Kusursuz Bir Kusur

3960 Words
Başlamadan önce yine oy ve yorumlarınızı rica edeceğim keyifli okumalar ♤♡◇♧ Kusursuz bir bütün için harikulade parçalar gerekir. Tıkır tıkır işleyen bir sistem ancak böyle yürür, bir kovandaki arıları ya da devasa bir karınca yuvasını düşünün. İlişkiler de böyledir, hiçbir şey tek başına tüm ilişkiyi ayakta tutmaya yetmez. Fırtınaya yakalanmış bir tekneye yelkenler tek başına yardımcı olamaz, sağlam bir motor, belki devreye girmesi gereken kürekler ve güvertede teknenin seyrini sağlayan hünerli birkaç insan lazımdır. Bu bir keşif yolculuğu olacak, yelkenlerinizi ayarlayın, birazdan rüzgar onları şişirecek ve gitmeye korktuğunuz yabancı kıyılara sürükleneceksiniz. Korkmayın, bu yabancı topraklar aslında şimdiye dek ayak basmadığınız kendi kıyılarınız olacak. Aynı sayfayı altıncı kez okumama rağmen hala anlayamamış olmanın sıkıntısıyla gözlerimi yumdum. En sonunda okuyamayacağımı anlayıp kitabı yanımdaki rafa bırakmıştım. Hiçbir şeye odaklanamıyordum, dün öğlenki olaydan sonra hiçbir şeye. Telefonum titrediğinde gözlerimi o yöne çevirdim, Bersu mesaj atmıştı. "Hadi kızım film izlemeyecek miydik? gelsene" Ne film izleyecek halim vardı ne de o villaya girmek istiyordum, nasıl isteyebilirdim ki? Hayatımda ilk kez bu kadar karışık duyguları birlikte hissettim. Tek bir an bile aklımdan çıkmamıştı ki. Nasıl olur bu? Nasıl? Biraz daha düşünürsem aklımı kaçıracaktım. İçimde büyüyen isimlendiremediğim o duygu hayal kırığıyla karışık öfke, biraz da hüznün karıştığı değişik bir duyguydu. Neydi bu? Kendimi berbat hissediyordum. Neredeyse ağlayacaktım. Abim sayılırdı, ya da artık sayılmazdı. Kafamda onunla biriktirdiğim tüm hatıraları gün yüzüne çıkardığımda çoğunlukla abi kardeş ilişkimiz olduğunu hatırlıyorum. Beni en çok üzen şey de buydu zaten. Bana böyle bir şeyi nasıl teklif eder? Sanırım gerçekten aklımı kaçıracağım. Belki de beni denemek için yapmıştır, hani ne bileyim ne tepki vereceğimi ölçmüştür, belki de benimle dalga geçmiştir gibi düşünceler aklımda uçuşurken aslında aklım onu kendince aklamaya çalışıyordu. Şaka dahi olsa böyle şaka mı olur? "Her ne olursa olsun bu normal değil" Evet kadınlara düşkün bir kişiliği vardı Anıl'ın. Bunu inkar edemezdim ama bana öyle davranmazdı ki. Ben aptal biri değildim, daha önce böyle bir niyeti olsa fark ederdim. Ya o kendini çok iyi saklamıştı ya da ben düşündüğüm kadar zeki biri değildim. "Allah'ım! kafayı yiyeceğim şimdi..." "Kalk da bize sofrayı kur" Abim bana sesleniyordu ama aklımdaki düşüncelerle kavga etmekle meşgul olduğum için onun sesi bir sinek vızıltısı gibi geliyordu kulağıma, duymuyordum. "Ben sana sofrayı kur demedim mi!" İkinci kez bağırışıyla olduğum yerde sıçramam bir olmuştu. Kendisinden de o sesinden de nefret ediyordum. Bir gün gelse de ölüm haberini alsam diye düşünmeden edemedim. "Tamam abi hazırlıyorum hemen" dedim daha fazla sinirlenmesini önleyerek. Bir yandan sofrayı kuruyor bir yandan da hala aklımdaki tilkilerle kavga ediyordum, biri beni bu çıkmazdan kurtarabilir mi? Üst raftan tabağı almaya çalışırken arkamdan devasa bir ses gelmesiyle elimi korkuyla kalbime koydum. Az önce hazırladığım tepsi yeri boylamıştı. Dağılan bardak ve tabak kırıntılarının ortasında parlayan gümüş rengindeki oval tepsi, bana aklımın çok karışık olduğunu ikinci kez göstermişti. Yarısı havada kalacak şekilde saçma sapan halde masaya koymuştum, asıl düşmemesi saçma olurdu. Aklınızda başka bir düşünce varken yaptığınız işe asla odaklanamıyorsunuz. "Salak mısın kız sen? Bir sofrayı kuramayacak kadar mı beceriksizsin! Açlıktan