Kendimi bulmak istemediğim bütün durumlarda bulduğum bu yazın çabuk geçip gitmesini ve eski ışıltılı hayatıma geri dönebilmeyi istiyordum. Şimdiden yorulmuştum ve hala tırnaklarımı yaptıramamıştım. Sıcaktan bunalmış bir şekilde o kabarık elbiseyle gezmek ve şımarık küçük çocuklarla uğraşmak beni gerçekten yormuştu.
Ve üstüne üstlük bir de o ukala adamın yeğenine prensesçilik yapacaktım.
Hayatım gerçekten de epey ışıltılıydı!
Kendimi palyaço gibi hissediyordum. Hayatın bir anda benimle dalga geçmeye başladığını falan düşünüyordum artık.
Dudaklarıma sürdüğüm ruju yavaşça yüzümden uzaklaştırdım ve aynadaki yansımama baktım. Annemden aldığım mavi gözlerim donuktu. Bir zaman parladığına yemin edebilirdim. Şimdiyse rengi solmuş, bütün işlevi gitmiş gibiydi.
Maşalayıp saldığım koyu kahve saçlarımı düzelttim ve üzerime geçirdiğim mavi renk elbisenin eteklerini tutarak oturduğum sandalyeden kalktım.
Doğum günü kızının partisi için hazırlanıyordum. Daha önce hiç küçük bir çocuğun prensesi olmadığım için tam olarak ne yapacağımı bilmesem de hem Bülent Amcanın hem de annemin zoruyla kendimi burada bir bilinmezliğin içinde buluvermiştim. Bana verilen odada hazırlanırken lunaparkta yaptığım şeyin aynısını yapmayı planlamıştım. Alt tarafı ne kadar zor olabilirdi ki?
Odanın kapısı çalınmadan içeri dalan birisiyle beraber kaşlarımı çatarak bakışlarımı sırtını kapıya yaslamış o kadına çevirdim. Üzerinde bulunan kıyafetlerden onun bu evde görevli olduğunu anlamam uzun sürmedi. Yüzündeki korkmuş ifade ve elini göğsüne yerleştirmiş bir şekilde bana bakakalması da pek iyi bir durumda olmadığını gösteriyordu.
"P-pardon. Odada birinin olduğunu bilmiyordum." Telaşla kapıdan uzaklaşıp çıkmaya yeltendiğinde elimle durmasını işaret edip konuştum.
"İyi misin?"
Başıyla onayladı ama hiç iyiye benzemiyordu. Neyden saklanıyordu hiçbir fikrim yoktu ama beti benzi atmıştı resmen.
Normalde detaycı bir insan değildim hatta insanların ne halde olduğu gram umurumda olmazdı ama hayat ne yazık ki benim detaylara bakmamı istiyordu sanırım da böyle kişileri karşıma çıkartıyordu.
"Emin misin? Sanki bayılacakmış gibi duruyorsun." Ona bir adım attığımda derin bir nefes alıp yutkundu. Ensesinde topladığı sarı saçları, güzel bir yüzü vardı. Açık tenli olması yüzünden yüzündeki renk değişimleri hemen belli oluyordu.
"Burada olmamam gerekiyordu," diye fısıldadı. Kaşlarım biraz daha çatılırken ona bir adım atarak onu daha iyi duymaya çalıştım. "Senin de burada olmaman gerekiyordu."
"Neden? Yan odamızda adam mı öldürüyorlar?" diye alayla sorduğumda gözlerinden geçen korkuyla yüzümü buruşturdum.
"Buradan çıkmam gerek. Kusura bakmayın saçmaladım," dedi ve hızla odadan çıkıp beni saçma bir bilinmezlikte bıraktı.
"Deli midir nedir," diye kendi kendime mırıldandıktan sonra içimde yeşeren şüpheyle beraber kapıya doğru adımladım. Yan odamızda adam öldürüyorlarsa yapabileceğim en mantıklı şeyi yapıp arkama bile bakmadan kaçardım. Polisleri aramak epey mantıklı olabilirdi ama izlediğim dizilerden öğrendiğim bir şey varsa o da paçayı kurtarmak her şeyden önemliydi. Birinin sıradaki avı olmaya hiç niyetim yoktu.
"Sakin ol Rüya. Elinde silah olan adamlar yan odanda değil. Muhtemelen o kız delinin tekiydi."
Kapı kulpuna uzanıp sessizce kapıyı araladım ve koridoru dinledim. Sessizlik beni karşılarken kapıyı biraz daha aralamış ve tamamen dışarı çıkmıştım
Nefes sesi dahi almazken koridorda birkaç adım attım. Lanet topuklu ayakkabılarımın çıkarttığı ses beni ister istemez daha çok gererken bir anda açılan kapıyla beraber ne yapacağımı şaşırmış bir şekilde etrafıma bakınmış ama kaçacak bir yer bulamayıp ilerlemeye devam etmiştim.
Hayır eli silahlı kimseyi görmeyecektim.
Ama eli kanlı Fatih tam karşımda belirdi. Elleri, taze kanla kaplıydı ve hızlı hareket etmezse eğer kanlar yere damlayacaktı.
