Uyanış 🤍

2127 Words
Asir soran anlatımı..... Karımı buldum, yanımda… Ama yine de aramızda koskoca bir dünya mesafe var. İki aydır herkes, bütün dünya, benim karımın öldüğünü biliyor. Benim aşiretim bile haber salmış, “Asir Ağa taziye kurmasın,” demişler. Çünkü onlara göre karım başkasıyla kaçmış namusumu kirletmişti. O yüzden bırak taziye kurulmasını onu öldürmek için her yerde arıyorlardı. “Tamam,” dediğimde herkes şok olmuştu. Onları dinledim. Kaçan karımın taziye çadırını kurmadım sanıyorlardı. Evet, taziye çadırı kurmadım. Çünkü karım ölmedi. Ölmediği için taziye kurmadım. Allah korusun, ona bir şey olursa ben zaten ölürüm. “İki taziye çadırı kurulsun o gün,” dedim. Yusuf’a bunu söylediğimde, “Allah için kurban olayım ağam, öyle demeyesin,” dedi. Sanki ben ölmüşüm de Yusuf yas tutuyordu. “Lan,” dedim, “Yusuf, senin kadar kardeşim bile beni sevmedi.” “Biz kardeşiz ağam,” dedi hıyar herif. Bana “ağam” demeyi de bırakmıyor. “Yusuf,” dedim, “amcamlara dikkat et. Bak, onlar Evin’in ölmediğini biliyor.” Çünkü Evin’i hastaneden çıkardığım gün Ravend amcamın adamını temizlemişti. Amcam o yüzden emin olmuştu artık onun ölmediğinden. Kimseye bir şey diyemediğinden kendi hala aramaya devam ediyordu ama aşiret vazgeçmişti artık ölüm hükmünden çünkü karım toprağın altındaydı öyle sanıyorlardı. Ravend bir kere bile gelmedi. Gelirse giderim, dedim. Çünkü onun o “Sen Evin’i hak etmiyorsun,” nutuklarını kaldıramam. Haklıydı belki ama duymaya tahammülüm yoktu. Hamdullah, Hamit Ağa ile birlikte taziyeye gitmiş. Bizimkiler “Bizim taziyemiz yoktur,” demiş. Karım gerçekten ölse demek ki kimsenin umurunda olmazdı. Tamam, biliyorum, kimse onu sevmiyordu. Ama o benim nefesim. Herkes bunu biliyor. Annem ve aşiret, Evin’in yasını tuttuğumu sanıp ortadan kaybolduğumu düşünüyordu. Kimse o yüzden beni sorgulamıyordu. Amcamlar iki defa az kalsın yerimizi tespit ediyordu. Yusuf, “Ağam, amcan Eşref’i ve adamlarını iki saat gezdirdim, sonra da izimi kaybettirdim,” dediğinde içim biraz rahatlamıştı. Yusuf bile üç dört defa gelip her şeyi rapor ediyordu tekrardan Irak'a dönerek işlerin başına onu geçirmiştim ben gelene kadar vekilimdi. Yusuf dışında kimse gelmesin, dedim. Hamdullah sinirle kabul etmişti" lan tamam tamam it herif tamam "demişti. Ben sadece her gece kucağımda uyuttuğum karımın bir an önce uyanmasını bekliyorum. İçeri girdiğimde altın sarısı saçları simsiyahtı. Uyuyan bir melek gibiydi. İki aydır biraz uzamıştı; omzunda kestirmiş güzelim saçlarını. Nasıl kıydı, bilmiyorum. Güzel saçları altın sarısıydı Şimdi ise gece karası. Yusuf gerekli her şeyi bırakıp gittiğinde ben de üst kattaki odaya çıktım. Doktor, “Durumu nasıl?” diye sordum. “Komada olmasının nedeni psikolojik. Yoksa fizyolojik bir sorun görünmüyor. Neden uyanmıyor, bilmiyoruz.” Doktor iyi geceler deyip çıktıktan sonra. Derin