Gerdek odasının loş ışığı, dün gecenin izlerini taşıyordu. Boran Ağa'nın ağırlığı hala yanı başımda gibiydi, tenimin her zerresinde hissettiğim o dokunuşlar zihnime kazınmıştı. Bu "evcilik oyunu"nun bir parçası mıydı, yoksa bir anlığına gerçek mi olmuştu bilmiyordum. Kalbim hızlı hızlı atıyor, zihnimde bin bir türlü soru dönüyordu.
Sabahın ilk ışıkları odayı aydınlatmaya başladığında, gözlerimi açtım. Yatağın diğer tarafı boştu. Boran Ağa yoktu. İlk başta önemsemedim, belki erkenden kalkmıştır diye düşündüm. Ancak odada ne bir ses ne bir işaret vardı. Gözlerim komodine kaydı, orada da hiçbir not ya da eşya yoktu. Yatağın çarşafını sıkıca kavradım. Dün gece yaşananlar zihnimde tekrar canlandı. O soğuk adamın içindeki o tutku, o anlık yakınlaşma... Ve şimdi, yoktu. Bir şeylerin yanlış olduğunu, içimin ürpermesiyle anladım.
Üzerime alelacele bir şeyler geçirdim ve merdivenlerden aşağı indim. Konağın mutfağından gelen sesleri takip ettim. Kahvaltı sofrası kuruluyordu. Elfida Hanım, her zamanki vakur duruşuyla sofrayı denetliyordu. Onu görür görmez aceleyle yanına yaklaştım.
"Elfida Hanım... Günaydın" dedim.
"Günaydın Elif kızım. Erken uyanmışsın. İyi dinlendin mi bakalım?" dedi Elfida Hanım, bana dönüp, her zamanki o mesafeli gülümsemesiyle.
Sesim titrek çıktı. "Ben... Boran Ağa nerede? Odada yoktu da..."
Elfida Hanım'ın yüzündeki ifade değişmedi. Sanki bu soruyu bekliyordu.
"Boran mı? Hımm... Boran sabah çok erken saatlerde İstanbul'a gitti kızım. Acil bir işi çıkmış" dedi Elfida Hanım.
Duyduklarımla donup kaldım. İstanbul'a mı? Sabah çok erken mi? Bana bir kelime bile etmeden mi? İçimde kocaman bir boşluk oluştu. Göğsüme bir yumruk yemiş gibi hissettim.
Kekeledim. "Ama... Bana hiçbir şey söylemedi. Ne zaman dönecek?"
"İşleri ne zaman biterse. Ağa'ların işleri beklemeye gelmez Elif kızım. Sen de bilirsin. Merak etme, yakında döner. Hadi gel, kahvaltını yap. Aç kalma" dedi Elfida Hanım, omzumu hafifçe okşayarak. Dokunuşu soğuktu.
Masaya doğru yönelirken adımlarım sanki yerden kesilmişti. Oturdum ama boğazımdan tek lokma geçmiyordu. Yanaklarımın yandığını hissettim. Bütün dün gece yaşananlar, kafamda bir yapbozun parçaları gibi dağıldı. Kendimi kullanılmış hissettim. Bu, onun için sadece bir görevdi. Aşiretin ve törenin gerektirdiği bir görev. Ben ise sadece bu oyunun bir piyonuydum. Bir anlık yakınlaşma, bir anlık umut... Hepsi koskocaman bir hiçti. Boran Ağa'nın beni kurtarmak için evlenmek zorunda kalması... Şimdi o zorunluluğun en acı yüzüyle karşılaşıyordum. Kalbimdeki o sessiz aşk, yerini derin bir hayal kırıklığına bırakmıştı.
Kahvaltı tabağım önümde öylece duruyordu. Midemde bir düğüm, boğazımda bir yumru vardı. Boran Ağa'nın beni haber vermeden İstanbul'a gitmesi, dün gece yaşanan her şeyi bir anda anlamsızlaştırmıştı. Kendimi nasıl da kullanılmış hissettiğimi düşünürken, konağın kapısından gelen seslerle irkildim.
Avluya doğru yelen atların kişnemesi, ardından güçlü bir adamın "Boran Ağa nerede?" diye gür sesi duyuldu. Elfida Hanım hemen ayağa kalktı. "Şahin! Hoş geldin evladım!" dedi, yüzünde nadir görülen bir sıcaklıkla.
Avluya, başında yöresel bir puşi, üzerinde şık ama geleneksel giysilerle genç, yakışıklı bir adam girdi. Gözleri çevrede Boran'ı aradı.
"Elfida Hanım, hayırlı sabahlar. Boran'ı göremedim. Düğün nasıl geçti?" dedi Şahin, Elfida Hanım'ın elini öperken.
Elfida Hanım, Şahin'in omzuna dokundu. "Boran sabah erkenden İstanbul'a gitti Şahin'im. Acil bir işi çıktı."
Şahin'in yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi. "Öyle mi? Anladım." Bakışları sonra bana doğru döndü. Göz göze geldiğimizde, o da şaşkınlıkla bana baktı. Gözlerinde ilk kez gördüğüm bir sıcaklık ve merak vardı.
Elfida Hanım hemen araya girdi. "Şahin, gel seni tanıştırayım. Bu da Boran'ın eşi, Elif."
Şahin'in yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Bana doğru yürüdü. "Demek Boran Ağa'nın eşi sensin. Hoş geldin aramıza. Ben Şahin, Boran'ın kardeşiyim deriz biz." Elini uzattı. Elimi sıktığımda, sıcak ve samimi bir dokunuş hissettim. Boran'ın soğuk elinden çok farklıydı.
"Hoş buldum. Ben de Elif" dedim, sesim biraz daha kendinden emindi.
"Düğüne gelemedik, o yüzden kusura bakma" dedi Şahin. "Ama düğün hediyeni getirdim. Kabul edersen."
Arkasındaki adam, elinde küçük, işlemeli bir kutuyla yaklaştı. Şahin kutuyu aldı ve bana uzattı. "Umarım beğenirsin." Çok teşekkür ederim" dedim, gözlerim Şahin'in gözlerine takıldı. O anki sıcaklığı ve samimiyeti, Boran'ın kayıtsızlığının tam tersiydi.
Şahin gülümsedi. "Önemli değil. Dilerim bu diyarda mutlu olursun Elif. Boran'a da iyi bak."
Ona baktım, hala gülümsüyordu. Boran'ın en yakın arkadaşının bu kadar içten olması, içimde tuhaf bir karmaşa yaratmıştı. Bu adam, Boran'ın bahsettiği o "iş" miydi? Yoksa Boran'ın İstanbul'a gitmesinin başka bir nedeni mi vardı?
Kahvaltıdaki Şahin'in samimi ama gizemli tavırları aklımı kurcalarken, bir an önce odama çekilmek istedim. Boran'ın İstanbul'a gitmesi, bana bir kelime bile etmeden... Dün gece yaşananların ardından bu sessizlik içimi yakıyordu. Onu aramalıydım. Ne olursa olsun, bu belirsizliği ortadan kaldırmalıydım.
Odaya girer girmez telefonuma sarıldım. Numarasını tuşlarken ellerim titriyordu. Kalbim göğüs kafesimi döver gibi atıyordu. Uzun bir çalışın ardından nihayet açıldı.
"Alo?" dedi, sesi her zamankinden daha da soğuk ve mesafeliydi. Sanki arayan ben değilmişim gibiydi.
"Boran..." diye fısıldadım. Sesimi duyunca bile bir değişim olmadı. "Ben Elif."
Kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizlik bile onun kayıtsızlığını haykırıyordu. "Ne oldu Elif?" dedi, sesinde bir sabırsızlık vardı.
Nefes almakta zorlandım. "Hiç... Sadece... Neden haber vermeden gittin? İstanbul'a gittiğini Elfida Hanım'dan öğrendim."
Diğer taraftan hafif bir hışırtı geldi. Sanki telefon bir yerden bir yere kaydırılmış gibiydi. "İşim vardı. Acele çıkmam gerekti." Sesi hala buz gibiydi.
"Ama bana bir şey söyleyebilirdin" dedim, sesimde bir kırgınlık vardı. Dün gece yaşananların ardından bu kadar mı önemsizdim?
Tam o sırada, telefonun diğer ucundan ince, kadınsı bir ses duyuldu. "Boran, her şey hazır mı?" dedi. Ses netti, yakındı.
Donup kaldım. Boğazıma bir yumru oturdu. Bu ses de neydi? Boran'ın odasında bir kadın mı vardı? Kan beynime sıçradı.
"Kim o?" diye sordum, sesim beklenenden daha güçlü çıktı.
Boran'ın sesindeki soğukluk bir anda daha da arttı. "Kimse. Yanımdaki ekibimden biri." Sesi keskin, konuyu kapatmak ister gibiydi. "Şimdi kapatmam lazım. İşim var."
"Ama..." demeye kalmadan telefon kapandı.
Telefonu elimden düşürdüm. Yere çarptığında çıkan sesle irkildim. Gözlerimden yaşlar boşandı. "Kimse" dedi. "Ekibimden biri." O sesin tınısı, o yakınlık... İçimdeki her şey parçalanmış gibiydi. Kendimi kullanılmış hissettim. Dün gece yaşananlar, şimdi daha da iğrenç bir hal almıştı. Bu evlilik, sadece bir oyun değil, aynı zamanda bir yalandı. Boran Ağa'nın bana karşı olan soğukluğu, sadece karakteriyle ilgili değildi. Belki de hayatında başka biri vardı. Ve ben, bu büyük oyunun içinde tamamen yalnızdım.
Boran Ağa'nın apar topar İstanbul'a gitmesinin üzerinden tam bir ay geçmişti. O bir ay bana sonsuzluk gibi gelmişti. Konağın duvarları üzerime üzerime geliyor, her köşe Boran'ın yokluğunu fısıldıyordu sanki. İlk başlarda telefonumu her elimi alışımda o kadının sesi kulaklarımda yankılanıyor, içimi kemiren şüphe beni bitiriyordu. Ama zamanla, aramızdaki o "evcilik oyunu"nun bir parçası olduğunu kabullenmeye başlamıştım.
Ara sıra Boran'la telefonda konuşuyorduk. Bu konuşmalar genellikle kısa ve iş odaklı olurdu. Konuşmaları hep ben başlatırdım, o asla aramazdı. Sesi her zamanki gibi soğuk ve mesafeliydi, sanki bana bir yabancıyla konuşur gibi davranırdı. Yorgun olduğunu söyler, işlerinin çok yoğun olduğunu belirtirdi. Ben de ısrar etmezdim. Onun için bir yük olmak istemezdim. Her konuşmanın ardından içimde bir boşluk oluşur, onunla aramızdaki o buzdan duvarın hiç yıkılmayacağını düşünürdüm.
Bugün de sıradan bir gündü. Avluda, Güler ile oturmuş, nakış işliyorduk. Konaktan yükselen seslere alışmıştım, artık onlara pek dikkat etmiyordum. Tam Güler ile dün akşamki dizi hakkında konuşurken, avluya bir araba sesi ve ardından tanıdık bir koku yayıldı. Başımı kaldırdığımda, yüreğim ağzıma geldi. Kapıda duran Boran Ağa'ydı.
Üzerinde şehirli bir şıklıkla, koyu renk bir takım elbise vardı. Yüzü yorgun görünse de, gözlerinde hafif bir parıltı vardı sanki. Bütün konak bir anda canlanmıştı. Elfida Hanım hemen koştu, Boran Ağa'ya sarıldı. Herkes sevinçle "Boran Ağa geldi!" diye bağırmaya başladı.
Ben ise yerimden kımıldayamadım. Sanki bir heykele dönüşmüştüm. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sesini tüm konak duyacak sanmıştım. Bir ay süren o hasret, o belirsizlik, bir anda yerini tarif edilemez bir mutluluğa bırakmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Bu sefer acıdan değil, içimde patlayan bir sevinçten ağlıyordum.
Boran Ağa, Elfida Hanım'dan ayrıldı, etrafa kısa bir bakış attı. Gözleri beni buldu. Yüzündeki o soğuk maske yerli yerindeydi. Gözlerinde küçücük bir yumuşama bile görmedim. O an, bütün şüphelerim geri gelmiş, endişelerim tekrar canlanmıştı.
Yavaşça bana doğru yürüdü. Her adımı kalbime bir davul sesi gibi düşüyordu. Güler elimi sıktı. "Elif, Boran Ağa geldi!" diye fısıldadı.
Boran Ağa, tam önümde durdu. Aramızda bir ay ve binlerce duygu vardı. "Elif," dedi, sesi her zamanki gibi tok ve ifadesizdi. "Geldim."