Midemin bulandığını hissederken çatık kaşlarıyla beni süzmesi yok olma isteğimi arttırmıştı. Hızla yanımdan geçip başka bir kapıyı dirseğiyle açarken çıktığı odada neler döndüğünü öğrenme isteğimle dolup taşmıştım.
Evet o bir doktordu ama evin içinde ameliyat yapmıyor olmalıydı. Hem de yeğeninin doğum gününde.
Kendi hayatım dışında hiçbir şeyi umursamamayı öğrenmiş olsam da elbisemin eteklerini tutup Fatih denen o adamın girdiği odaya daldım. Oda sandığım yer banyoydu ve Fatih de ellerini yıkıyordu.
"Birini mi öldürdün?" diye sordum ani gelen bir cesaretle.
Fatih, donuk bakışlarını aynadaki yansımama çevirdi. "Sence?"
"Birini kurtardın," dedim ve kollarımı göğsüme bağlayıp ona doğru bir adım attım. "Ama kurtardığın bu kişiyi hastane kabul etmiyor çünkü kötü biri. Haksız mıyım?"
Ellerini uzun uzun yıkarken hiçbir şey demedi. Sessizliği bozan tek şey suyun akış sesiydi. Bir cevap vermesini beklemiyordum çünkü onun yerinde olsaydım ben de sorumu cevaplamazdım.
"Ne yaptığın umurumda bile değil," dedim sessizlik canımı sıkarken. "İster iyiyi iyileştir ister kötüyü umurumda değil. Şu aptal doğum günü bitsin zaten seni bir daha görmeyeceğim."
Ellerini kağıt havluya silip bana döndüğünde yüzündeki ciddiyet yerinde duruyordu. "Sana neden güveneyim prenses?"
"Çünkü bencilim," dedim umursamadan. Ona doğru bir adım daha attığımda artık karşısındaydım. "Sence kendimi riske atacak bir şey yapar mıyım?"
"Seni ilk gördüğümde hiç öyle değildin ama," dedi ve banyo tezgahına yaslanıp kıvırdığı siyah gömleğinin kollarını aşağı indirdi. "Her şeye burnunu sokmaya hazırlanan yaramaz bir prensestin. Şimdi de peşimden gelip bana bunları söylüyorsun. Sana neden güveneyim?"
"İyi güvenme. Beni zorla tutacak halin yok ya?"
Dudağının bir kenarı kıvrıldığında bağladığım kollarımı serbest bırakıp alayla güldüm. "Saçmalama istersen. Seni ihbar etmem, bir daha karşına çıkmam diyorum. Hem ben eve gitmezsem babam seni bulup yok eder."
"Çok konuşuyorsun," dedi ve tezgahtan doğrulup bana üstten bir bakış attı. Aramızdaki boy farkı neredeyse bir kafa kadardı bu yüzden onun gözlerine bakabilmek için başımı kaldırmıştım. "Ve ben çok konuşanları sevmem."
"Susup tamam beni hapset mi dememi bekliyorsun manyak herif?" diye yükseldiğimde işaret parmağını dudağının üstüne yerleştirip susmamı işaret etti.
"Şşt sessiz ol. Seni hapsettiğim falan yok ama biraz daha konuşursan seni buraya kilitleyeceğim ve bir nevi kaçırmış olacağım. Anladın mı?"
Sessizce başımla onu onayladığımda halim çok komik gelmiş gibi tek hecelik yapay bir gülüş sergiledi ve beni banyoda tek başıma bırakıp çıktı gitti.
Bugün de mafya doktor tarafından kaçırılmamıştık çok şükür.
Ama kaçırılmama ramak kalmıştı onun da farkındaydım.
Hala kanlı ellerinin nedenini öğrenemediğim için bir yanım meraktan çatlasa da kaçırılmaya hiç niyetim olmadığı için o tarafımı susturarak banyodan çıktım ve doğum günü partisinin olacağı bahçeye gitmek için merdivenlerden aşağı indim.
Evin dekorasyonu güzeldi. Genel olarak siyah ve beyaz renkler kullanılsa da yer yer kahverengi ve altın sarısı da bulunuyordu.
Etrafı fazla incelemeyerek salonun boydan boya camlı olan kısmından dışarıya, bahçeye çıktım. Doğum günü kızı aynı benim elbiseme benzeyen kabarık bir elbise giymişti. Başında olan tacı gördüğümde ister istemez gülümsedim. Dayısı her ne kadar inanmasa da bu kız da minik bir prensesti.
"Gelmişsin!" diye bağırdı ve koşarak eteklerime sarıldı minik prenses.
"Prensesler verdikleri sözü tutar," dedim aslında söz vermesem de. Zorla burada olduğumu bilmesine gerek yoktu.
"Keşke hep burada olsan prenses. Dayım prenses olmama izin verir sen burada olursan."
"Dayından izin almana gerek yok ki. Sen zaten prensessin," dedim ve yanağından makas aldım.
Keşke bunu dayısı arkamdayken söylemeseydim.
Boğazını temizlemesiyle beraber hızla başımı ona çevirdim ve onun sert bakışlarıyla karşılaştım.
Bu işin sonu hiç hayırlı bitmeyecek gibiydi.