Bölüm 4 – Rüzgârın Taşıdığı Sırlar

859 Words
Aras sabahın erken saatlerinde uyandığında pencerenin camlarını döven rüzgâr, kasabanın adının neden “Günyeli” olduğuna dair hâlâ gizemli bir ironi taşıyordu. Kasaba halkı, rüzgârın bazen mezarlıktan, bazen denizden, bazen de uzak vadilerde olan biteni taşıdığına inanırdı. Ama o sabah rüzgâr bir şey taşımıyordu; sadece Aras’ın içindeki huzursuzluğu çoğaltıyordu. Dün gece boyunca uyuyamamıştı. Yanı başındaki eski ahşap ev, eşyaların yeri, duvarlardaki boş çiviler… Hepsi ona bir şey hatırlatmaya çalışıyor gibiydi. Burası ona yabancı değildi ama hiç de tanıdık sayılmazdı; tuhaf bir bellek kırılması gibi. Yatağından kalkıp yüzünü soğuk suyla yıkadı. Aynadaki yansıması, kasabaya adım attığı ilk günkü gibi değildi artık. Göz altları daha koyu, bakışları ise daha tedirgindi. Sanki Günyeli’nin rüzgârı, insanın ruhunu da dövüyordu. Kapı çalındığında irkildi. Kapıyı açınca karşısında kasabanın tek bakkalı olan Münir vardı. Eliyle şivesi bozulmuş bir gülümseme şekli yaptı. “Günaydın Aras bey… Şey… Dün siz gelmişsiniz ya, ben dedim ki kasabada yeni insan kolay kolay duramaz. Bir hoş geldin diyeyim.” Aras hafifçe başını salladı. “Teşekkür ederim, buyurun.” İçeri adım atmayan Münir, olduğu yerde durdu. “Ben çok kalmayayım. Ama bir iki şey soracaktım.” Bir duraksadı. “Gece ışıkları yaktınız mı?” Aras kaşlarını çattı. “Hayır… Yani kısa bir süre. Neden?” Münir’in yüzündeki o yapma gülümseme daha tuhaf bir şekle büründü. “Hiç… Öylesine. Bizim buralarda eskiden bu evde oturan adam…” Bir an durdu. Gözlerini kaçırdı. “Neyse. Anlatmayayım şimdi.” Aras’ın merakı kabardı. “Ne olmuş bu evde?” Münir yutkundu. Sanki söylemesi ile söylememesi arasında ince bir çizgi vardı. Sonunda başını yana eğip fısıldadı: “Bu ev, en son bir doktorun eviydi. Silik bir adamdı. Altı sene önce bir gece aniden ortadan kayboldu. O günden sonra bu evin ışıkları ne zaman yansa… kasabada birileri ‘geri döndü’ sanır.” Aras’ın boğazında bir düğüm oluştu. “Geri döndü derken?” Münir, “Hadi ben gideyim,” dedi sanki daha fazla konuşursa başına bir şey gelecekmiş gibi. “Akşama kadar bakkalda olurum. Bir şeye ihtiyacın olursa uğra.” Adam kapıdan uzaklaşırken Aras’ın içinde yükselen bir tedirginlik dalgası, rüzgârın uğultusuyla birleşti. --- Aras sabahı kasabada dolaşarak geçirmeye karar verdi. Günyeli küçük bir yerdi ama sokakları, insanları ve binaları bir türlü birbirine benzemiyordu. Bazı sokaklar yeni boyanmış, canlı görünürken; bazıları sanki yıllardır kimse yürümemiş gibi yorgun ve bakımsızdı. Kasaba, kendi içinde iki ayrı dünya gibi ayrılmış gibiydi. Kahvehanenin önünden geçerken içeriden sessizleşen bir sohbet duyar gibi oldu. Sanki herkes aniden konuşmayı kesmiş, Aras’ın varlığını tartmak ister gibi durmuştu. Birkaç çift göz, kirli camların ardından ona baktı. Aras yürümeye devam etti ama kasabanın bakışları adımlarını takip ediyormuş gibiydi. Kıyıya doğru ilerlediğinde denizden gelen sis, neredeyse göz hizasına kadar çökmüştü. Sis, Günyeli’nin kaderinin bir parçasıydı; her sabah yok olur, her akşam yeniden gelirdi. Sahil yolunda ilerlerken bir kadın sesi duydu. “Sen… yeni gelen adamsın, değil mi?” Aras döndü. Üzerinde uzun gri bir hırka olan, yaşını tahmin etmesi zor bir kadın ona bakıyordu. Yüzünde garip bir sakinlik vardı. “Evet,” dedi Aras. “Aras.” Kadın başını salladı. “Ben Nihan. Kasabanın… nasıl diyeyim… biraz ‘fazla şey bilen’ insanlarındanım.” Gülümsedi. “Bu evde kalıyorsun.” Bu cümlenin ‘Bu ev’deki vurgusu, Aras’ın kalbine ince bir sancı gibi saplandı. “Evet,” dedi. “Bir sorun mu var?” Nihan dudaklarını birbirine bastırdı. “Sorun mu? Bilmem. Sen söyle.” Aras şaşkındı. “Ne söyleyeyim ki?” Kadının bakışları birden ciddileşti. “Dün gece rüzgâr çok sertti. Ama bazıları rüzgârın sadece havayı taşıdığını sanır. Halbuki rüzgâr bazen hatıraları da taşır.” Aras nefesini tuttu. “Ne demek istiyorsunuz?” Nihan yaklaşarak fısıldadı: “Bu kasabaya gelen herkes bir şeyden kaçıyordur. Ama Günyeli’ye gelenler… geldikleri yeri unutamaz.” Aras’ın göz bebekleri küçüldü. Kadının sözleri kulağında uzun uzun çınladı. Nihan birkaç adım geri çekildi. “Kendini iyi koru,” dedi. “Bu kasaba herkese aynı davranmaz.” Sonra sisin içine karışıp kayboldu. Aras, sahilde tek başına kala kaldı. Nefesi hızlanmış, kalbi göğsünde sertçe çarpıyordu. Sanki herkes ona bir şey söylemeye çalışıyor, ama kimse açıkça konuşmuyordu. --- Akşamüstüne doğru evine döndüğünde kapının kolu bir anlığına elinde soğuk bir metal gibi titredi. İçeri girdiğinde ev daha loş, daha karanlık ve daha sessiz görünüyordu. Sanki o yokken ev nefesini tutmuş beklemişti. Evin içinde yürürken üst katta bir gölge hareket etti sanki. Aras hızlıca başını kaldırdı. Hiçbir şey yoktu. Merdivenleri tedirgin adımlarla çıktı. Koridor önceki gün baktığından daha uzunmuş gibi geldi. Kapıları sırayla kontrol etti. Son oda hariç hepsi normaldi. Son odanın kapısı kapalıydı ama aralığında bir ışık vardı. Oysa Aras o odada elektrik bile açmamıştı. Elini kapıya uzattığında içini tarif edilemez bir his kapladı—korku mu, merak mı, yoksa hatırlayamadığı bir şeyin gölgesi mi, emin değildi. Kapıyı yavaşça itti. Oda bomboştu. Ama odanın tam ortasında yerde bir şey vardı: Sarı kaplamalı, sayfaları nemden kabarmış bir defter. Aras eğilip defteri eline aldı. Tozlu kapağında silik bir yazı vardı: “DÖNÜŞ NOTLARI – Günyeli” Aras’ın kalbi bir an duracak gibi oldu. Bu defter… burada olması imkânsızdı. Defteri açtığında ilk sayfada bir cümle yazıyordu: “Her şey döner. İnsan bile.” Altında bir imza. Aras K.” Aras birkaç saniye nefes alamadı. Bu imza… Kendi el yazısına aşırtıydı. Ama Aras… Bu defteri hatırlamıyordu. ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD