Evin’in anlatımı…
Ben kalbimi dört mevsimin kış olduğuna inandırmıştım.
Öyle soğuk, buz tutmuş kalbime neden dört mevsimin bahar olduğuna inandırdın ki?
Sen beni inandırdın sevmeye.
Sen inandırdın beni yaşamanın güzel olduğuna.
Bulutlara çıkardın ve ben o bulutlardan düğünümüz olduğu gün düştüm.
Bütün kemiklerim kırıldı.
Canım öyle acımıştı ki sanki aynı anda kırk kemiğim kırıldı.
Onu düğün günü terk etmiştim.
Ve içimde yarım kalmış bir konuşmanın ağırlığı vardı.
Mutluluğa inanmışken beni böyle bir uçurumdan atmanı nasıl anlatayım?
Üzerimdeki gelinliği bilmem kaçıncı kez değiştirttik.
Onu üzerimde paramparça etmenin acısını nasıl anlatayım.
"Sabahın güneşi seni ısıtmadıysa akşam güneşi sadece seni üşütür "demiş büyüklerimiz.
10 yaşındayken mahvolan hayatım ile bir taştan buz kütlesinden farksızdım.
Ama o buzdan kalbimin duvarını yıkmıştı.
Beni yaşamaya inandırdı daha ne diyeyim.
Hayatım boyunca hiç öyle şımarık bir çocuk gibi olmadım.
Aksine, benden beklenenin çok üstünde bir olgunlukla karşıladım her şeyi.
Çünkü içimde her şeye küsmüş ve 10 yaşındayken öldürülmüş bir çocuk vardı.
Ama o beni sevince, böyle güzel ilgilenince, aslında her şeyini çok beğendiğim gelinliği değiştiriyordum.
Çok yoğundu bende onu çok özlüyordum.
Ne zaman arasam geliyordu o yüzden bende onu görmek için sürekli bahane üretiyordum.
O da, “Ne istersen öyle olsun,” diyordu.
“Var mı?” diyorum ya, “Var mı bu kadar güzel seven, güzel sabreden”
“Ben olsam, bana sabretmez, bu kadar sevmezdim,” demiştim.
Giydiğim gelinlik ile belimden tutup aramızdaki milimlik mesafeden yüzümün her zerresine hayranlıkla bakarken,
“Bence ben seni daha çok sevmeliyim,” dedi.
Kalbimin duracakmış gibi atmasıyla, gülümsedi,
“Sen farkında değilsin,” dedi.
“Neyin?” dedim, elimi boynuna atıp alnımı onun alnına yaslayarak.
Gözlerimi kapattım.
Onun sevgisini iliklerime kadar hissediyordum.
“Bu kadar güzel ve eşsiz olup bunun farkında olmanın sana ne kadar yakıştığını…”
“Hımm, öyle mi?” dedim, aşktan mayışmış bulanmış aklım ile.
“Öyle,” dedi.
Bu kadar yakın olup kendini tutmaya çalışması çok tatlıydı.
Bilerek ona biraz daha yaklaştım.
Yutkunup bana baktığında, “Sabrımı zorluyorsun,” dedi.
“Öyle mi?” dedim, daha da yaklaşıp…
“Öyle,” dedi.
Bir santim yaklaşmaz mı insan?
Bana bir santim bile yaklaşmadı.
İçimdeki kırgın ve korkak kız çocuğunu üzmemek için.
Şu an ikimizin ne konuştuğunu sorsam, “Bilmiyorum,” derdi; öyle aşkla bakıyordu.
Gelinliğimin altına giydiğim topuklular ile başım zorla onun çenesine değiyordu.
Özel kuvvetlerde yaptığım görev bile hatırı sayılır bir boyum var.
Ama yinede benden baya uzun.
Ben 1,70, o da 1, 90 larda bunun annesi ne yedirmis ne içimiş diye geçirdim içimden.
“Çok seviyorum, çok,” dedi.
“Başka?” dedim.
Günde yüz kere “Seni seviyorum” dese de asla bıkmayacaktım.