bir nefes verdim. “Yavrum, hadi uyan. Çok özledim lan seni. Uyan kadın, uyan artık. Her geçen gün ömrümden ömür gidiyor.” Onu dikkatli bir şekilde kucağıma aldım. Boynunu kokladım, öptüm. “Yaşayamam vallahi, yaşayamam. O kadar çok özledim ki kalbim sıkışıyor. Gözlerine bakmak için yanıyorum.” “Güzelim Evin’im, yavrum,” dedim kulağına, “seni çok seviyorum.” Günde kaç kez söylüyorum bilmiyorum. Doktor büyük ihtimalle beni duyduğunu söylemişti. “Güzel karım,” dedim. Yatağa uzandım, onu da yüzüstü göğsümde yatırdım, elimi sırtına sardım. Doktor, vücudunda yara oluşmaması için sürekli sırtüstü uzanmasının iyi olmadığını söylemişti. Ben de geceleri onu kucağımda yatırıyordum. Başını, onun için atan bu kalbimin üzerine koydum. Saçlarını okşadım. “Yavrum, ne yaptın güzelim saçlarına öyle?” dedim sitem ederek. “Nasıl kıydın kendine?” Bir uyansa her şeyi yoluna koyacağım. Ama uyanmıyor güzel karım. İyi ki düğünden önce dinî nikâhımızı kıydırmıştık. Onunla, sanki bana cevap verecekmiş gibi konuşmam, kendi kendime cevap vermem deli işi belki. Ama o bile güzel. Karım bana “Efendim?” diyecek, o aşık olduğum ince, naif sesiyle beni yine kendine aşık edecek. Ben de ona bin kere olduğu gibi yine isteyerek, bilerek yenileceğim. Ben bu hayatta çok yenildim ama hiçbir yenilgi bu kadar güzel olmadı. Hiç bu kadar sevmemiştim yenilmeyi. Bir buçuk aydır olduğu gibi onu kucağımda yatırıyordum. İnatçı keçi… Belki bilerek bile uyanmıyor olabilir. Sanki Evin ne isterse yapabilir, ona kızamam gibi geliyor. Sadece gittiği gün kalbimi paramparça etmişti. Hâlâ o ağrı var. Karım uyandığında asla onu bırakmayacağım. Bu sefer söyleyecek bana. Titreşimde olan telefonum çaldı. Arayan Hamdullah’tı. Açtığım gibi, “Kardeşim,” dedi, “nasılsın?” “Ne arıyorsun lan gece gece? Nasıl olduğumu merak ettin de mi aradın?” “Lan oğlum, karın uyanık, sizi rahatsız ettim desem o da yok.” “Sus lan. Ne için aradın beni?” “Ravend, Agit ile yarın geleceğiz. Şu an Mardin’e geldim, amcamlardayım.” “Off lan, sizi çekemeyeceğim. Hele Ravend’i… Kafam kaldırmıyor.” Hamdullah gecenin ikisinde kahkaha attı. “O da sana karşı boş değil, merak etme,” dedi. “Gelmeyin desem gelmeme şansınız nedir?” “Sıfır.” Başımı yatağın başlığına vurup ses etmedim. “Ben de seni seviyorum bebeğim,” dedi. “Kapat lan, git karına sulan.” “Yanımda yok ki,” dedi. Solin’in onun yanında olmadığını biliyordum. Yoksa Hamdullah’ı bulabilene aşk olsun. Biz gündüzleri ulaşamıyoruz adama, bir de gece. Telefonu kapattıktan sonra kendimi toparladım. Onun pamuk gibi saçlarını kokladım. Hiç hoşuma gitmese de siyah saçlar beyaz tenine yakışmıştı. Hamdullah’ın içine söve söve uykum geldi. Perdesi olmayan, dışarıdan içeri görünmeyen camlardan güneş yavaş yavaş süzülmeye başladı. Buranın güneşi bile insanın içini ısıtıyor. Doğarken bile başka bir anlamı var gibi. Dağ başında, in