öldük ulan" Babam mutfağa girip bir bana bir de dağılan tepsiye bakıp sinirle elini alnına götürdü, "Önce yemeği getir, sonra şu pisliği temizle" dedi. Babamın hareketlerini normal karşıladığım için elimi hızlı tutmaya çalışıp başka bir tepsi hazırladıktan sonra masaya götürdüm. Şimdi kavga edip de hakaret işitmek istemiyordum. Tabaklara çorba koyarken abim sertçe çatalı masaya bıraktı. "Çok yüz veriyorsun baba sen buna" dedi dişlerinin arasından konuşarak. "Biz söylemesek masayı bile kurmayacak. Kuş kadar aklı vardı o da gitti" Evet çok yüz veriyordu, öyle yüz veriyordu ki bazen yüzümü dağıtacak gibi bakıyordu. Babam abimin dediklerine sadece başını sallayıp bana dönerek "Anneni masaya getir" dedi. "Olur baba" diye mırıldandığımda hızlıca annemin odasına girdim. Uyanıktı, duvara montelenmiş küçük televizyondan adını bilmediğim bir dizi izliyordu. "Yemek hazır anne, hadi gel bir şeyler ye" Koluna girip onu masaya doğru yürüttüm, yemeğini koyduktan sonra dışarı çıkmak için adımlarımı dışarı doğru yönelttiğimde "Kızım sen yemiyor musun" diye sordu. Zerre kadar iştahım olmadığı gibi masaya oturmak da istemiyordum. "Hayır anne, ben yemeği hazırlarken bir şeyler atıştırdım sen merak etme" dedim. Bana huzursuz bir şekilde bakmıştı "Düzgün beslen kızım bak yüzün solmuş" dedi kaşlarını çatarak. "Vallahi yedim anne ya, size afiyet olsun" Bir süre sonra herkes benim varlığımı unutup yemeğe dalmıştı, bunu fırsat bilip kendimi dışarı attım. ♤ Akşamüstü soğuk havanın tenimi yalamasıyla nefesimi tuttum. "Keşke üzerime ince de olsa bir şeyler giyseydim" diye düşünsem de tekrar eve girmeye üşenmiştim. Ellerimi kollarıma sürtüp biraz olsun ısınmayı ümit ettim. Bahçede duran otomat takılmıştı gözüme. Evet, bahçede bir otomat vardı, Bersu istediği için Vedat Bey koydurtmuştu. Ama gerekli ama gereksiz iş görüyordu bazen. Yanına yaklaşıp cebimdeki beş lirayı içine attığımda bana sütlü bir kahve verdi. Isınmanın en güzel yolu buydu. Tüm vücudumun zırıl zırıl titremesine karşın ellerimi ısıtan kahvenin yüzüme vuran sıcak buharı hoşuma gitmişti. Bir anlığına aklım Anıl'dan gitmişti, başka şeyler düşünmeye başlamıştım. Bir zamanlar üniversiteye gidiyor oluşum gibi. Hayalim başarılı bir şekilde psikoloji bölümünü bitirip klinik açmaktı. Tamam! kabul ediyorum. Klinik açmak biraz ütopik bir hayaldi. Olsun, ben de devlet çalışırdım. Burada sonsuza kadar hizmetçilik yapıp milletin kahrını çekmek, isteyeceğim en son şeyken hayal seçme lüksüm pek yok gibiydi. Kader ya da modern deyimiyle şanssızlık kurduğum hayalin önüne barikat kurmuştu, aşılamaz ve kalın bir barikat. Annemin nükseden ve bizim o ana kadar hiç haberdar olmadığımız hastalığı. Kanser insanı en savunmasız halinde yakalayıp her şeyi elinden alıyordu. Bitirdiğim kahvenin bardağını yandaki çöpe attım. Artık villaya girme vakti gelmişti, zaten Bersu'ya söz vermiştim, film izleyecektik. Ayaklanıp kapıya doğru yöneldim. Sabit hızla yürürken tek duyduğum çimenlerin ayak izimde bıraktığı hışırtılı seslerin yansımasıydı. Bir an arkamdan bahçe kapısının açılma ses geldiğinde çimen sesine odaklanmayı bırakıp arkamı döndüm. "Umarım gelmemiştir" Gelmişti. Sanki yasak bir şeye bakıyormuşum gibi aniden gözlerimi ters tarafa doğru çevirdim, acaba o görmeden içeri girebilir miydim? Karşılaşmak isteyeceğim son kişi bile değildi. Saçmalama Meyra, aynı evde ne kadar kaçabileceksin sanki Abim, duyduğu sesle dışarı çıkıp bahçe kapısını kapattı. Anıl arabanın anahtarını abime uzatıp "Al bunu, sabah oto servise götür" dedi. Abim onun lafını ikiletmeden "Tamam