O da günde onlarca kez “Seni seviyorum” diyordu.
Ve her seferinde bir kez daha âşık oluyordum ona.
“Ağam,” dedim, “ sizede takım elbise çok yakışıyor.”
“Senin yanına yakışmaya çalışıyorum.” dedi gülümseyip. “Hadi, gelinliği indir de seninle güzel bir yemek yiyelim,” dedi.
“İşin yok muydu?” dedim.
“Var ama senden önemli işim yok.”
Nasıl tepki vereceğimi bilmediğim için koluna vurup, “Yaaa,” dedim.
Asir bu hareketime gülüp başını olumsuzca sallayarak beni kucağına çekti.
Hayatıma erkek sinek bile girmedi.
Birde özel kuvvetlerda olan askerin aşko kuşku olmasını beklemesi onun
Hatası.
Bu hayatta kendimi herşeye hazırlamış
Her türlü acıyla baş edebilirdim.
O beni kalbimden vurmuştu.
Bilmiyorum, bu kadar sevmeyi de sevilmeyi de bilmiyorum.
Biri beni sevince sorguluyorum.
"Neden" ?diyorum" neden sevdi ne amacı var"?
Bu adam da kendini bana inandırana kadar anası ağlamıştı.
Bu arada kaynanam beni sevmiyor.
Ama olsun, oğlu herkes yerine seviyor bende bu sülaleden sadece oğlunu seviyorum zaten.
Gelip oturduğum restoranda yediğimiz yemekle kendimi onun yanında bir çocuk gibi hissetmem hem güzel hem çok saçma geliyordu.
Ben konuşurken o elini çenesine koymuş beni dinliyordu.
Ne dersem “Hı hı,” diyordu.
“Ne diyorsun?” dedim.
“Olur, sen nasıl istersen.”
“Kabul ediyorsun yani?”
“Evet,” dedi.
“Emin misin?”
“Evet, niye ki?”
Dediği de evet dediği şeyi biraz sorgulaması lazımdı.
“Bu yıl evlenmeyelim,” dedim.
“Kim evet dedi? Ben demedim. Asla demem,” dedi kaşlarını kaldırıp. “Asla, kabul edilemez, direkt red,” dedi.
Ben olsam benim gibi zor birine “Yürü git,” deyip bir tekme atardım bana.
Söylediğim bu değildi ama bunu söylemiştim.
“Aklından bile geçirme. Seni kaçırmamı istemiyorsan güzel güzel düğünümüzle ilgilen,” dedi.
“Söylediğim bu değildi ama beni dinliyormuş gibi yapıyorsun,” dedim.
Ona oynadığım oyuna ayak uydurup asıl oyunu oynayan kendisiydi.
“Hayır, seni dinliyorum. Sen dedin ki kına gecesinde sen gel, yanımda ol,” dedin.
Beni dinliyormuş.
Güldüğümde o da güldü.
“Gözlerim güzelliğine dalar ama kalbim seni dinliyor,” dedi.
“Yapma be, daha da âşık olacağım. O zaman seni mahvederim.”
Başını yukarı doğru kaldırıp güldü.
“Evleniyoruz, farkında mısın? Yani bana âşık olmasan seni değil ben, yedi sülalem gelse boş,” dedi.
Başımı sallayıp güldüm.
“Evet, Asir soran haklısın,” dedim.
Aşık olmuştum.
Ona ilk gün "sakın bana aşık olma sadece arkadaş olalım" demiştim.
Aklımdan hiç çıkmayan konu ile
“O meseleyi ne yaptın?” dedim.
“Olmaz," dedim " benim sevdiğim var. Onunla evleneceğim, size de yeni haber verebildim,dedim başka ne diyeyim "
O kadar rahat anlatıyor ki şaşkınlıkla onu dinliyordum.
Kendi tabağındaki tatlıyı bana yedirip bir yandan da konuşuyordu.
Ağzımdakini bitirip" bu mu " dedim
Başını sallayıp güldü.
“Benim başım da kalbim de bağlı, çok âşığım,dedim."
“Onlar ne dedi?” dedim gülümseyerek.
“Hayırlı olsun,” dediler.
“Aferin aşkım, hep böyle akıllı ol,” dedim.
Asir'in kendi aşireti dışarıdan kız istemiyorlardı. Ağaları olarak kendi aşiretlerinden bir kızla evlenmesini istemişlerdi.
Dün gece biz konuştuğumuz sırada bana söyledi.
aşiretin en yaşlı kişisi onu çağırmış, kendi kızını vermek istemişti.
“Sana aferin güzellim, koca adamı etrafında pervane ettin,” dedi.
“Şikâyetçi misin?” dediğimde kucağımda birleştirdiğim ellerimle beni yanına oturtmuştu.
Benim tabağımı da önüne çekip hem yiyor hem de bana veriyordu.
Alışmış, sanki yıllardır onunla birlikteymişiz gibi.
Biri buna elim olduğunu hatırlatsın adamın yanında yemek yemeyi unutuyorum.
En sevdiği şey bu galiba beni bir çocuk gibi besliyor.
" Ne yapıyorsun bırak artık kendim yerim " dedim .
Son tatlıyı da Çatala koyup beni dinlemeden yedirdi.
İç sesim" son lokmada dersen tabi adam o lokma ne yapmış der gibi yedirir."
O sırada Önünde oturduğu camı açmış içtiği sigaranın dumanı bana gelmesin diye dışarı üflüyordu.
Ben de onu izliyordum.
“Seni çok mu yoruyorum?” dedim.
“Yok, bu nereden çıktı?”
“Bilmem, sanki bazen ileri gidiyor
gibi hissediyorum,” dediğimde sanki sevilmeye hakkım yokmuş gibi hissediyordum.
“Yok yavrum, ben hâlimden memnunum.”
“Yemin et.”
“Evin,” dedi, yemin etmesini beklerken, “ettim ya,” dedi. “Benim yeminim sensin.”
Demesiyle eridim.
Boğazımı temizleyip, “Mahsus’tan öyle yapıyorsun, değil mi?” dedim.
“Neyi?” dedi, telefonuna bakıyor, bir gözü de bendeydi.
“Sana daha fazla âşık olmamı istiyorsun.”
Güldü ve aşkla bakan gözleri, yaramazlık yapan bir çocuk gibi parladı.
“Ben senin yerinde olsam beni daha çok severdim,” dedi.
“Halla halla, niyeymiş?” dedim.
Sorduğum soru ile telefonu indirip yüzüme odaklandı.
“Çünkü seni çok seviyorum.”
“Bu mu?” dedim. “Sayacağın onlarca şey varken…”
İçtiği sigarayı söndürüp derin bir nefes verdikten sonra gözümün içine bakarak,
“Sen benim kendime yaptığım tek iyiliksin. Senden daha güzel, daha gerçek bir şey bulamadım,” dedi.
“Ölürüm sana, öldürürüm,” dedim.
Ona sarılıp kokusunu içime çektim.
Şimdi o kokuyu özlemekten burnumun direği sızlıyor.
Aklıma o eski günlerimiz gelince, uzandığım yataktan bütün gece akan gözyaşlarımdan ıslanan yastığın altına gizler gibi sildim.
Ben ki Özel Kuvvetler’de en zorlu şartlara, en ağır pusulara dayanmayı öğrenmiştim. Kurşun sesinden korkmayan ben, onun 'Seni seviyorum' deyişindeki o şefkatten korktum. Çünkü kurşun bedeni deler geçerdi ama o şefkat, 10 yaşımda gömdüğüm o küçük kızı mezarından çıkardı. O gün o bulutlardan düştüğümde, sadece kemiklerim değil, o küçük kızın yeniden kurduğu bütün hayaller kırıldı.
Ben aylardır sadece geçmişte yaşadım.
Anılarımız ile Dün de yaşıyorum, yarınım yok.
Onsuz yaşamak, nefessiz yaşamaktan daha zor.
Ben kalbimin yerini unutmuşken, o bana kalbimin yerini hatırlattı.
Şimdi sol yanım paramparça.
Düğünden kaçtığım günden beri aşireti benim ölüm hükmümü çıkardı.
O bir yandan, aşireti bir yandan beni arıyor.
Biliyorum, o beni öldürmek için aramıyor.
Bilsem öldürmek için arıyor, bugün çıkardım karşısına kime nasip olmuş ki sevdiğinin elinden ölmek?
Varsın o beni öldürsün, zaten beni öldürdü.
Bir kez daha öldürmesi hiçbir şeyi değiştirmez.
Ama biliyorum, o beni öldürmek için değil, yanında tutmak için arıyor.
Ve bu benim için ölümden daha zor.
Duramam artık.
Kaçmak ve kavuşmak istediğim kişi aynı.
Bir yanım cehennemken, diğer yanım ondan kaçıyor.
Beni bulmasın diye birçok ülke, birçok şehir değiştirdim.
Nasıl olduysa bilmiyorum, her seferinde izimi buldu.
Her seferinde kaçıyordum ama en son değiştirdiğim kimlikle aylardır Urfa’dayım.
Arkadaşımla dolaştığımız Urfa’nın Kapalıçarşı’sında…
Onu görmeyi hiç beklemiyordum bir an dedim hayal görüyorum ama yüzlerce insanın arasında gözlerimiz kesişti.
“Evin!” dedi avazı çıktığı kadar o an anladım hayal değildi.
“Evin!” diye tekrar etti.
Ben ardıma bakmadan, aylardır ezbere bildiğim Urfa sokaklarında izimi kaybettirmek için nefes nefese koştum.
Benim onunla yüzleşecek gücüm bile yoktu.
Kavga eder, bağırıp çağırır, sonra sarılmaktan korkuyorum.
Çünkü onunla savaşacak öfkem çoktan özleme dönüştü.
Ama yaşadıklarımı unutamam, gurur değil.
Bana bu dünyanın en büyük kötülüğü yapıp mutluluğa dair son umut kırıntısını içinde paramparça etmişti.
Bilsem ki öleceğim, yine giderim.
Aşkından ve özleminden aylardır olduğu gibi kokusuna hasret kalacağım geceler bitmese de giderim.
Hala inanamıyordum kendimi eve zor attım.
Gözlerimden akan yaşlar görüşümü bulanıklaştırıyordu.
Evin avlusunda sırtımı kapıya verip
Sessizce ağladığım sırada.
Sesi sokakta yankılandı yine.
" Evin " dedi " neden bunu yapıyorsun ne kadar kaçarsan kaç sonunda seni bulacağım" dedi sessizce ağladığım kapıya o kadar yakın ki nefesimi tutmuştum.
Buraya kadar gelmiş.
"Nasıl olur nasıl olur beni "
Şeytan diyor ki; aç kapıyı, bak gözlerine. Bak ki, o gözlerdeki yangın senin içindeki buzu eritsin. Ama yapamam. Beni sevmesi yetmiyordu, beni korumalıydı. O gün beni o uçurumdan ittiğinde, sadece elimi değil, ona olan inancımı da bıraktı. Şimdi hangi yüzle 'gel' diyebilirdi ki? Onsuz geçen her saniye benim için bir infazken, onun varlığı artık benim müebbetimdi.
Peki ya sonra ona karşı olmayan direncim kırılırdı.
O kadar aydır boşunamı bu kadar acı çektim.
Boşuna mı yaşadım onsuz geçen saniyeleri sayacak kadar çok özlemeyi.
Hala kapının çok yakınında
Sesi yoktu
Ama gitmediğini biliyordum. Asır, başladığı işi yarım bırakmazdı; hele ki bu işin sonunda 'biz' varsak. Ben içeride sessiz bir fırtınanın ortasında kalmışken, o dışarıda o fırtınanın ta kendisiydi. Elimi kapının soğuk yüzeyine yasladım. O elini diğer tarafa koysa, dokunabilir miydik birbirimize? Yoksa bu kapı, bizim için artık bir mezar taşı mıydı?"