cin top oynayan bu yerde, havalar iki ay öncesi kadar soğuk değil artık. İki katlı bağ evinin üst katı bize, alt katı ise çalışanlara aitti. Getirdiğimiz bir doktor, bir hemşire ve birkaç koruma da bizimle birlikte burada kalıyordu. İhtiyaçlarımız bitmeden, amcamların onları takip etme olasılığını düşünerek gerekli her şeyi helikopterle temin ediyorduk. “Geldik,” dediler ama sabahın yedisinde kapıya dayandılar. Evin’i yerine uzandırıp aşağı indiğimde Hamdullah, “Oo,” dedi, “ağam sen burada spor kampına mı girdin? Bir de sanki boyun posun uzamış aslanım.” Göz devirdim. Selamlaştık, sarıldık. O sırada Agit, onun söylediklerine gülümseyerek elini uzattı bana. Onunla da tokalaştıktan sonra Ravend’le karşı karşıya kaldık. Elimi uzatıp, “Hoş geldin,” dedim. Elimi sıkarak, “Hoş bulduk,” dediği anda yüzüme inen yumrukla, “Lan!” diye bağırdım. Hamdullah, “Agit, biz içeri geçelim. Vallahi ben bunları ayırmam. Bıktım bunların dövüş horozu gibi birbirlerini gördükleri her yerde saldırmalarından,” dedi. Dudağımın kenarındaki kanı sildiğimde Agit, “Bekle abi, ben de geleyim. Dayak yemeye niyetim yok,” dedi. Hırs ve sinirle karşımda duran Ravend’e yumruk attığımda, “Seni geberticem lan!” dedi. “Kolaydı öyle!” diye karşılık verip attığı yumruğa bir kez daha karşılık verdim. Karnıma attığı tekmeyle, “Sen Evin’i hak etmiyorsun it!” dedi. “Sana mı soracağım hak edip etmediğimi? Seni alakadar etmez lan!” Bacağına attığım tekmeyle, “Bugün senin kırılmadık kemiğini bırakmayacağım,” dedim. Üzerime gelip üst üste attığı yumruklarla sırtüstü yere düştüm. Üzerime eğildiğinde yumruğunu savuşturup ters çevirerek yüzüne kafa attım. Anlık başının dönmesini fırsat bilerek ayağa kalktım ve kafasına vurduğum tekmeyle bu sefer yere düşen kendisi oldu. Bir süre bu şekilde, birbirimizi pert edene kadar dövüştük. Ne o duruyordu ne de ben. İkimiz de birbirimize yılların biriktirdiği kini kusuyorduk. “Dedim lan,” dedi, “demedim mi onu mutsuz edeceksin diye!” Elimi tutup ters çevirdiğinde neredeyse bileğimi kırıyordu. Karnına dirseğimi vurup son anda kolumu elinden kurtardım. “Sen de benim amcamın kızına yapmadığını bırakmadın. En azından ben karıma öyle yapmadım!” dedim. “Sana ne lan, sana ne! Sen kimsin benim karım hakkında konuşuyorsun?” dedi. “Aynı şey senin için de geçerli! Sen kimsin, sen benim karım hakkında konuşuyorsun?” Onun karısı benim öz amca kızımdı. Benim karım ise onun kardeş bildiğiydi. “Ben bu iti gebertirim ha!” diye bağırdı. “Gebertebiliyorsan gebert lan!” Birbirimize ettiğimiz küfürler ve yumruklar havada uçuşurken artık ikimizin de ayakta kalacak hâli kalmamıştı. Bir saatten fazla süren kavgadan sonra Hamdullah elinde çayla dışarı çıktı. Agit’e dönüp, “Bu horozlar birbirini dövmekten yorulmuş,” dedi. Verandaya yaslanıp resmen keyif çayı içmeye başladı. İkimiz birbirimize baktık, sonra ona döndük. O an Ravend’den çok Hamdullah’a kinlendim. Çay bardağını havaya kaldırıp, “Sizin şerefinize,” dedi. “Devam edin lan, ne güzeldi!” Ravend, “Hamdo, senin hırsını ondan çıkaracağım,” dedi. Bana attığı yumrukla başım döndü, ağzından kan fışkırdı. Ben de onun karnına attığım yumrukla yüzünün buruştuğunu gördüm. Hamdullah sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi umursamadı. Yanında duran Agit, “Abi, bir buçuk saattir birbirlerini dövdüler. Bence artık o saldırma isteği gitmiştir, ayıralım,” dedi. “Yok,” dedi Hamdullah, “ben bu ikisine onların birbirine olan kininden daha çok sinirliyim. O yüzden birbirlerini yesinler, amk.” Hamdullah yıllarca ikimizin arasındaki savaşın içinde kalan elçi gibiydi. Bir ara gerçekten içeri girdiler. Ravend’e attığım kafayla sırtüstü yere düştü. Ben de daha fazla ayakta kalamayarak yere yığıldım. Hâlâ küfür ediyordu ama kavga edecek takati kalmamıştı. Benim de aynı şekilde. “Lan, dır dır etme başımda,” dedim. Her kelimesi beynimin içinde yankılanıyordu. Dakikalarca sırtüstü yerde kaldık. Hamdullah, “Gel lan, bunlar olmuş,” dedi. Elini bana uzattığında eline vurup, “Çekil,” dedim. Agit de elini uzattığında Ravend onun eline tekme atıp, “Kaybol lan,” dedi. Hamdullah, “Canınız ne zaman dayak isterse söyleyin. Ben sizi yine karşı karşıya getireceğim, söz veriyorum,” dedi. “Dağ ayıları,” diye söylendi. Uzattığı eli bu sefer sıkarak ayağa kalkmaya çalıştım. Agit de Ravend’i zorla kaldırdı. İkimiz de birbirimizi acımadan vurduğumuz darbeler yüzünden ayakta zor duruyorduk. Hamdullah, “Doktor, bunların her yerine dikiş mikiş atın,” dedi. Doktor ve hemşirenin yüzündeki ifade korku değil, düpedüz dehşetti. Hamdullah abartıyordu; dikişlik bir yerimiz yoktu. Sadece birbirimizi öldüresiye dövmüştük. “Dövüş horozlarımız maçlarını bitirdiğine göre eve gidelim,” dedi. Resmen adamı buraya benimle kavga etsin diye getirmiş. Ravend’le koltukta yan yana oturduğumuzu Hamdullah’ın ikimizin fotoğrafını çekmesiyle fark ettim. “Ben bunu portre diye çıkartırım,” dedi. Masanın üzerindeki tentürdiyot şişesini ona attım. Ravend de aynı anda önündeki yara bandını bana fırlattı. Onlar gittikten sonra ben akşama kadar koltukta uyuduğumu sanırken ertesi sabaha kadar uyumuşum. Gözümü açtığımda saat dokuz gibiydi. Dünden beri uyuduğumu saate bakınca anladım. Salonda ayağa kalktığımda sanki bütün vücudum yara bere içindeydi. Her yerim tutulmuştu. Yavaşça ayağa kalktım. Ravend’e içimden güzel bir selam gönderdim. “Asir Bey, isterseniz biraz daha dinlenin,” diye seslendi doktor. Başımı çevirip, “Yok, gerek yok. Evin nasıl?” dedim. “İyi. Bir değişiklik yok, hâlâ aynı,” dedi. Merdivenlerden yukarı, kaldığımız odaya çıktım. Elimi karnımın üzerine koyup yavaşça eğildim, saçlarından öptüm. Dikkatimi çeken şey, dün başucuna koyduğum nergislerin biraz daha yaklaşmış olması ve başının yerinin değişmesiydi. Herhâlde hemşire ya da doktor yapmıştır, desem de içimde yine bir umut oluştu. Merdivenlerin başından, “Doktor, siz mi Evin’in yerini değiştirdiniz?” dedim. Elimi merdivenlere dayayarak konuşurken ikisi de koltuktan bana baktı. “Hayır, biz dokunmadık bile,” dediler. Hemşire, “Sadece gece bir serum bağladım. Bir şey mi oldu?” diye sordu. “Hayır,” dedim, “bir şey yok ama sanki başının yeri değişmiş.” Doktor daha önce komadaki hastaların bu tür refleksler gösterebileceğini söylemişti ama bu sefer sanki öyle değildi. Başımı sallayarak odaya geri döndüm. “Günaydın yavrum,” dedim. Onu yan çevirdim çünkü dünden beri sırtüstü yatıyordu. Öptüğüm elini tutup bir süre izledim. Eğer gördüğüm şey hayal değilse, parmakları elimin içinde kıpırdadı. Ve göz kapakları titredi. Nefesim boğazımda düğümlendi. Kalbimin atışı o kadar hızlandı ki, kaburgalarımı kırıp dışarı çıkacak sandım. Az önceki dayak yemiş, her yeri sızlayan o adam gitmiş; yerine sadece karısının bir bakışına muhtaç, savunmasız bir çocuk gelmişti. “Evin?” dedim fısıltıyla. Sesim kendi kulağına bile yabancı, titrek bir dua gibiydi. Parmakları bir kez daha kıpırdadı. Bu sefer hayal değildi, emindim. Avcumun içindeki eli, sanki dünyadaki tek tutanağımmış gibi hafifçe sıkıldı. O an anladım; o karanlık kuyudan çıkmaya çalışıyordu. Benim için, bizim için... “Yavrum, buradayım. Korkma, kurban olduğum, buradayım.” Göz kapakları ağır ağır aralandı. Önce boşluğa baktı, sanki nerede olduğunu, kim olduğunu hatırlamaya çalışır gibi. O meşhur, uykulu ama derin bakışları yavaşça beni bulduğunda dünya durdu. O saniyede ne aşiret kaldı aklımda, ne amcamın ihaneti, ne de Ravend’in attığı yumrukların acısı. Sadece o ve ben. Dudakları kuruluktan çatlamış, hafifçe aralandı. Bir şey söylemek istedi ama sesi çıkmadı. Hemen komodinin üzerindeki sudan bir damla dudaklarına değdirdim. “Zorlama kendini güzelim, sakin ol.” Bakışları yüzümdeki morluklara, patlamış dudağıma kaydı. Kaşları hafifçe çatıldı, o tanıdık inatçı ifadesi gelip oturdu yüzüne. Elini zorlukla kaldırıp yanağımdaki yaraya dokunmak istedi. Eli yarı yolda düşecekken tuttum, avcumun içine hapsedip öptüm. “Kim...” diye fısıldadı. Sesi öyle naifti ki, içimdeki bütün öfke bir anda buhar olup uçtu. “Kim yaptı?” Hafifçe gülümsedim. Gözlerimden bir damla yaş, iradem dışında yanağıma süzüldü. “Kimse yapamadı yavrum,” dedim başımı boynuna gömerek. “Sen uyandın ya, artık kimse bana bir şey yapamaz. Ben yeniden doğdum.” Dışarıda kuşlar ötüyordu, güneş odanın içine daha bir iştahla doluyordu. İki aydır taziye çadırı kurmayan Asir Ağa’nın haklılığı, karısının o bir çift gözünde saklıydı. O uyanmıştı ve şimdi dünya düşünsün; ben bu kadını bir kez daha ölümden çekip almıştım, artık bırakmaya niyetim yoktu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD