı, şaşırmıştı.
Sevecen bir ses tonuyla "Hoş geldin kızım" dedi. "Sen bizi hatırlar mıydın, hiç arayıp sormadın. Gözlerimiz yollarda kaldı" Bu naifliğinin sebebini herkes biliyordu. Tabii ya, yağlı kapıya gelin olmam en çok babamı sevindirmişti. Yüzüne tükürsem yarabbi şükür deme ihtimali vardı.
"Hoş buldum baba" dedim yarım ağızla. "Annem nerede? Onu çok özledim" Oturduğu kanepeden ayaklanıp "Bu akşam üstü rahatsızlandı, doktora götürdük. Şimdi uyuyor, istersen çağırayım" dedi.
"Annem rahatsızlandı mı? Ne oldu? Durumu nasıl? İyi mi şimdi?"
Art arda soru bombardımanıma babam sadece "İyi" diyerek cevap vermişti. Annemi deliler gibi özlemiştim, görmeyi de çok istiyordum ama birazdan babama söyleyeceklerim yüzünden bu evde kopacak fırtınanın ona vereceği zararı düşündüğümde bu fikirden vazgeçtim.
"Aç mısın sen? Dolapta sarma ile yoğurt çorbası var, annen dün yapmıştı" Babamın şefkat gösterisine gülümseyerek karşılık verebilmiştim. Başka zaman bu denli düşünceli olsaydı her şey farklı olabilirdi.
"Aç değilim baba sağ ol"
"Benim seninle konuşacaklarım var aslında" Lafı dolandırmadan babamın karşısına geçtim.
Ellerim terden sırılsıklam olmuştu ve hissettiğim tedirginlikle sürekli yutkunup duruyordum. Nemlenen ellerimi elbisemin eteklerine silip babama iyice yaklaştım, karşısında eğilip kendimi tutamadan ağlarken aynı zaman yalvarmaya başlamıştım. "Baba lütfen!..Lütfen beni yanınıza alın...Sizin için her şeyi yaparım ne olursunuz beni o evden kurtarın! Beni yanınıza alın!"
"Ben orada kalmak istemiyorum baba...o insanlar bana göre değiller, bana iyi davranmıyorlar...mutlu değilim...beni oradan alın, size söylüyorum beni yanınıza alın!"
Babam böyle bir şey beklemiyordu, afallamıştı, şaşkınlıktan dilini yutmuştu. Paçalarına tutunmuş, bana uzatacağı eli bekliyordum. Hiçbir zaman ona bu denli ihtiyacım olmamıştı. Şaşırdığı için ilk başta tepki vermese de yüzünün aldığı şekil saliseler içinde değişti. "Bu kız ne söyler Mithat?"
"Ben de anlamadım baba, annemi özledim dedi, o yüzden getirdim"
Babam emreder gibi tok bir sesle "Kaldır başını" dedi. "Sanki ne yaptılar sana, dövdüler mi sövdüler mi? Vedat Bey gözü gibi bakıyor sana, sana değil hepimize bakıyor. Sen Allah'tan daha ne istersin!"
"Öyle değil baba" Babamın bacaklarına yapışmış, gözlerinin tam içine bakıyordum. "Beni çok aşağılıyorlar, istemiyorlar beni. Her gün eziliyorum her gün! Canıma tak etti...Sen beni yanına al baba...lütfen. Ne istersen yaparım, gece gündüz, kar kıyamet demeden çalışırım, tek kuruşuna bile dokunmadan sana getiririm bütün emeğimi. Yeter ki beni yanına al...baba...beni yanına al...mecbur olmasam gelir miydim?"
Bacaklarını benden bir çırpıda kurtararak beni geriye doğru savuşturdu, yere yığıldım. "Al götür şunu Mithat, yoksa elimden bir kaza çıkacak!" Babamın hiddet dolu sesi kulaklarımı sağır edercesine bir his uyandırmıştı. Sinirleneceğini biliyordum, kabul etmeyeceğini biliyordum.
Gururumu ezerek tekrar babamın ayaklarına kapanmış ağlıyorken abim kolumdan tutara beni dışarı çıkarmaya zorladı. "Baba lütfen.." dedim son kez babamın yüzünde umut kırıntısı ararken ama nafile, yoktu.
"Abi bırak!"
"Beni yalnız bırakmayın! Beni beni oradan alın! Beni yanınıza alın!"
"Baba n'olur...acı bana!"
Beni apar topar, sürükleyerek evden çıkarıp arabaya bindirdiğinde avazım çıktığı kadar şiddetle ağlıyordum. Öyle bir ağlamaktı ki bu hem feryat ediyor, hem de kendimden geçmiş bir şekilde bağırıyordum. Bu uzun soluklu gecede yüzüm hep ıslaktı.
Fayda etmeyeceğini anladım, başımı arabanın soğuk camına yaslayıp gözlerimi yumdum. Kimsesizliği, arkanda kimsenin olmadığını bilmenin verdiği tarifsiz acı.
♧
Villanın önünde durdu, arabayı bagaja sürüp "İn" dedi. İkiletmeden dediğini yaptım. Bir süre sonra o da indiğinde arabayı kilitleyip bagajı kapattı. Ben ise ağlamayı çoktan bırakmış, sanki az önce babasının ayaklarına kapanıp ağlayan ben değilmişim, her şey aşırı normalmiş gibi konuşmaya başladım.
"Abi sen Anıl'ın son arabasının nerede olduğunu biliyor musun? Sonuçta şoför sensin, illa ki biliyorsundur" Hiçbir şey anlamamış gibi gözlerini kısarak bana baktı. "Ne alaka şimdi, arabanın tasasına mı düştün?"
Boğazımı temizleyip konuşmama devam ettim "Yok, Tülay Hanım içinde özel bir şeyini unutmuş da almamı söyledi. Şimdi aklıma geldi"
"Tamam, her neyse söyle ben alıp sana vereyim" dedi.
"Özel bir şey" dedim üzerine bastıra bastıra söyleyerek, "Benim almamı söyledi" İnanıp inanmadığını anlamak için yüz ifadesini incelediğimde inanmış gibi gözüküyordu.
Emin olmak istiyordum, sonuçta Anıl'ın bir sürü arabası vardı. Benim ulaşmak istediğim ise sadece bir tanesiydi. "Anıl bu son arabasını ne zaman aldı?" diye sordum.
"Sana ne" diye söylendi "Gecenin bu vakti ne saçma sorular sordun"
Bu konunun üzerine gitmeye devam ettim, kesinlikle o araba olduğuna emin olmam gerekti. "İki ay falan önce mi aldı acaba? Daha önce gördüm de bu arabanın benzeri Uraz'da da vardı sanki"
"Evet" dedi beni onaylayarak, "Aynı modelden onda da vardı, belki de Anıl'a satmıştır" dedi. Artık o araba olduğuna emin olduğum için soru sormayı bıraktım. Bahsettiği araba arka bahçenin bagajında gizliydi.
"Neyse sen bagajın ve arabanın anahtarını ver ve git" Arabanın anahtarıyla bir işim yoktu aslında, şüphelenmesin diye istemiştim. Benim işim arabanın içiyle değil dışıylaydı.
Şüpheyle kaşlarını çattı, "Arabadan ne alacaksan al sonra bagajı kilitleyeceğim" dedi.
"Hayır" diye çıkıştım "Arabayı beğendim, hoşuma gitti, içinde oturacağım belki itirazın mı var? Yiyecek değilim ya arabayı, alt tarafı içinden bir şey alacağım, biraz da içinde oturacağım o kadar. Ben sana sabah anahtarları geri veririm merak etme, sorumluluk bende" Sesim aniden çok çıkınca tuhaf tuhaf baksa da bir şey demeyip bagajın ve arabanın anahtarını bana uzattı.
"İyi tamam" dedi. Son kez bana bakıp arkasını döndü ve gitti. Abimin gitmesiyle de nefesimi dışarı vermiştim. Arka bahçeye yürüdüm. Belki biraz sonra yapacağım şey hayatımda yaptığım en çılgınca şey olacaktı. Yapmazsam kendime olan saygımı yitirecektim, o araba parçalara ayrılmalıydı, yok olmalıydı. Belki de insan hayatın bazı evrelerinde kendini değiştirmeli, hep ürkek, hep perdelerin arkasında durmaktansa bir kere sahne ışığında olmalıydı.
Bagajın önüne geldiğimde cebime koyduğum anahtarları geri çıkardım. Doğru anahtarı bulup bagajı açtım. Önümde gri, son derece lüks bir araba vardı. Belli bir süre ben ona bakmıştım, o da bana. Selin'in dediği gibi benim değerim iddiaya konan bir arabadan ibaret değildi. Ben etimle, kemiğimle, kalbimle, aklımla çok değerliydim, ben insandım. Benim değerim bu metal yığınıyla eşdeğer olamazdı, onların kararmış kalpleri ve kapalı zihinleriydi bu metal yığınıyla aynı değerde olan. Ben değerliydim, hem de çok değerliydim.
Bunu kendime hatırlatmam gerekiyordu.
Birazdan bu arabanın külleri bile kalmayacaktı. Arabayı çalıştırdım, benzin göstergesi sıfıra oldukça yakındı, muhtemelen Anıl bu arabayı hiç kullanmamıştı. Benzin deposunun dolu olması aracın infilak etmesine sebep olurdu, tabii bu kadarına da gerek yoktu.
Bir çakmak bulmak için arabanın torpidosuna göz gezdirdim ki bulmam da çok kolay olmuştu. Topluca sigara içtikleri için her yer çakmak doluydu. Arabanın kapılarını kapattım. Bagajın içine girdim, alet edevat çantaları, yedek lastikler ve benzin bidonu vardı. Bulduğum benzin bidonunu açarak arabanın koltuklarına dikkatlice benzin döktüm.
Az sonra yapacağım dediğim şeyi eyleme geçirirken yine benliğimde nükseden korkak küçük kızı hissetmiştim. Bana yapma diyordu, yapacaksın da ne olacak? Olan yine sana olur diyordu. Onu dinleyen kimdi ki? Damarlarımdan kan değil nefret akıyordu, kin ve diğer tüm kötü duygularla birlikte.
Asıl yapmam gerekeni yapmaya hazırdım, çakmağı çakmaya hazırdım.
Bir süre arabaya bakıp elimde sıkı sıkı kavradığım çakmağa baktım. Çantamdan çıkarttığım alelade bir kağıdı ateşe verdim. Elimde yanan kağıdın her bir zerresi kül olurken zamanımın az kaldığını bana gösterir gibi tükeniyordu.
Bana lazım olan büyük bir zaman dilimindeki küçük bir karardı. Bir anlık istekle elimde yanan kağıdı arabaya fırlattım ve birkaç adım geriye gittim. Kağıt önce arabanın önüne düşüp benzinle büyüyüp alevini arabaya sıçratmıştı. Alevi tüm arabayı sararken nefesimi tutmuş, alevden parlayan göz bebeklerimi kırpmadan arabanın yanışını izliyorum. Bu...bu müthiş bir zevkti, arabanın sahibi olan o kimliğin de böyle yanması gerekiyordu. Belki o zaman da çakmağı çakan ben olurdum.
♤♡◇♧