Beyaz.Her şey bembeyazdı.Göz kapaklarım ağırdı. Ama yavaşça aralandılar. Tavana bakan bir ampul… Ve sonra annemin silüeti.
“ Elif Ayy Allah’ım! Kızım uyanıyor!” Eli saçlarıma gitti. Titriyordu. Kardeşlerim başucumdaydı, gözleri yaşlı.
“N’oldu bana?” Sadece bunu söyleyebildim Boğazım kuruydu. Annem cevap vermedi.Ama küçük kardeşim, Ali , fısıldadı:
“Kurşun yedin abla…” Yüzümü buruşturdum. Sanki vücudumun her yeri ağırdı.Ama kalbim… daha ağır. Kafamı çevirdim. Kapıda bir gölge vardı.Uzun boylu. Simsiyah giyinmiş.Yüzü hâlâ karanlık. Ama tanıdım. Hiçbir şey demedi.Beni koruyan o adam…Şimdi sanki tamamen yabancıydı.
Annem başını çevirdi.
“Kimdi o adam Elif? Seni hastaneye getiren. Ne alakanız var?” Cevap veremedim.Çünkü ben de bilmiyordum.
Sadece… gözlerine baktım.
(Boran’in ağzından)
Doktor odadan çıktı.
“Hafif bir göğüs zedelenmesi. Kurşun sıyırmış. Şanslıymışsınız.”
Başımı salladım.
Kendimi toparlamaya çalışıyordum ama olmuyordu.
Rauf yanıma geldi.
“Bizi buldular.”
“Nasıl?”
“Hâlâ bilmiyoruz. Ama bu tesadüf değil. Ve kız…”
Durdu.
Bakışları yumuşadı.
“…kurban oldu.”
Dişlerimi sıktım.
Başımı çevirdim, odanın camından Elif’e baktım.
Annesi başında dua ediyordu.
Kardeşleri kıpırdamadan oturuyordu.
“O kız artık bizim sorumluluğumuz.” dedim
(Elif’in gözünden)
Kapı açıldı.
Odaya iki adam girdi.
Polis olduklarını söylediler.
“Silahlı saldırı hakkında sorular sormamız gerekiyor.”
Başımı yastığa yasladım.
“Ben… hiçbir şey görmedim.”
Polislerden biri kaşlarını çattı.
“Yanında biri varmış. Adı Boran. Onu tanıyor musun?”
Cevap vermedim.
Kardeşlerim bana baktı.
Annem sessizce oturdu.
O an kapı tekrar açıldı.
Ve o içeri girdi.
Boran.
Yüzü sakindi.
Ama gözleri… buz gibi.
Polislere döndü.
“Gereken her şeyi anlattım. Elif’in hiçbir ilgisi yok. Hedef bendim.”
Polislerden biri kaşlarını kaldırdı.
“Neyle ilgileniyorsunuz Boran bey?”
Boran hafifçe güldü.
“Yatırım. İş dünyası.”
Polisler tatmin olmadı ama ısrar da etmediler.
Çünkü Boran’ın kim olduğunu biliyorlardı.
Ve onunla fazla uğraşmak istemediler. Boran bana yaklaştı.
Herkesin içinde ama sadece ikimiz varmışız gibi…
“Nasılsın?” diye sordu.
Sesi ilk defa yumuşaktı.
“İyiyim…” dedim.
Sustum.
Ama içimde bir şey kıpırdıyordu.
Beni neden kurtardı?
Neden o kadar soğuk ve aynı anda bu kadar… koruyucu?
“Senin yüzünden miydi?”
Gözlerimin içine baktı.
Cevap vermedi.
Sadece başını eğdi.
“Artık güvendesin.” dedi.
“Ve öyle kalacaksın.”
Sonra döndü, odadan çıktı.
Sanki geldiği gibi… gölgelerle birlikte kayboldu.
(Rauf – dış ses)
Köşede bir sigara daha yaktım.
Boran uzaklaşırken ona seslendim:
“Savaş başladı.”
Boran durdu.
Gözlerini kısmadan, soğuk bir sesle cevap verdi:
“O zaman… gölgeyle savaşacağız.”
(Boran’ın gözünden)
İstanbul’un arka sokakları…
sessizdi bu gece ama ben, sessizliğe güvenmem.
Sessizlik ya ölümün soluğudur, ya da ihanetin adımı.
Rauf’la birlikte sokağın başındaki eski fabrikanın önüne geldik.
İçeridekilerin kim olduğunu biliyorduk.
“Plan belli.” dedim.
“Sol kanattan giriyoruz. Ben yukarıdan tarama yapacağım, sen içeridekilerin yerini belirle.”
Rauf silahını kontrol etti.
“Bunu neden yapıyorsun Boran? Elif için mi?”
Gözlerimi kısmadan cevap verdim:
“Hayır. Ben kendimi koruyorum. Elif içime dokunduğu yerin adını koydu.”
Kapıyı kırıp içeri girdiğimizde…
kurşunlar çelik duvara çarpar gibi kulaklarımı patlattı.
Gölgeler, maskeli adamlardı.
Sırtlarında siyah işaret: “Gece Fedaileri.”
Yere uzanıp makineli tüfeği doğrulttum.
Rauf birini tek hamlede indirdi.
“Bunlar bizimkilerden değil!” diye bağırdı.
“Bunlar profesyonel, Suriye bağlantılı olabilir!”
Kalbim hızlandı.
Biri bana çok açık bir mesaj gönderiyordu.
“Elif’i de vurduran bunlar.”
Silah sesleri yankılanırken, içimde tek bir cümle vardı:
“Onun kanı yere düşmeyecek.”
Son adama yaklaştım.
Yaralıydı ama canlıydı.
Yakasından tuttum, yüzüne eğildim.
“Kimin adını söyleyeceksin?”
Adam kan tükürerek fısıldadı:
“Asıl düşman henüz sahneye çıkmadı… Boran Kandemir .”
Donakaldım.
Bu adımı biliyorlardı.
Demek ki bu, yalnızca bir saldırı değil…
bu bir savaş ilanıydı.
15 yıl önce Mardin …
Karanlık ilk kez o gün girdi gözlerime.
Ve bir daha çıkmadı.
On iki yaşındaydım.
Babam… Haşim Ağa.
Mardin’in toprağı kadar sert, dağ kadar suskun bir adam.
Bir sabah, avluda oturuyorduk.
Bir kuş vurmuştu, kanatlarındaki renkleri hâlâ hatırlıyorum.
Babam bana döndü:
“Merhamet, bu topraklarda en büyük zaafdır, oğul.”
Elime silah tutuşturdu.
Titriyordum.
Ama o gün, bir adamın canını aldım.
Bana ihanet ettiğini söylemişlerdi.
Daha çocukken, adaletin ne kadar kirli olabileceğini gördüm.
O gün içimde bir şey koptu.
O gün… Boran doğdu. Soyadım gibi; Kandemir
Her şeyi unuttum, sadece güçle var oldum. Ama şimdi… O kız, Elif … bir çiçek gibi düşüyor bu karanlığın içine. Ve ben… o çiçeğe ellerimle su vermek istiyorum. İlk kez. masada altı adam. Her biri suskun. Ben konuşurken kimse nefes bile almaz.
“Bu iş bizim onur meselemizdir.”
dedim, gözlerinin içine baka baka.
“Elif’e sıkılan kurşun, bizim evimize sıkılmıştır.”
Adamlarımdan biri önüne dosya koydu.
Fotoğraflar.
Yüzleri maskeli, ama arka planda bir detay:
Bir armada Osmanlıca bir harf.
“Bu…” dedim, dosyayı açarken,
“Akıncılar adını kullanan eski bir çetenin sembolü.”
Eli kanlı, sessiz çalışan, sadece hedefi yok eden tipler.
Parayla değil, emirle çalışırlar.
Ve sadece tek kişiye bağlıdırlar:
Yüzünü hiç görmediğimiz bir adam – KOD ADI: KAYA.
Rauf başını kaldırdı.
“Kaya mı gönderdi ?”
“Hayır.” dedim.
“Beni uyarıyor. Kendi oyunuma kurşun sıkıyor.”
Masaya yumruğumu vurdum.
“Yarın gece… Kaya’nın adamlarının deposuna baskın yapacağız.”
“O gece ya karanlığı bitireceğim… ya onun parçası olacağım.”
Gökyüzü kurşun gibi…
Ay bulutların arkasına saklanmış.
Baskın için mükemmel gece. BORAN etrafına bakınırken komut verir:
“Herkes telsizleri sustursun. Sessizlikte gölgeler hükmeder. Hedefimiz açık. Kaya burada değil… ama kardeşi içeride. Onu alacağız.”
Rauf kaskını düzeltirken yanaştı:
“Emin misin? Kaya’nın kız kardeşi bizimle uğraşmaz diyordun.”
Boran’ın sesi soğuk, ama gözleri dalgın:
“Melis değişti. Herkes değişti.”
Adamlar ikiye ayrıldı.
Bir ekip çatının üzerinden sızarken, diğer ekip arka duvarı patlattı.
Aniden alarm çalmaya başladı.
“GİRENLER ATEŞ ETSİN!”
Kurşunlar duvarlara saplanıyor, kıvılcımlar saçılıyordu.
Boran, silahını tek elle tutuyor, gözünü bile kırpmadan ilerliyordu.
Yüzü kıpkızıl ışıklarda bir kurda dönmüştü.
Bir adamı tek kurşunla yere indirdi.
Sonra odalardan birinin kapısını tekmeyle kırdı.
İçeride genç bir kadın, silahını doğrultmuş bekliyordu.
Melis.
Boran’ın gözleri dondu, silahı indirdi.
Melis’in elleri titredi. Gözleri dolu.
Ama namlu hâlâ Boran’a dönüktü.
“Sen.” dedi Melis, sesi boğuk.
“Yine bir gece, yine bir silah, yine sen.”
“Melis. Silahı indir.”
“Sen indirdin mi yıllar önce bana doğrulttuğun o bakışı, Boran?”
Göz göze geldiler.
Aralarında patlamayan bir bomba gibi gerilim.
Silahlar inecek gibi oldu, ama aniden dışarıdan bir kurşun sesi duyuldu.
Melis bir an irkildi, Boran onun üzerine atladı, yere düşürdü.
“Seni vurmaya kalktılar. Anlamıyor musun? Artık oyun yok.”
“Sen beni o gece terk ettiğinde bu oyun başladı.”
Rauf içeri girdi.
“Boran, çıkmamız gerek! Takviye geliyor!”
Boran Melis’in kolundan tuttu.
“Sen benimle geleceksin. Kaya’nın nerede olduğunu bana söylemezsen seni de bu cehennemde bırakmam.”
Melis gözlerini kaçırdı.
“Kaya seni öldürür.”
“O zaman önce beni bulsun.”
“Sonra da yüreğimi söksün… zaten sen alalı çok oldu.”
Gece…
Terk edilmiş bir depoya çevrilmiş bodrum katı.
Boran, Melis’i oraya getirmişti.
Göz göze bile gelemiyorlardı.
Melis: “Sormayacak mısın? Neden Kaya’nın tarafındayım diye?”
Boran: “Cevabını biliyorum. Beni o gece bıraktığında her şeyi söylemiştin zaten.”
Melis: “Beni korumak yerine… sustun. Kaya beni evden aldı, bana yeni bir hayat sundu. O bana sahip çıktı, sen ise…”
Boran (gözleri kıpkızıl): “Ben seni karanlıktan korumak istedim, Melis. Ama sen karanlığı seçtin.”
Melis: “Senin yanında güneş bile doğmuyordu Boran!”
Sessizlik.
Yalnızca bir tıkırtı… silahın namlusundaki metal sesi.
Melis: “Ama yine de… seni unutmamışım. Gözlerin… aynı bakıyor.”
Boran ise o ân Melis’i umursamayarak odadan çıktı.