Sadece "Geldim" demişti. Başka hiçbir şey söylememişti. O iki kelime, benim için ne ifade ediyordu şimdi? İçimdeki o ani sevinç, yerini soğuk bir hüsrana bırakmaya başlamıştı. Boran Ağa'nın yüzündeki o mesafeli ifade, gelmesinin bile bir şey değiştirmeyeceğini haykırıyordu sanki. Sanki o buzdan duvar, hiç erimemiş, hatta daha da yükselmişti.
Yine de içimdeki ses beni dürttü. Bir umut... "Boran," dedim, sesim kısık çıktı. "Neden haber vermeden gittin? Ve... o kadın kimdi?"
Boran Ağa'nın gözleri daha da soğudu. Bakışları keskinleşti. "Şimdi değil Elif," dedi, sesi emirden farksızdı. "Duş almam lazım."
Arkasını döndü. Elfida Hanım hemen yanına yaklaştı, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. "Hoş geldin oğlum. Yorulmuşsundur. Mis gibi hamam hazırlattım sana."
Boran Ağa, annesine hafifçe başını salladı. "İyi olur anne."
Elfida Hanım, Boran'ın koluna girdi. "Hadi bakalım, gel ben eşlik edeyim sana." İkisi birlikte salondan çıktılar. Ben ise orada, avlunun ortasında, kalbimdeki kırıklıkla ve yanaklarımdan süzülen soğuk yaşlarla baş başa kalmıştım.
Konağın avlusunda yaşadığım hayal kırıklığıyla odama çekilmiştim. İçimdeki acı, yanaklarımdan süzülen yaşlarla birlikte artıyordu. Boran'ın o buz gibi bakışları, o kadın sesi... Ve şimdi de gelmiş, beni bir hiçmişim gibi kenara itmişti. Kalbim sıkışıyordu.
Kapının açılma sesini duyduğumda irkildim. Boran'dı. Üzerinde sadece bir havlu vardı, saçları nemli, duştan yeni çıkmış gibiydi. Vücudundaki su damlacıkları, gergin kaslarında parlıyordu. Yüzündeki o soğuk ifade ise hiç değişmemişti. Beni görünce bir an duraksadı, sonra içeri girdi.
"Boran," dedim, sesim titriyordu. "Neden böyle yaptın? Bir ay boyunca neden beni tek başıma bıraktın burada? Neden aramadın doğru düzgün?"
Yatağın kenarına, umursamazca oturdu. Omuz silkti. "Sen benim gerçek karım mısın ki, sana hesap vereyim Elif?" Sesi alaycıydı, dalgacı bir ton vardı içinde. "Bu sadece sahte bir evlilik, bunu unuttun mu?"
Sözleri, yüzüme çarpan soğuk bir tokat gibiydi. Canım yandı. O anki öfkeden mi, yoksa kırgınlıktan mı bilmiyorum, ağzımdan o kelimeler döküldü. "Ama... Beraber olduk biz! Unuttun mu o geceyi?"
Boran'ın dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı. Yüzüne baktığımda, o acımasız gülümsemeyi gördüm. "Ah, o mu?" dedi, sesi adeta içimi parçalıyordu. "O sadece anlık bir zevkti Elif. Aşiretin adetlerini yerine getirmek gerekiyordu, hepsi bu. Senin için bir anlam ifade ettiyse, o senin sorunun."
Gözlerimden yaşlar sel oldu aktı. "Sen... Sen nasıl bu kadar vicdansız olabilirsin?" diye hıçkırdım. Bütün vücudum titriyordu. Onun bu ağır sözleri, kalbimi bin parçaya ayırmıştı. Beni bir eşya gibi, bir görev nesnesi gibi görmüştü.
Boran ayağa kalktı. Bana yaklaştı. Yüzündeki o taş gibi ifade beni dondurdu. "Kendine gel Elif," dedi, sesi adeta buz kesmişti. "Bu evliliğin ne olduğunu en başından biliyordun. Duygulara yer yok. Şimdi git ve yüzünü yıka. Akşam yemeğine inmeliyiz."
Bu cümle, bardağı taşıran son damla oldu. Gözüm karardı. Tüm benliğimi saran öfke, içimde birikmiş ne varsa dışarı vurmak istiyordu.
Elime ne geldiyse, öfkeyle Boran'a fırlattım. Komodinin üzerindeki küçük biblo, ardından vazodaki kuru dallar... Hepsi birer birer ona doğru uçtu.
"Sen... Sen nasıl bu kadar vicdansız olabilirsin?" diye bağırdım, sesim titriyordu. "Bütün bunlar bir oyun muydu? Beni kandırdın sen! Beni kullandın!"
Boran'ın yüzündeki soğukluk, öfkeyle daha da derinleşti. Fırlattığım nesnelerden sonuncusu, bir kitabın kenarı, göğsüne çarptı.
"Bu evliliği istemiyorum ben! Keşke seninle hiç tanışmasaydım! Keşke karşıma çıkmasaydın!" Hıçkırıklarım boğazıma düğümlendi. "Benim düz bir hayatım vardı! Sen her şeyi mahvettin!"
Boran'ın gözleri karardı. Hızla bana yaklaştı. Beklemediğim bir anda kollarımı yakaladı, öyle sert sıktı ki canım yandı. Gözlerimin içine baktı, tamamen öfkeyle parlıyorlardı.
"Kes sesini Elif!" dedi, sesi gürledi. "Ne demek düz hayatın vardı? Sen kim oluyorsun da bana hesap soruyorsun? O gece yaşananlar..." Durdu, gözlerime daha da sert baktı. "O sadece bir adımdı! Senin ne istediğinin, ne düşündüğünün önemi yok! Artık benim karımsın ve bu konağın kurallarına uyacaksın!"
Kollarımı öyle sıkı tutuyordu ki, kurtulmaya çalıştıkça canım daha çok yanıyordu. "Bırak beni! Bırak! Bırak diyorum sana!" diye çırpındım.
Boran'ın sesi daha da alçaldı ama tonu daha da tehditkardı. "Bir daha bana böyle bağırma! Bir daha bana el kaldırma! Ve bir daha o geceyi ağzına alma! Anlaşıldı mı?"
Gözlerinde öyle bir sertlik vardı ki, korkudan nefesim kesildi. Çırpınmayı bıraktım. Bedenim yorgunlukla ve korkuyla sarsılıyordu. Kollarımı bıraktı. Yüzünde hala o buz gibi ifade vardı.
"Şimdi git," dedi, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. "Git ve yüzünü yıka. Akşam yemeği için aşağıya iniyorsun. Herkesin önünde bu oyuna devam edeceksin."
Yere yığılmış, kalbimdeki acıyla ve öfkeyle titriyordum. Boran'ın odadan çıkış sesi, içimdeki son umut kırıntısını da paramparça etmişti. "Bu oyuna devam edeceksin," demişti. Hayır! Artık yeterdi. Bitti bu evlilik, bitti bu yalanlar!
Hızla ayağa kalktım. Titreyen ellerimle bavulumu dolabın üzerinden indirdim. İçimdeki intikam ateşiyle ne bulduysam atmaya başladım bavulun içine. Elbiselerim, kişisel eşyalarım... Her parçasıyla bu konaktan, bu yalandan kaçmak istiyordum. Her bir eşya, beni bu hayata bağlayan bir pranga gibi geliyordu.
"Bitti!" diye fısıldadım, sesim nefret doluydu. "Bitti bu evlilik! Bitti senin de yalanların da, şerefsiz!" Ağzımdan çıkan küfür, kendi kulağıma bile yabancı gelmişti.
Tam fermuarı kapatırken, kapı aniden çarparak açıldı. Boran, o anın öfkesiyle içeri girdi. Gözleri alev alev yanıyordu, yüzündeki öfke kasları gerilmişti. Bana doğru bir hamle yaptı.
"Ne yapıyorsun sen?" dedi, sesi kükrer gibiydi. Gözleri bavulumdaydı.
"Gidiyorum!" diye bağırdım, korkuma rağmen sesimi yükselttim. "Bitti! Duydun mu? Ne sen varsın ne bu evlilik! Ne de senin o lanet olası yalanların!"
Boran'ın yüzü korkunç bir hal aldı. Hızla bavuluma uzandı, tek eliyle kavradı. Benim şaşkın bakışlarımın arasında, bavulu havaya kaldırdı ve tüm gücüyle pencereye doğru fırlattı.
Caaarrk!
Cam paramparça oldu. Şiddetli bir gürültüyle dağılan cam kırıkları, odaya, yatağa, yerlere saçıldı. Kış soğuğuyla birlikte odanın içine sızan rüzgar, cam kırıklarını daha da etrafa savurdu. Gözlerim korkuyla büyüdü. Ne yaptığını anlamaya çalışırken, Boran'ın hışırtılı nefes alışverişlerini duydum.
Bana döndü. Gözleri tamamen kararmıştı. Hızla üzerime yürüdü. Geri adım atacak fırsat bulamadan, elleri boğazıma yapıştı. Nefesim kesildi. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Korku ve dehşet içinde çırpınıyordum.
"Sen kim oluyorsun da bana küfür ediyorsun?" dedi, sesi buz gibiydi ama öfkesinden titriyordu. Parmakları boğazımı daha da sıktı. Nefes almakta zorlanıyordum. "Kim oluyorsun da benimle olan evliliğini bitirdiğini sanıyorsun?"
Boğazım acıyla zonkluyordu. Kararan gözlerimle ona baktım. Ölüm korkusu içime işlemişti.
"Dinle beni Elif," dedi, sesi zehir gibiydi. "Bu evlilik bitmeyecek! Sen buradan bir yere gidemezsin! Ve beni iyi dinle..." Gözleri daha da sertleşti. "Eğer bu evliliğe devam etmezsen, eğer bir kez daha beni dinlemezsen... Kardeşlerinin hayatını sikerim! Annenin hayatını sikerim! Anladın mı beni? Onları benden kimse kurtaramaz!"
Parmaklarını yavaşça gevşetti. Boğazımdaki baskı azaldığında derin bir nefes aldım, öksürmeye başladım. Yere yığılırken, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Gözlerim doluydu, boğazım acıyordu. Boran'ın sözleri, buz gibi bir gerçek olarak kulaklarımda yankılanıyordu. Ailemi tehdit etmişti. Benimle kalmaya zorluyordu.
Başımı kaldırdım. Boran'ın gözleri hâlâ bana sabitlenmişti. Yüzünde en ufak bir pişmanlık belirtisi yoktu. Sadece soğuk bir tehdit vardı. Bir kez daha, bu konağın ve bu evliliğin bir hapishane olduğunu acımasızca anlamıştım.
İstanbul / 18.12.2024
Gece çökmüştü. İstanbul’un sisli arka yollarında siyah bir konvoy ilerliyordu. En öndeki araçta Boran, Rauf ve Şahin oturuyordu. Arkalarında on koruma aracı, sessizce onları izliyordu. Gökyüzü karanlıktı ama içlerindeki öfke yeterince aydınlıktı.
Boran siyah gömleğinin kolunu sıvamıştı. Gözleri camdan dışarı bakıyor, yüzünde taş gibi bir sertlik vardı. Çenesinde günlerdir tıraş görmemiş sakallar, gözlerinin altında uykusuzluktan morluklar… Ama içinde, yanan bir volkan gibi öfke doluydu.
Rauf dosyayı açtı, elindeki tableti Boran’a uzattı.
“Depo girişinde iki nöbetçi. İçeride sekiz adam. Biri Yiğit’in sağ kolu Talan. Koliler hem silah hem de uyuşturucu dolu.”
Boran tablete bile bakmadı, sadece kafasını eğdi.
“Zamahşeri bu defa kendini çok zeki sandı… Bu şehirde kimse benim mahallemin çocuklarını zehirleyemez.”
Şahin araya girdi. Genç ama sertti sesi:
“Plan net. Önce dışarıdakileri indiriyoruz. Sonra Talan’ı alıyoruz. Yiğit içerideyse, sağ çıkmayacak.”
Boran, gözlerini Şahin’e çevirdi. Gözleri buz gibi keskinleşti.
“Gerekirse tüm depoyu yakarız. Ama o pisliği oradan çıkaracağız.”
Araba aniden durdu. Konvoy sessizce pozisyon aldı. Konvoy, şehrin en izbe köşesinde durduğunda gökyüzü kapkaraydı. Uzakta köpekler havlıyor, eski binalar çatırdıyor, rüzgar paslı metal kapılara çarpıp uğulduyordu. Boran arabanın kapısını açtı. İçeriye bir ölüm sessizliği çöktü.
Siyah deri montunun eteği rüzgârla dalgalanırken yere bastığında, sanki zemin sarsıldı. Ardından Şahin ve Rauf indi. Arka araçlardaki korumalar siper alarak çevreyi sardı.
Boran göz ucuyla depoyu süzdü. Solmuş tabelalar, duvarında kurşun izleri… burası bir zamanlar insan barındırmış ama şimdi yalnızca tehlike fısıldıyordu.
“İçeri giriyoruz,” dedi Boran, sesi buz gibi soğuktu.
Kapı sessizce açıldı. İçerisi terkedilmişti. Ne Yiğit vardı ne de adamları. Raflar boştu. Kırık sandalyeler, yerlere saçılmış kağıtlar… Bu bir tuzaktı.
Rauf homurdandı.
“Bu kadar sessizlik hayra alamet değil.”
Tam o sırada, köşedeki eski bir televizyon cızzzt diye bir sesle birdenbire çalıştı. Herkes silahına sarıldı. Gözleri kısıldı, tetik parmaklar gerginleşti.
Ekranda, loş ışıkta bir figür belirdi. Takım elbiseli, gözlerinde hastalıklı bir zeka parıldayan Yiğit Zamahşeri.
“Umarım oyunumu beğenmişsindir Kandemir,” dedi, dudaklarında zehir gibi bir gülümsemeyle.
“Sana sadece bir fragman izlettim. Asıl gösteri yakında… Ve inanın bana, bu sahnenin sonunda herkes alkışlayacak. Bazıları… mezar taşlarının başında.”
Kayıt çat diye kapandı. Televizyon patlar gibi bir sesle kapandıktan sonra odada karanlık daha da ağırlaştı.
Şahin küfretti. Rauf gözlerini devirdi.
Boran hiçbir şey söylemedi. Yüzü taş kesilmişti. Yumrukları sessizce sıkılmış, damarları belirginleşmişti. Gözleri hâlâ ekranın karardığı noktadaydı.
“Artık oyun yok,” dedi kısık ama kararlı bir sesle. “Savaş başlıyor.”