efendim" dedi, anahtarı aldığı gibi eve girmişti. Yalnız kalmıştık. Göz göze gelmemiz tüm vücudumun tekrar yanmasına vesile olmuştu ve ben, hava buz gibi olmasına rağmen cehennem gibi yanmıştım. Gözlerimi kaçırdım, şuan tek istediğim bir şey demeden eve girmesiydi. Bakışlarımı yere sabitlerken ağır adımlarla yanıma geldiğini fark ettim, duyduğum ayak sesleri beni geriyordu. Birkaç adım sonra durup beni izlemeye başladı. Başımı eğip sadece yeri izliyordum, o da beni izliyordu. Normalde olsa yüzüme bakmadan geçip gideceği yerde izlemeyi seçmesi hiç ama hiç normal değildi. Garip davranıyordu, çok garip. Şuan utanması gereken ben miydim emin değilim ama tüm vücudumu utanç denen illet duygu sarmıştı, sanki havale geçirmişim gibi tenim beni yakmıştı. Yaklaşık iki dakika sonra dayanamayıp başımı kaldırdım. Bu iş böyle gitmezdi, en iyisi hiçbir şey olmamış gibi devam etmekti. "Nasılsın" Sesimin sakinliğinin arkasında sığınan küçük bir titreşim bile korktuğumun işaretiydi. "Günün güzel geçmiştir umarım Anıl abi, bir şeye ihtiyacın olursa ben buralardayım" Bana uzak bir koltuğa oturup ellerini göğsünde birleştirdi. Koyu sarı saçları biraz uzamış ve ensesine kadar inmişti. Akşamın karanlığında kahverengi gibi görünüyordu. "Sen zaten ne istediğimi biliyorsun" dedi alaylı bir sesle. "Ayrıca şu abi kelimesini bir daha bana karşı kullanma, ben senin abin değilim ve hiçbir zaman da olmadım" Devam ediyordu, yüzünde ben şaka yapıyorum der gibi bir hal de yoktu. "Peki...sen nasıl istersen o şekilde hitap ederim sana, benim için problem değil" dedim sanki asıl konu oymuş gibi dikkatini dağıtmaya çalışarak. Kekelemeye başlamış olmam tüm güvenimi kırarken rahatlamak için nefesimi dışarı verdim. Yaptığı şakaya mı devam ediyor yoksa beni mi deniyor hala anlamamıştım. Yok yok, ciddi olamazdı. Ayakkabısını yere sürterek konuşmaya başladı. "Bana laf kalabalığı yapma Meyra, haftaya pazar günü ev boş olacak" Gözlerini bana dikip "İşte o gün seni istiyorum" dedi. Şimdi gerçekten yarım kalan aklımı da yitirmiştim. "Sen ne diyorsun Allah aşkına!" titreyen ellerimi şakaklarıma bastırarak "Bak şaka mı yapıyorsun beni mi deniyorsun bilmiyorum ama ne olursun uzatma artık b-ben dayanamıyorum ve çok rahatsız oluyorum...lütfen, eski haline dön" diye sitem ettim. Dediklerimden hiç etkilenmemiş gibiydi. Yaslandığı koltuktan hafifçe doğrulup "Sen şaka yaptığımı mı zannediyorsun" dedi ciddi bir ses tonuyla, şaka yapmadığını kanıtlar gibi. "Demek istediğim gayet açık. Sadece bir gece, sonra ikimiz de unutacağız" Öyle rahat konuşuyordu ki onun rahatlığı beni çıldırtıyordu. "Siz kendinizde değilsiniz" Kaşlarım sanki daha çok çatılabilirmiş gibi tüm alnımı kırıştırdı, delirmenin eşiğindeydim. "Az önce senli benli konuşuyorduk, ne oldu da birden resmi bir dile geçtin" "Belki sınırlarını bilirsin ve çalışanlarınla nasıl konuşman gerektiğini anlarsın diye, sanırım işe yaramıyor" Utanç falan kalmamıştı bende, aksine çok öfkeliydim, kızgındım ve hayal kırıklığına uğramıştım. "Pazar günü ortada sınır falan kalmayacak" dedi çenesini sıvazlayarak Bir an duyduklarıma inanamadım. Sesi o kadar net ve kendinden emindi ki o an şaka falan yapmadığını anladım. Anıl daha önce hiç şaka yapmamıştı ki, bunu yapan ya da seven biri değildi. Böyle şaka da olmazdı zaten. O...ciddiydi, hiç olmadığı kadar hem de. Boğazım düğümlendi, ne diyeceğimi bilemedim. Ölü görmüş gibi bakıyordum yüzüne, gözlerimde şaşkınlığın içine saklanmış hayal kırıklığı vardı. "Sen bana nasıl böyle bir şey teklif edersin" dedim ağlamaklı bir sesle. "Ben seninle aynı çatı altında büyüdüm, biz birlikte yedik içtik. Bu ahlaksız teklifi yaparken hiç mi vicdanın sızlamadı? Vedat Bey duysa yüreğine inerdi adamcağızın" Yüzüme bile bakmadan cebinden çıkardığı çakmakla sigarasını yaktı. Beni kaale almıyordu, bir insan ancak bu kadar karşısındakine değer vermediğini gösterebilirdi. "İnan şu dediklerin zerre kadar sikimde değil, ahlak kurallarını önemsemiyorum" dedi. Sigarayı iki dudağının arasına sıkıştırıp çekti. "Bunu babam söylemek gibi bir hata yapma sakın" Soğuk havayı yanan içime çekip gökyüzüne bakarak "Neden" diye sorguladım. "Madem Vedat Bey'e söylememden korkuyorsun, ne diye yapıyorsun bunu? Yapma Anıl, söz veriyorum bu söylediklerini unuturum...yeter ki daha ileri gitme" Güldü, "Kızım sen salak mısın" dedi keyifli bir sesle. "Babam senin dediğine inanır mı sanıyorsun? Ben onun oğluyum lan. Senin iki başını okşayıp sevgi sözcükleri söyledi diye kendini bir bok sanma sakın. Diyelim ki inandı sana, ne olacak sanıyorsun? Bana iki gün surat asar , sonra unutur. Duyan tek kişi de babam olmaz, abin ve senin baban da nasibini alır" Dolan gözlerim daha fazla yaşı tutamayarak yanaklarıma aktı. Şuan neye gözyaşı döküyordum emin değilim. Beni çöpten bile daha değersiz görmesine mi yoksa beynimin bir yerlerinde saklı olan küçüklüğümdeki masum, kardeşim gibi gördüğüm birinin beni hayal kırıklığına uğratmasına mı? Bilmiyorum Sesimin ağlayacak gibi çıkmasını istemedim hiç, dik durmaya çalıştım. Önce gözlerimi yukarı dikerek ince hırkamın kollarıyla gözyaşımı sildim. "Senin bu kadar korkunç bir adam olduğunu bilmiyordum, beni ne hale getirdiğinin farkında mısın! Bana bunu yapmaya ne hakkın var!" Bu evde hayat bulduğum andan beri ona saygıda kusur etmemiştim, hem küçükken, hem de şimdi. Onun gözünde zavallının tekiymişim meğerse. Sigarasını söndürüp bana doğru döndü. "Üzülmen çok yersiz, aksine benimle sevişeceğin için şanslı sayılmalısın" Utançla açılan ağzımı elimle kapatıp irileşen göz bebeklerimle onun bedenine bakıyordum. Bir insan bu kadar vurdumduymaz olabilir miydi? İnanamıyordum, duyduğum hiçbir şeye. Bir şeyler olması gerektiği gibi gitmiyordu. Karşısında ağlayıp dil dökmeme rağmen duruşu hiç değişmedi. "Ben asla böyle bir şeyi kabul etmiyorum, etmem de" Baş parmağımı ona doğru sallayıp "Ben sana kendimi asla kullandırtmam, sadece bir gece kullanıp atacağım seni diyorsun!" diye bağırdım. Söylediğim şey yüzünden gözlerimi ondan çevirip yere doğru baktım, söylemek bile beni deli dehşet utandırırken o rahatlığından ödün vermiyordu. "Kendine başka bir oyuncak bul" dedim konuşmayı sonlandıracak kadar tok bir sesle. Villaya doğru hızlı ama tekinsiz adımlarla ilerlerken kolumda bir el hissettim. "Bana bak küçük fare" Kolumu biraz daha sıkıp yüzüme tiksintiyle bakarak konuştu. "Kendini ne bok zannediyorsun bilmiyorum ama eninde sonunda istediğimi yapacaksın, hatta kendi ayağınla geleceksin yatağıma" "Duydun mu? Kendin isteyeceksin" Kolumu ondan kurtarmaya çalışıyordum ama nafile, tüm parmakları tenime inanılmaz bir basınç yapıyordu. "Hayır asla yapmam! bırak!" Öyle sıkı tutuyordu ki artık bir morluğa sahip olduğuma emindim. Morluk umurumda bile değildi, fiziksel acılara alışıktım. Asıl söylediklerinin acısı direkt ruhuma nüfuz ediyordu. "Meyra!" Kız kardeşinin sesini duyduğu anda sıkıca tuttuğu kolumu serbest bıraktı. Hiçbir şey olmamış gibi içeriye doğru gittiğinde diğer elimi sıktığı koluma bastırdım. Görüş açımdan çıktığı andaki rahatlıkla nefesimi dışarı vermiştim. "Canım n'oldu? iyi misin?" Yumuşak elini omzuma koyup hafifçe sıvazladı. Endişelendiğini belli eden bir sesle "Yüzün bembeyaz olmuş" dedi Bersu. Onu başımla onaylayıp "İyiyim, bir sıkıntı yok" dedim. Tedirginlikle bezenmiş yüzü öylece bana bakıyordu. "Abimle mi tartıştınız? Ah...kesin kalbini kıracak şeyler söyledi. Boşver sen onu, bilmiyor musun bazen bana karşı da çok kaba oluyor" "Hayır hayır, sadece bugün çok yoruldum o kadar. Abinle bir ilgisi yok" Dudağını büzüştürdü, sanırım dediklerime inanmamıştı. Yine de üzerine düşmeden konuyu değiştirmeyi seçmişti. "Neyse ya" "Hani korku filmi izleyecektik?" Başımı hızlı hızlı sallayarak "Yürü gidelim senin odana" dedim. Zaten başka yapacak bir şeyim de yoktu. ♧ Korku filmleri aslında odaklanması en kolay film türüdür. Sizi kolayca içine çeker ve bir daha bırakmaz. Bilerek korku filmlerinde tanınmayan oyuncuları oynatırlar ki korku teması bozulmasın. Çünkü tanınan yüzler azaltır korkuyu. Başrol yerine kendimizi koyup korkmamız daha da kolaylaşırdı. Ayrıca felsefik ve derin diyaloglar da olmazdı, tek amaç korkmaktı. Sorun bendeydi ki şuan odaklanamıyordum. Korku temalı gençlik filminden bir şey anlamayarak tarihe geçmiş gibiydim. Aklımdaki düşünceler şuanda beni ekranda dönen korku filminden çok daha fazla korkuttuğu içindir belki de. Korkuyu başka yerlerde arıyordum. "Bana bak küçük fare" Kolumu biraz daha sıkıp yüzüme tiksintiyle bakarak konuştu. "Kendini ne bok zannediyorsun bilmiyorum ama eninde sonunda istediğimi yapacaksın, hatta kendi ayağınla geleceksin yatağıma" Eninde sonunda istediğimi yapacaksın derken neyi kastetti? Kendi ayağınla geleceksin dedi, bunlar ne demekti? Çözemiyordum. Bildiğim tek şey ben istemezsem olmayacağıydı. Hala iki günde nasıl bu kadar değiştiğini anlamaya çalışıp işin içinde başka şeyler arıyordum. Ayrıca o böyle biri değildi ki, onunla beraber olan kadınlar isteye isteye hatta bayıla bayıla beraber oluyordu. Çoğu olgun kadınlardı, olgun olmasa bile olgun gibi gözüken kadınlar. Reşit olsa bile yaşı küçük kimseye bulaşmazdı. "Çoluk çocukla mı uğraşacağım" derdi. Ya kendi yaşıtı olan kişiler ya da kendinden birkaç yaş büyük kişilerle zamanını geçirirdi. Onu yirmi yaşından küçük biriyle hiç görmemiştim. Kabul etmeliyim ki çok iyi bir dış görünüşe sahipti. Koyu sarı, altın gibi parlayan saçları vardı. Öyle patlak bir sarı değildi, kestane rengine çalan bir sarıydı. Avrupai bir görüntüsü vardı, boyundan tam olarak emin değildim ama laf arasında bir seksen dokuz ya da bir doksan demişti. Yüzü ne çok çocuksuydu ne de aşırı erkeksiydi. Sonra...yaşını gösteriyordu işte, taş çatlasa bir yaş fazla gösteriyordu. Onu gören biri kalkıp da otuz yaşında demezdi. Biçimli dudakları ve yüzüne yakışacak en güzel buruna sahipti . Herkesi kendine hayran bıraktıracak kadar güzel yüz hatları vardı, bunu kimse inkar edemezdi. Hiçbir zaman ona o gözle bakmadığım için güzelliği, benim için güzel olan bir tabloya bakmak gibi bir şeydi. Kusurları olsa bile kusursuz duruyordu simasında, belki de bütün tablonun güzelliği birkaç tane kusuru gizliyordu. İki gün öncesine kadar kötü biri de sayılmazdı. Yerine göre nazik ve beyefendi biriydi. Çevresinde sevdiği insanlara yardım ederdi. Hatta abim askerliğe gittiği zaman ondan annemi hastane götürmesini istediğimde her zaman götürmüştü. Hiçbir zaman "Yapmam" dememişti. Kusursuz bir bütün için harikulade parçalar gerekir. Tıkır tıkır işleyen bir sistem ancak böyle yürür, bir kovandaki arıları ya da devasa bir karınca yuvasını düşünün. İlişkiler de böyledir, hiçbir şey tek başına tüm ilişkiyi ayakta tutmaya yetmez. Fırtınaya yakalanmış bir tekneye yelkenler tek başına yardımcı olamaz, sağlam bir motor, belki devreye girmesi gereken kürekler ve güvertede teknenin seyrini sağlayan hünerli birkaç insan lazımdır. Bu bir keşif yolculuğu olacak, yelkenlerinizi ayarlayın, birazdan rüzgar onları şişirecek ve gitmeye korktuğunuz yabancı kıyılara sürükleneceksiniz. Korkmayın, bu yabancı topraklar aslında şimdiye dek ayak basmadığınız kendi kıyılarınız olacak. "Meyra o suratının haline ya" dedi gülerek Bersu, "Yoksa filmden mi korktun? Yapma Allah aşkına, korkunç olsa neyse diyeceğim de zerre korkunç bir şey yoktu ki filmde. Resmen beş yaş korku filmi yapmışlar" O kadar korkmuş mu duruyordum ki diye düşündüğümde telefonun ekranını yüzüme tutmam bir olmuştu. Bersu doğru söylüyordu, berbat görünüyordum. Ağlayacak gibi duran bir yüz ifadem vardı. Beni gören biri 'Bu kız birazdan ağlayacak , mendil getirin' derdi. Bana kendimi berbat hissettirmişti. Bersu'nun cırtlak sesi, düşüncelerimin arasına girip beni gerçek dünyaya geri getirdi. "Kuzum! koca filmde ilk kez korkunç bir sahne geldi ve sen korkmadın. Normalde benden önce çığlık atman lazımdı" "Ha?" "Şey ya ... bilirsin artık büyüdüm, bence sen de büyü" Yastıkla başıma vurup huzursuz sesler çıkarmaya başladı ama ne onu ne de filmi dikkate alamıyordum. Filmden de bir şey anlamamıştım ki, ne anlattığını bile fark edemeyecek kadar zihnim bulanıktı. Bana omuz silkip filme döndü. Birkaç dakika sonra filmin bittiğini, yazıların ekrandan bir bir geçtiğini gördüm. "İyi geceler Bersu, benim yatağıma dönme vaktim geldi" Bileğimden tutup "Daha gece yeni başlıyor kızım mızıkçılık yapma, daha saat erken" dedi. "Canım istemiyor" dedim bıkkın bir sesle. "Hem yarın işim de çok, uyuyup dinlenmek istiyorum" diyerek teklifini nazikçe reddettim. Suratını astı, bir şey demese de üzüldüğünü anladım. Son zamanlarda aynı evde olsak bile hiç birlikte vakit geçiremiyorduk. Ya onun dersi oluyordu ya da benim işim. İki çift laf edemez olmuştuk. "Sana tekrar iyi geceler" "İyi geceler, sen yoksan ben de yokum ve geceyi burada bitiriyorum" dedi, yatağında sırtını bana döndü. Uyuyacağını anlayıp ışığını kapattıktan sonra odadan çıktım. Korkmuş muydum ? Evet Filmden mi? Hayır Biraz koridorda yürürken koridorun solunda o sırıtışından tanıdığım Uraz denen çocuğun beklediğini görmem 'Bugün daha ne kadar kötü olabilir' diye düşünmemi sağlamıştı. Neden sürekli sırıtıyordu acaba, tiki mi vardı ? Benim için tatsız bir sürpriz olsa da tek istediğim sessizce yatağa gitmekti. O sırıtışı ağzına yapışmış, çıkması imkansız gibiydi. Omzunu duvara yaslayıp "Naber, Meyra'ydı değil mi" dedi beni süzerek. Sinirler gözlerimi yumdum, "Sanane bundan" dedim hızlıca geçip önünden yürüyerek. Anıl'ın en sevmediğim arkadaşları diye bir liste yapsaydım o liste çok uzun olurdu ve listenin başında kesinlikle bu aptal yer alırdı. Aptal! "Beyaz tenli kızlara hasta olduğum için şimdilik saygısızlığını affedeceğim, merak etme Anıl'a söylemem" Onu hiç takmadan aşağı doğru ilerledim, arkamda kaldığında eminim ki hala sırıtıyordu. Görmüyordum ama hissediyordum. ♤ "Kızım dolaptan salatalık çıkarır mısın?" "Tamam abla" Buzdolabını açıp elime aldığım birkaç tane salatalığı Safiye Abla'ya uzattım. Salatayı da yaptıktan sonra akşam yemeği tamamen hazırdı. "Hadi götür şu salatayı sofraya" dedi tabağı uzatarak. Safiye Abla'nın dediğini yapıp tabağı elinden alarak salona doğru giderken "Abla sen çok yoruldun bugün, sen hiç elleme ben servisi yaparım" dedim. Bana memnuniyetle gülümsedi "Olur valla canıma minnet" Tam mutfaktan ayrılacağım sırada tekrar konuşmuştu Safiye Abla. "Kızım bu arada Anıl Bey seni çağırttı, yemekten sonra yanına git oldu mu? Önemli bir şey diyecek ki seni çağırttı demek ki" Kaşlarım çoktan benden habersiz çatılmaya başlamıştı bile. Hayır, dün yaşananlardan sonra onunla baş başa kalmak istemiyordum. "Abla sen sen gitsen olmaz mı" dedim umutsuzca, benimki de laftı işte. Tabii ki de olmazdı. "Kızım akıl var mantık var beni istese beni çağırtır, mızmızlık etme" dedi kızgın bir sesle. Ne garip, normalde iki dakika benimle konuşmayan adam birkaç gündür sürekli beni yanına çağırıyordu. Burada dönen bir dolap vardı ama ne. Az önce kısmen mutlu görünen yüzüm anında sulara düşmüştü. "Belki de çağırması iyi olmuştur" dedim kendi kendime. En iyisi son bir kez baş başayken kesin bir dille bu işin asla olmayacağını, daha fazla aramız gerilmeden bu tatsız muhabbeti bitirmek istediğimi söylemek harika olurdu. Benim istemediğimi anlarsa vazgeçerdi, inat edecek değildi ya. Ekşittiğim yüzümü düzeltip salona doğru ilerledim. Salata tabağını masanın ortasına bırakıp servis yapmaya başladım. O da oradaydı. Onun etkisinde kalmadığımı kendime ispatlamak istercesine tüm odak noktamı servis yapmaya harcıyordum. Başarılı olduğum söylenemezdi, bakışlarını üzerimde hissettiğim için elim ayağıma dolanıyordu. Çok geçmeden -tabii ki kimse şaşırmadı- bardağı yere düşürüp kırdım, yere düşen cam tanelerinin sesi tüm salonda ve kulaklarımda yer edinmişti. Ani bir refleksle elimi alnıma götürüp kırıklara baktım. Ah..ne kadar da salaktım. Tülay Hanım sinirle "Biraz dikkatli olmaya ne dersin Meyra, son zamanlarda iyice sakarlaştın" dedi. İkaz edici sesi kulaklarıma dolarken "Özür dilerim efendim, hemen topluyorum" demekle yetindim. Kadın bana kızmakta sonuna kadar haklıydı. Bana para ödüyordu, sakarlığımı çekmek zorunda değildi. Kırıkları toplarken Tülay Hanım'ın bakışlarını düşündüm. Adım kadar eminim benim yerime daha profesyonel bir elemanı işe almak istiyordu ama Vedat Bey'in korkusundan bir şey söyleyemiyordu. Bana açıkça bir şey söylememişti ama ben her şeyi anlıyordum bakışlarından. Vedat Bey sorun yok der gibi başını salladı. "Olur böyle küçük sakarlıklar, abartıp da kalp kırmaya lüzum yok" Ona tebessüm edip cam kırıklarını toplamaya devam ettim. ♧ Bir süre getir götür işlerini yapıp servis yapmaya devam ettim. Yine bir sakarlığın kurbanı olacaktım ki Bersu beni bu rezaletten kurtarmıştı. Neredeyse düşüreceğim servis tabağını tutup bana uzattığında "Teşekkür ederim" diye fısıldadım. Tülay Hanım'ın homurdandığını duydum ama üzülmemeye çalıştım. Ben de haklıydım o da. Kadın nereden bilsin oğlu yüzünden uyku bile uyuyamayacak hale geldiğimi. "Hadi toparlayın masayı, sonra kahveleri dışarı getirirsiniz" Başımı olumlu anlamda sallayıp "Olur Tülay Hanım, birazdan getiririm" dedim. Yemekler yendikten sonra herkes dışarı çıktı. Bir kişi hariç. Büyük ihtimalle ben mutfaktayken kendi odasına çıkmıştı. Aile arasında oturmayı sevmediği gibi yemeği de genelde dışarda yerdi. Dışarda yemediği zamanlarda da ilk kalkan kişi olurdu masadan. Şimdi olduğu gibi. Boşalan masadaki tabakları toplayıp tüm bulaşıkları bulaşık makinesine attıktan sonra ellerimi yıkadım, gerçekten çok yorulmuştum. "Gittin mi kızım Anıl Bey'in yanına?" "Şimdi gidiyorum Safiye Abla" dedim hareketlenerek. Adımlarımı mutfak kapısına doğru yöneltip üst kata doğru çıktım. Heyecanlanacak bir şey yok, sakin kal diye kendime tembihlesem de içim kıpır kıpırdı. Umarım şu son zamanlardaki davranışlarını bir son verir de isterse tüm gün azarlayabilirdi. "Kesin bir dille konuşup bu işi bitireceksin işte, istemediğini anlayınca o da diretmez zaten" İçimde kendimi rahatlatmak için binbir türlü cümleyi zikredip derin derin nefesler alıyordum ama ellerim beni açığa vurarak feci bir şekilde terliyordu. Islanan ellerimi pantolonuma sildim. Koridorda bir süre yürüyüp kapısının önünde durdum. Derin bir nefes alıp kapıyı çaldım, gir talimatını duyunca hafifçe kapıyı araladım. Yatağında uzanıyordu, beni görünce biraz doğruldu. "Kapıyı kapat" dedi sert bir sesle. Dediğini yapıp kapıyı kapattım. Bakışlarını birkaç saniye üzerimde gezdirdikten sonra konuşmaya devam etti. "Sana Pazar gününden bahsetmiştim, sakın bir yere ayrılma" Duyduğum şeyi sanki ilk kez duyuyor gibi yine dehşete kapılmıştım. İnanamıyorum, hala diretiyor muydu? Heyecandan titreyen sesimle "Sana daha önce de söyledim şimdi de söylüyorum. Olmayacak, bu dediğin olmayacak. Neden zorluyorsun Anıl? Şu yaptığın sana hiç yakışmıyor bilgin olsun. Bak aynı evde yaşıyoruz biz...sen neden aynı evde yaşadığın genç bir kızı rahatsız ediyorsun? Bu sen değilsin, lütfen kendine gel artık" dedim. Israr etmeyip pes etmesini temenni ettim sadece. Sözlerim onun hiç umurunda değilmiş gibi ayaklarını yatağa uzattı. "Senin kabul etmeme gibi bir seçeneğin yok" dedi kaşlarını çatarak. "Çünkü çoktan kabul ettin Meyra, sana kendi ayaklarınla geleceksin demiştim" Anıl gitmiş , yerine insan olmayan bir kopyası gelmişti. Bunlar nasıl sözcüklerdi böyle? Resmen senin seçeneğin yok dedi, çoktan kabul ettin dedi...ne demekti bunlar. Bana yaşattığı her neyse hem duygusal hem de mantıksal hafızamı allak bullak etmişti. Dediği şeylerin ne kadar ağır olduğunun farkında bile olamayacak kadar gözü dönmüştü. Sesimi olabildiğince net ve kendinden emin tutmaya çalıştım, kararlı olduğumu anlarsa vazgeçerdi "Boğazımı sıksan da kararım değişmeyecek" Belki naz yaptığımı düşünüyordu. Belki de tam olarak şimdi vazgeçmişti. Uzandığı yataktan kalkıp önce kavisli göğsünü sıvazladı, sonra sakince yanıma geldi. Bu sakin tavrı biraz olsun gevşememe sebebiyet vermişti. Tam önümde durduğunda tüm vücudum elektrik şokuna maruz kalmış gibi kasılmıştı. Rahat ol Meyra, hepsi geçecek. Yüzümü incelemeye başladı. Büyük ihtimalle ne düşündüğümü çözmeye çalışıyordu. Korktuğumu yakalarsa üzerime gelebilirdi ya da acıyabilirdi, dik durursam bu sefer onu daha çok kışkırtabilirdim ya da vazgeçirebilirdim. Off..ne hissedeceğimi bile seçemeyecek durumdaydım. "Anıl bitsin artık dayanamıyorum" Kısık çıkan sesim onun dikkatini çekmişti, bana daha da yaklaşıp harelerini harelerime dikti. "Ah!!." Bir anda sırtımın duvara çarpmasıyla duvarın soğuğunu tüm bedenimde hissetmem bir olmuştu. Beni sert bir şekilde itmemişti ama beklemediğim bir anda bunu yaptığı için fazla tepki vermiştim. Daha önce hiçbir kadına en ufacık bir fiziksel veya psikolojik şiddet uygulamayan biriydi o, yapmazdı. Peki bana neden yapıyordu? Sabah kolumu sıkmıştı, şimdi de itmişti beni. Tamam ikisinde de canım pek yanmamıştı ama yine de bu yaptığını haklı çıkarmıyordu. Zaten benim canımı yakan asıl şey uyguladığı psikolojik şiddetti. Sanki ona kötü bir şey yapmışım da öç alıyor gibiydi. "Canımı yakıyorsun" "Sikeyim abartma" diye tısladı. "Sana vurmuşum gibi ağlıyorsun, gereksiz drama yaptığından eminim" Beni ittiği için canımı yakıyorsun dediğimi sanmıştı ama yanılıyordu. "Ben sana kötü bir şey mi yaptım bilmeden" dedim ağlayarak. Ağlamaktan çatallaşmış sesim, kendime olan güvenimi kırıyordu. "Boşuna ağlayıp kendini acındırma, pazar günü kimin kolları arasında olacağını iyi biliyorsun" dedi, çenemi tutup başımı yukarı kaldırdı "Şimdi çık dışarı" ♤♡◇♧
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD