Hikayeyi kitaplığınıza ekleyin lütfen. Daha çok okunması için bir kez de olsa postta paylaşın lütfen. Düşüncelerinizi de yazın🙂
~~~~~~~
Haftalar sonra...
Kızının sesini bir kez duyabilmek için onca yolu yürümüştü Halide. Yalının kapısı sonsuza dek kapatılmıştı ona. Telefona sarılmış, kızını aramıştı. Ayperi, annesini engellemişti. Halide, o birkaç gün içinde zayıflamış, ölü gibi ortalıkta kös kös dolanır olmuştu. Babasının evine sığınmış, bir yandan da göze batmamak için ev işlerine yardım ediyordu şimdi.
"Keşke nafaka alsaydın abla," dedi Suna.
Halide, Suna'ya kızınca bakıp, "Sevmediğim adamın parasını ne yapayım?" dedi.
"Rahat bir hayat sürmek için tabii ki. Bakma öyle abla. Babamızın evinde çok mu rahatsın sanki? Sen geldiğinden beri yengem ev işine elini sürmüyor. Bir tabak yemeği çok görüyorlar sana. Abim desen seni kısıtlıyor: 'Dul kadınsın, haline hareketlerine dikkat et, bizi küçük düşürme, sokaklarda gezip tozma' falan diyor sana. Ama beyefendimiz gecenin yarılarına kadar dul kadınlarla aldatıyor karısını. Erkek orospusu ne olacak?"
Evlerinin önündeyken, "Sus Suna, duyacaklar şimdi," dedi Halide bir çırpıda. Artık yeni bir tartışmanın çıkmasını istemiyordu.
Avlu kapısından bir adamla abisinin gülerek çıktığını gördüler. Yabancı adamın üzerinde açlıkla dolaşan bakışlarından rahatsız oldu Halide. Kızgın bir bakış fırlatıp yanlarından geçti hemen.
"Yine altını kirletmiş. Eskiden babanıza bakmam için bana para gönderiyordun Halide. Şimdiyse bizden daha sefil haldesin," diye söylendi Ayten. "Ve ben hizmetçi değilim, tamam mı?"
"Bana bırak," dedi Halide. Babasının altını temizlemek için malzemeleri ayarladı. İbriği ılık suyla doldurup, leğeni alıp odaya geçti. Altını temizleyip, hasta bezini taktı. Islak mendili alıp babasının yüzünü incitmeden sildi. Eli yanağında durdu birden. Zihni, onu tokatladığı güne götürdü. Göğsü daralmaya başladı, vücudunun her noktasında terler belirdi. Babası onu dinlememişti bile. Dolan gözlerini babasına dikti birden. Sait Bey'in gözleri yine aynı nefretle bakıyordu ona. "Beni neden dinlemedin baba?" diye sordu sesi kısılırken. "Rüyalarımın iblisisin, biliyor musun? Senin yüzünden kabuslarla uyanıyorum zaman zaman. Bir kerecik sevseydin, ne olurdu baba?"
Sessizlik...
"Kızına inanmak yerine Cemil'e inandın. Beni zorla onunla evlendirip kirlenen namusunu temizlediğini düşündün, değil mi?" Boğazındaki yumruyu yutup, "Yapman gereken, kızını kaçıran adamı öldürmekti. Ama sen beni onunla evlendirdin. Beni kaçırdığı zaman çok korkmuştum. Kimsesizdim, yapayalnızdım. Beni korumanı beklerdim, bana inanmanı beklerdim. En azından denemeliydin. Ama sen hiçbirini yapmadın. Kızını sevmek çok mu zordu baba? Birazcık merhametine, saçımı okşamana o kadar ihtiyacım vardı ki..."
Bir zamanlar ona vuran elleri, şimdi kendi avucundaydı. Ama artık cansızdı.
Gaddar zalim eller...
O ellerin, saçlarını yolduğunu, omuzlarından tutup tutup onu duvara fırlattığını, boğazını sıktığını yeniden duyar gibi olunca titremesine engel olamadı. Silkelendi birden.
Duygusuz bir ifadeyle, "Biliyor musun felçli olduğun için büyük bir sevinç duyuyorum baba. Yoksa bana yaptığın şeylerin aynısını Suna'ya da yapardın ve hiç pişmanlık duymazdın bile," deyip hışımla çıktı odasından.
Suna'yı güler yüzle kendisine bakarken görünce, kaşları çatıldı. "Ne sırıtıyorsun be?" diye soludu.
Nazlanarak "Müjdemi isterim ama..." dedi Suna.
Gözlerini devirip "Aman Suna, ne müjdesi, dur hele."
"Atandın Halide Hanım, atandın, duydun mu beni?" diye sevinçten çığırdı Suna.
"Hadi be oradan," diye burun kıvırdı Halide. Yıllardır bekliyordu atanmayı. Artık umudu kalmamıştı.
Suna, ablasının koluna girip onu odasına götürüp bilgisayar masasına oturttu. "Bu yıl öğretmen ataması çok olacak demişlerdi. Bende senin kimlik bilgilerini alıp baktım."
Halide bilgisayardaki yazıları okuyup, atandığını seslice okudu. Kardeşine dönüp, "Atanmışım Suna," dedi tatlı bir şaşkınlıkla. "Allah'ım sana şükürler olsun," diye sevinçle güldü. O kadar mutlu olmuştu ki, günler sonra seslice gülmeyi başarabilmişti sonunda. Göğsündeki ağırlık bir nebze de olsa gevşemişti. Teninin altındaki heyecanlanmalar, gözlerine kadar ulaşmıştı.
Fazıl, kapıyı zahmet edip vurmadan açtı birden. "Gel Halide, seninle konuşacaklarım var," dedi kaba bir sesle.
Halide, abisinin bu tavrına hiçbir zaman alışmamıştı. Kapı çalması konusunda sayısız kez tartışmışlardı. "Suna'dan gizli saklım yok benim. Ne söyleyeceksen burada söyle," dedi ilgisizce.
"Seninle evlenmek isteyen bir adam var. Çok zengin ve çok iyi."
Kendisinin adına karar verilmesine içerleyip, öfke ve hırs karışımıyla, "O zaman seni onunla evlendirelim abi," diye lafı yapıştırdı Halide.
"Ne diyon lan sen?!"
Halide ona vurmak için kalkan koldan korkmadı. Cesurca dikildi karşısında, "Eski güçsüz Halide yok karşında," diye tısladı.
"Seni o kadar besliyorum nankör."
Tiksintiyle karışık bir alayla, "Artık beslemek zorunda değilsin. Atandım, sonunda bugün yarın mesleğime başlıyorum. Burada hem de Antalya'da," dedi Halide.
Fazıl, Halide'yi kolundan tutup sürekledi, "Siktir git, sokakta kal, o zaman aklın başına gelir belki."
"Abi, sen delirdin mi?" Suna çıldırmış gibiydi. Halide'yi içeri çekmek istiyordu.
Fazıl, sertçe tokat attı Suna'ya. Sonra Halide'ye dönüp, "Sakın bir daha buraya geleyim deme," dedi.
Halide, cevap olarak abisinin yüzüne hınçla tükürüp terk etti orayı. Eski hizmetçilerine gitmeye karar verdi. Esma teyze, "Ne zaman gelirsen gel, kapım sana her zaman açık," demişti.
~~~~~~~~
"Başınız sağ olsun amirim."
Kayıtsızca baktı genç adama. Acıma dolu bakışlara katlanamıyordu artık. Önündeki tuzu emip tekilayı tek yumdumda içti. Ardından limonun suyunu içti. Yüzünü ekşitip,
"Siktir git!" diye tısladı.
Kürşat gitmedi. Duvardaki Selma yazısına takıldı gözleri. Selma, Rıza'nın kardeşiydi.
"Bazen ne yapsanız da kaderin karşısında hiçbir gücünüz olmaz," dedi Kürşat çekingen bir sesle.
Kader.
"Bu kader değildi. Ben kardeşimi o lanet çukurdan kurtaramadım. Kaderin hiçbir suçu yok," diye mırıldanıp içmeye devam etti Rıza. Hiçbir içki, hiçbir antidepresan Selma'yı unutturamıyordu. Başını koltuğun arkasına yaslayıp günlerdir uykusuz olan gözlerini kapattı. O an Selma'yla olan anıları üstüne hücum etmeye başladı. Rüzgarın elbisesinin eteklerini uçuşturduğu anda oflayıp duran Selma'yı gördü. Kuaförden yeni çıkmış, düzleştirdiği saçlarını rüzgar yalamıştı. Yüzünü buruşturup, "Gördün mü işte mahvoldu saçlarım abi," diye sızlandı. Rıza gülüp, kolunu kardeşinin omzuna atıp, "Rüzgarın azizliğine uğradı," diye güldü. Samimiyetle başının tepesini öptü. Bu seferlik Selma'nın direksiyona geçmesine izin verdi.
"Amirim, günlerdir bir şey yemiyorsunuz," dedi Kürşat, sipariş ettiği tostu poşetten çıkarıp Rıza'nın önüne koyup.
Kulağına "Uyuşturucu bağımlısı genç anne intihar etti," sözleri doldu. Ansızın açtı gözlerini. Televizyondaki spiker ona bakıp konuşmaya devam ediyordu. Nabzı hızlandı. Göğsü deli gibi inip kalkıyordu. Birdenbire yerinden sıçradı.
Kürşat çevik bir hareketle kumanda arayışına girdi. Sonra ses birden kesildi. Arkasını döndüğünde, Rıza'yı ifadesiz bir yüzle televizyonu kucaklamış, cama doğru büyük sert adımlarla yürürken gördü.
Güm!
Pat!
Sokaktaki insanlar birden korkup bağırışıyorlar.
"Seni polise vereceğim!" diye bağırıyor sokaktan geçen bir kadın. "Serseri berduş!"
Rıza aldırmıyor hiçbirine. Kürşat'a dönüp,
"Beni yalnız bırak lan!" diye gürledi.
Kürşat başını önüne eğip, "Bir şeye ihtiyacınız olursa arayın, saat fark etmez," diye mırıldanıp çıktı evden.
Merdivenin başında Kenan'ı gördü. Her iki ellerinde poşet dolusu içki vardı.
"Yemek yemesi lazım," diye mırıldandı.
Kenan, "Canı isterse yer zaten," dedi, kapının önündeki saksının altındaki anahtarı çıkardı.
Kürşat o an anladı, Kenan, Rıza'nın sağ koluydu. Sadece cinayetleri çözerken değil, sivil hayatta da en yakını oydu.
"İlaçları da almadı, haberin olsun, belki sen ikna edersin," diye mırıldandı.
Kenan başını sallamakla yetindi. Dönüp anahtarı kilit gözüne sokup çevirdi kapıyı açtığında, Rıza'yı karşısında gördü. "Birlikte içeriz dedim abi," deyip içkileri işaret etti.
Rıza, ses etmeden içkileri alıp, "Bir daha benden izinsiz buraya gelin hele, o zaman görürsünüz ebenizin..." diye küfürlerini sıraladı.
Kapıyı çarpıp odaya gidip, yeni bir içki açıp kendini koltuğa attı. Saatler geçti, yerinden kımıldamadı bile. Selma artık yoktu. Yüreği yerinden sökülüyordu. Ruhundan kopan haykırışları niye kimse görmüyordu? Selma, bu kadar acı çektiğini görse, intihar etmekten utanırdı kesin.
Boş boş duvara baktı.
Kapı çaldı.
Sessiz kaldı. Çalar çalar gider, sonra diye düşündü. Fakat kapı ısrarla çalmaya devam etti. Bir küfür savurarak yerinden kalktı Rıza. Kapıyı sertçe açtı. Bu kuzen Asuman'dı.
"Neden geldin?"
"Konuşmak için tabii ki. Ortada bir çocuk var, Rıza," diye köpürdü Asuman. "Selma'nın çocuğu."
Kendini koltuğa attı, "Ee?"
"E si, senin korumana ihtiyacı var," diye mırıldandı Asuman.
Dudakları hafif bir alayla kıvrılırken, "Selma'yı koruduğum gibi mi?" diye mırıldandı Rıza. Kendine hiç acıması yoktu.
"Senin suçun değildi, Allah'ın cezası! Bunu niye anlamıyorsun? Sen Selma'yı korumak için canını ortaya koydun."
"Bunun karşılığında da Selma kocasıyla birlikte uyuşturucu krizine girip intihar etti."
Asuman ağladı. Sımsıkı sarıldı Rıza'ya. Birkaç ay içinde zayıflamış, avurtları çökmüştü. Eski halinden eser kalmamıştı.
"Ben o çocuğa bakamam Asuman. Yetimhane onun için en iyi yer. Beni tanımasa, bilmese daha iyi inan buna."
"Arslan'ın tayini Diyarbakır'a çıktı. Berna'yı yanımda götüremem. Çünkü onun sana ihtiyacı var, Rıza. Sen Berna'nın dayısısın."
"Dediğim gibi, onu yetimhaneye ver. Ben bakamam Asuman."
Asuman ses etmeden terk etti evi. Rıza'yı iyileştirecek tek şey Berna'ydı. Apartmandan çıkıp arabasına geçip, iki yaşındaki Berna'yı kucaklayıp, "Birbirinize iyi geleceksiniz küçüğüm," deyip bebeğin şakağını öptü. Hızlı adımlarla apartmana girip, Rıza'nın kapısının önüne indirdi Berna'yı. Zile basıp süratle koştu birden.
"Bu zili kim çıkardıysa..." diye söylenip kapıyı açtı. Kimse yoktu.
"Mama, benim..."
Başını indirdiğinde, Berna'yı gördü. Ona gülümsüyordu. Kaşları çatıldı. İçeri koşup telefona sarıldı hemen.
Ters bir sesle, "Ne var, niye arıyorsun Beni?" dedi Asuman.
"Asuman gel hemen al şu bebeği!" diye sinirden titredi Rıza.
"Bak ben onu yetimhaneye veremem, tamam mı? Vicdanım kabul etmez bir kere. Hem çok istiyorsan sen ver yetimhaneye!" diye konuştu Asuman. "Anlamıyor musun, ahmak herif, Berna'nın sana ihtiyacı var, yetimhaneye değil!" diye parlayıp telefonu kapattı.
"Asuman!" çaresizce konuştu Rıza.
Bebek ağlayınca ne yapacağını bilmez bir halde yanına gitti. Acemice kucakladı. Berna'nın koyu kirpikleri ıslanmıştı. Küçük başını dayısının göğsüne sakladı. Hâlâ hıçkırıyordu. "Mama!" diye sızlandı. Bebeklerin süt dışında ne yiyip içtiklerini bilmiyordu Rıza. Asuman'ı aradı. Telefonu kapalıydı.
Kucağında küçük misafirle ne yapacağını bilmez halde öylece kaldı.
Kucağında bebekle duran adamı görünce, "Bu evin eski sahibi nerede acaba?" diye sordu Halide. "Burada Esma diye bir kadın oturuyordu."
Rıza "Esma teyze karşı apartmana taşındı." dedi.
Berna usanmadan, "Mama, mama!" diyordu.
Halide, "Bebeğiniz acıkmış olmalı. Annesine verin de karnını doyursun," dedi.
"Annesi öldü ve ben bebek neyle beslenir bilmiyorum," dedi Rıza.
Halide çabucak, "Çok özür dilerim, affedin ne olur?" dedi utanarak.
Rıza çaresizce, "Bana yardım eder misin? Bebekler hakkında hiçbir şey bilmiyorum," dedi.
Halide kararsız kaldı. Sonuçta adamı tanımıyordu. Sapık mı, katil mi, ya da belki de çok iyi bir insandı. Bebeğin giderek yükselen ağlamasına dayanamadı sonunda. Sonuçta o bir anneydi. Bebeği kucaklayıp, "Mutfak nerede?" diye sorup adımını içeri attı.
Bölüm sonu.