Gelen mektup

2100 Words
     amelia elleri titreyerek mektubu açtı fotoğrafta amelia ve çok sevdiği dadısı minerva vardı ikisi de çok mutluydular. Bahçe de ikisi de hortum ile bahçe de ki ağaçları suluyor idi. Hepsi de seneler sonra nasıl eziyetler yaşayacaklarını neler degişeceğini bilmiyordu. Amelia resme bakıp gülümseyerek ağlıyordu sessiz sessiz. Resmen dadısını gök te arar iken yer de bulmuş idi. Resmen ona yıllar sonra ulaşabilmiş idi. Artık sonunda birbirlerine kavuşmuşlar idi. Ve birbirlerine sonunda iletişime geçebilmişlerdir. Sonunda dadısı minerva onun feryatlarını duymuş idi. Acaba mektubun da neler den bahsetmiş idi. Onu mutlu edicek bir mektup mu idi. Yok ise onu üzücek mi idi? Bunu ancak mektubu okumak idi. Lakin artık okuyacağı şeylerden korkar oldu. Çünkü her şey sarpa sarıyor idi. Ve niye ise hiç iyi şeyler olmuyor idi. Ve gene çok korkuyor idi. Sanki her şey çok kotü ye gidiyor idi ve bu gidişat onu hiç sevindirmiyor idi. Neyse ki artık kararını vermiş idi titreyen elleri ile mektubu aldı. Ve okumaya başladı. Mektup şu şekilde başlıyor idi,       sevgili kızım amelia senin ile olan iletişiminin ne kadar güçlü olduğunu biliyorsun sevgili kızım. Seni her daim ve her zaman sevdim sen de beni her daim çok sevdin ve her zaman annen olarak gördüğünü biliyorum. Sana olan sevgimin ve sadakatimden aska şüphe duymadım sen de benim sevgimden ve sadaketim den şüphe duymadığını biliyorum. Lakin son zamanlar da aramız da ki iletişim kopukluğunu olduğunu biliyorsun şlk başta aslında bunun senin iyiliğin için yapıyordum. Lakin sonra bunun aslın da bir sana kötülük olduğuna inanıyor idim. Çünkü senin de benim ile beraber olmak istediğini biliyor idim. Çünkü senin de bana ihtiyacın var idi. Bu nu bili yor idim kızım. Benim de aynı şekilde sana hep ihtiyaç ım var idi öakin sen evlenmiş idin ar tık çocuğun da olmuş idi ve ben de sana yük ol mak iste mi yordum. Çün ki artık yaşlı bir insanım ve yük üm ço k fazla idi. Ve seni kendime bağlamak istemiyor idim. Çün kü yüküm öok fazla idi. Beni anlı yor sun değil mi? Ve ben böyle bir insan değil im. Biliyorsun beni. Lütfen bu yüzden beni affet. Çün kü ben kendi mi affe demiyorum. sana küçükken anlattığım bir hikaye var şdi çok severdin:Hintli bir adam suyun içinde zar zor ilerlemeye çalışıyormuş. Bu sırada yanına bir Akrep yanaşmış. Adam akrebi kurtarmak istemiş ve parmağını ona doğru uzatmış. Fakat akrep adamın bu hamlesinden sonra adamı sokmuş. Hintli adam bu duruma çok şaşırmış fakat yine de tekrardan parmağını akrebe doğru uzatmış. Akrep tekrar adamın parmağını sokmuş.  Bu olayı gören başka bir adam kendisini sürekli sokan bu akrebi kurtarmaktan vazgeçmesi gerektiğini söylemiş. Hintli adam buna şu şekilde cevap vermiş:-Akreplerin doğasında sokmak vardır. Fakat ben insanım. İnsanın doğasında ise sevmek vardır. Akrebin doğasında sokmak var diye kendi doğamda olan sevmekten mi vazgeçeyim? Zamanın birinde oldukça zengin olan bir kral yaşarmış. Fakat bu kral çok mutsuzmuş. Çok uğraşsa da ne var ki asla mutlu olamıyormuş.  Ülkede bulunan bilge bir kişiyi huzura çağırmış ve nasıl mutlu olabileceğini sormuş. Bilge şöyle cevap vermiş:  -Saygıdeğer kralım eğer mutsuzluktan tamamen kurtulmayı istiyorsanız mutlu bir adam bulmanız gerek. O adamın gömleğini giydiğiniz zaman mutlu olursunuz.Bunu duyan kral hemen adamlarına emir vermiş ve ülkede mutlu bir adam bulmalarını istemiş. Adamları aramış taramış fakat mutlu bir adam bulamamış. Hepsinin kendince dertleri ve mutsuzlukları varmış. Adamlar mutlu bir adam bulamadan saraya dönerlerken oldukça eski bir kulübeden şöyle dua edildiğini işitmişler: -Allah'ım şükürler olsun bugünde karnım doydu, sağlığımda pek yerinde, şimdiye kadar hep rızkımı verdin bu dünya da benden mutlusu yok. Bunu duyan kralın adamları mutlu birini buldukları için oldukça sevinmişler. Hemen adamın gömleğini almalıyız ve krala götürmeliyiz diye düşünmüşler. Ancak kulübeye girdikleri zaman adamın üzerinde bir gömlek bile olmadığının farkına varmışlar.Hayat devam ederken insanlar her zaman mutluluğu ararlar. Sahip olduklarıyla yetinmeyip her zaman daha fazlasını isteyen kişiler ise asla mutlu olamaz. Mutluluğu kendi içinde arayan kişiler her zaman mutlu olur.Adamın biri kötü yoldan para elde eder ve bir inek alır. Daha sonra bundan çok pişman olur ve bunu iyi bir şeye çevirmek için bu ineği Hacı Bektaşi Veli'nin dergahına bağışlamayı düşünür. Dergahlar o zamanlar aş evi şeklinde de kullanılan yerlerdi.Adam Hacı Bektaşi Veli'nin dergahına gider ve olanları anlatır. İneği dergaha bağışlamak istediğini söyler. Hacı Bektaşi Veli helal olmadığını söyleyerek kurbanı istemez.  Bunu duyan adam ineğini alır ve Mevlevi dergahına gider. Aynı şeyleri Mevlana'ya da anlatır. Mevlana ise büyük bir hoşgörü ile ineği kabul eder. Adam durumu Hacı Bektaşi Veli'ye de anlattığını. Fakat onun ineği kabul etmediğini söyler. Bunun üzerine Mevlana şöyle yanıt verir.  -Biz karga isek Hacı Bektaşi Veli şahindir. Bizim konduğumuz leşe o konmaz. Bu nedenle de biz bu hediyeyi kabul etsek de o kabul etmez.  Adam bunun üzerine tekrar Hacı Bektaşi Veli'nin dergahına gider. Durumu anlatır. Kendisinin kabul etmediği ineği Mevlana'nın kabul ettiğini söyler. Hacı Bektaşi Veli ise şöyle yanıt verir:  -Bizim gönlümüz su birikintisi iken Mevlana'nın ki bir okyanustur. Bu sebeple bir damla ile bizim gönlümüz kirlenir fakat onun gönlü kirlenmez. Bu sebeple Mevlana senin hediyeni kabul etti der.Bir adam sabaha karşı okyanus kenarında yürüyormuş. Birden binlerce deniz yıldızının karaya vurduğunu görmüş. Daha da yaklaştığı zaman bir çocuk fark etmiş. Çocuk deniz yıldızlarını tek tek alarak denize geri götürüyormuş.  Adam çocuğa yaklaşarak sormuş:  -Bu deniz yıldızlarını neden denize geri atıyorsun?  Çocuk cevap vermiş:  -Güneş yükseliyor. Birazdan sular çekilecek ve bu deniz yıldızları susuzluktan ölecekler.  Adam bu duruma şaşırmış:  -Sahil çok uzun ve çok fazla deniz yıldızı var. Hepsini kurtaramazsın. Ne fark eder ki?  Çocuk adamı dinlemiş. Daha sonra sahilden bir deniz yıldızı daha alarak denize bırakmış. Sonra adama dönerek:  -Bak görüyor musun bu deniz yıldızı için fark etti demiş. Bulutların üzerindeki ülkede herkes mışıl mışıl uyurken, kral bir türlü uyuyamıyordu. Kendi uyumadığı için uşağını da uyutmuyordu. Tek başına çok canı sıkılıyordu. Uşağın ona arkadaşlık etmesini ve ninni söylemesini istiyordu. Uşak: Ninni mi? Koskoca kral ninni ile mi uyuyacakmış? Hem de benim ninnimle? Çok saçma! Ne dedin sen? Seni duydum! Ben şaka yapıyordum kralım. Biliyorsunuz şaka yapmayı çok severim. Şaka yapmanı yasaklıyorum! Kimse bana şaka yapamaz! Uykusuzluk kralı çok sinirli bir hale getirmişti. Uşağın yanına yaklaşıp, ona bağırmaya başladı. Uşak çok korkuyordu. Kral daha da öfkelendi. Uşak onu daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemişti. O gece sabaha kadar krala ninni söyledi. Kral uyumak bir yana gözlerini bile kırpmıyordu. Uşak ertesi sabah gizlice sarayın sevimli cadısının yanına gitti. Ondan kralı uyutmak için bir karışım yapmasını istedi. Sevimli cadı: Bu karışım uyku verir ama fazlası çok tehlikelidir. Sakın üç damladan fazla içmesin. Yoksa hiç uyanamaz. Tamam sen hiç merak etme cadı! Uşak o kadar yorulmuştu ki, karışımın hepsini sütün içine döktü. Kral ile birlikte o da aylardır uykusuzdu. Birlikte süt içme saatleri gelmişti. Uşak yanlışlıkla karışımı döktüğü sütü kendisi içti. O akşam kral ilk kez uykuya daldı. Artık iyileşmişti. Uşak da uyudu ama onun uyuma sebebi karışımdı. Herkes onların aylardır uykusuz oldukları bildikleri için hiç rahatsız etmediler. Pamuk yataklar yapıp, kuş tüylerinden yorganlar diktiler. Aradan tam bir ay geçmişti. İkisi de uyanmıyordu. Halk çok endişeliydi. Kral bir gece uyandı. Uşağını çağırdı. Saraydakiler uşağın uyuduğunu ve ne yaparlarsa yapsınlar uyanmadığını söylediler. Kral sevimli cadının yanına gitti. Birisi uşağı cadının yanına giderken görmüş ve bunu uyanır uyanmaz krala söylemişti. Cadı pişmandı. Yaptığı hatayı anlamıştı. Karışımı geri almak istemiş ama çok geç kalmıştı. Kral: Kötülük her zaman zarar verir. Uşak bana kötülük yapacaktı ama kendi başına geldi. Hadi onu uyandır. Aradan tam bir ay geçmişti. İkisi de uyanmıyordu. Halk çok endişeliydi. Kral bir gece uyandı. Uşağını çağırdı. Saraydakiler uşağın uyuduğunu ve ne yaparlarsa yapsınlar uyanmadığını söylediler. Kral sevimli cadının yanına gitti. Birisi uşağı cadının yanına giderken görmüş ve bunu uyanır uyanmaz krala söylemişti. Cadı pişmandı. Yaptığı hatayı anlamıştı. Karışımı geri almak istemiş ama çok geç kalmıştı. Kral: Kötülük her zaman zarar verir. Uşak bana kötülük yapacaktı ama kendi başına geldi. Hadi onu uyandır. Cadı bir karışım daha yapmak için günlerce uğraştı. Yaptığı karışımla da uşağı uyandırdı. Kral uşağını affetti. Cadı da bir daha kötü karışım yapmamak üzer krala söz verdi. O günden sonra ülkede kötülük yapmak yasaklandı. Kötülük çok kötü bir şeydi ve her şey iyilikle çözülmeliydi. Kasım ayının en soğuk günlerinden biri yaşanıyormuş. Doğum gününün yaklaştığını düşündükçe üzülen genç kız ise. kendi kendine: Neden bu kadar soğuk bir mevsimde doğmuşum ki? diye soruyormuş. Bu kadar üzülmesine ve düşünmesine sebep olan şeyse kutlamayı istediği gibi yapamayacağını sanmasıymış. Arkadaşlarım hava soğuk olduğu için gelmeyecekler! Ben. ailem ve sevdiğim dostlarımla birlikte olmak istiyordum! demiş. Dünyanın yeni oluşmaya başladığı çok eski zamanlarda, her şey çok kar- makarışıkmış. Denizler yerinde duramayarak, taşıyor ve dünya daha da karmaşık hale geliyormuş. Kara parçaları durdukları yerleri beğenmeyip. kendilerini başka yerlere atıyormuş. Sonunda kutlama yapmamaya karar vermiş. İnsan sevdikleriyle birlikte olmayacaksa doğum günü partisinin ne anlamı var ki! diye düşünmüş. Halbuki bilmiyormuş ki. doğum günü sürprizlerle doludur. Genç kızın doğum günü gün geçtikçe yaklaşıyormuş. İçinde bir burukluk varmış, ama en azından ailesiyle birlikte olacağı için mutluymuş. Sevdiği genç de kendisinden uzakta olduğu için gelemezmiş. Bunları düşündüğü sırada annesi yanına gelip iki gün sonra yemeğe davetli olduklarını, bu yemeğe sadece babasının, kendisinin ve erkek kardeşinin gidebileceğini söylemiş. Aslına bakarsanız, kız önce buna hiç üzülmemiş; çünkü gezmeyi sevmiyormuş. Ama aniden beyninde şimşekler çakmış. İki gün sonra onun doğum günüymüş ve tam o gün ailesi onu bırakıp yemeğe gidecekmiş. Gece hiç uyumamış ağlamaktan. Bunu hiç beklemiyormuş. Ailem doğum günümü nasıl unutur? diye sorup duruyormuş kendi kendine. Sonunda o gün gelip çatmış. Sabah bir parça umutla kalkmış yatağından. Hemen ailesinin yanına gitmiş. Fakat onlar her zamanki normal yaşamlarına devam ediyorlarmış. Bakmış olacak gibi değil, sinirlenerek: Ben hatırlatacak değilim ya! Doğum günümü bildiklerini .beni önemsediklerini sanıyordum ama yanılmışım! diye söylenmiş. Akşam eve döndüğünde evde kimseciklerin olmadığını fark etmiş. Bu duruma çok üzülmüş, ama elinden bir şey gelmiyormuş. Üstelik sevdiği genç de doğum gününü kutlamamış. Artık unutulduğunu düşünüyormuş ki kapı çalınmış. Büyük bir hüzünle kapıya yönelmiş. Kapıyı açar açmaz donup kalmış. Ailesi, sevdiği genç ve sevdiği tüm dostları kapıda . ellerinde pasta ve mumlarla, hep birlikte: İyi ki doğdun! İyi ki varsın! diye bağırıyorlarmış. Verdiği tepki gözlerinden akan yaşlar olmuş. Oyle güzel bir parti olmuş ki. mutluluktan sarhoş olmuş genç kız. Üstelik, bu partiyi de hayatı boyunca unutmayacakmış. Çünkü, tüm sevdikleri bir aradaymış. İşte bu hayatın ta kendisidir! İnsan, bir gün ağlarken ertesi gün mutluluk abidesi olabiliyor.Tabi bu karışık durum, orman sakinlerini yani hayvanları, çok rahatsız ediyor­muş. İşte o zamanlarda, hayvanlara henüz akıl verilmemiş; bu yüzden, hayvanlar kendi başlarının çaresine bakamıyor, ormanın efendisine bu durumu sürekli şikayet ediyorlarmış. Biz bu durumla nasıl başa çıkacağız? Niçin böyle şeyler oluyor? Bıktık artık! diye bağırıyorlarmış. Ormanın efendisi: Sevgili hayvanlar, ben nasıl ormanın efendisiysem. bu evrenin de bir efendisi var ve o. böyle olmasını istiyor. Ben bile ona karşı gelemem; çünkü o. her şeyin efendisidir, demiş. Fakat hayvanların aklı olmadığı için onları ikna edemiyormuş. Sonunda, or­manın efendisi bu durumu evrenin efendisine anlatmaya karar vermiş. Efendim sizden bir şey rica etmek istiyorum, demiş ve tüm olanları anlatmış. Evrenin efendisi onu dikkatle dinlemiş. Hayvanların durumunu anlamış ve şöyle söylemiş: Peki ama. ne yapmamızı öneriyorsun? Çünkü biliyorsun ki dünya değişmek ve şekillenmek zorunda. Bunu durduramam. Demiş. Ormanın efendisiyse: Elbette! Bu durumun olması gerektiğini ben anlayabiliyorum. Fakat, hayvan­lar anlamıyor. Çünkü akılları yok. Bu olay karşısında en mantıklı davranan hayvan­lar; tavşan, tilki, çakal ve kaplumbağa oldu. Bu hayvanlar diğer arkadaşlarını da sakinleştiriyorlar’ demiş. Bu olaydan sonra evrenin efendisi bir kutu hazırlatıp, ormanın efendisine vermiş. Bu kutunun içindekini tüm ormana savurmasını söylemiş ve sonra kutuyu tavşan .tilki, çakal ve kaplumbağa emanet etmesini istemiş. Ormanın efendisi kutunun içinde bulunanların hepsini ormana savurmuş ve kutuyu evrenin efendisinin söylediği gibi, tavşana, tilkiye, çakala ve kaplumbağaya emanet edip beklemeye koyulmuş. Böylece bütün hayvanlar akla kavuşmuş. Tabii bu işten en karlı çıkanlar tav­şan. kaplumbağa, çakal ve tilki olmuş. Onlar sabırlı ve sakin olmanın karşılığını al­mışlar. Günümüzde de en akıllı hayvanlar onlardır. Hindistan cevizinin bolca yetiştiği bir deniz kıyısında, zenginliğiyle çok konuşulan bir adam varmış. Zenginliği kadar cimriliğiyle de tanınırmış bu adam. Alışveriş yaptığı herkesle pazarlık eder, bu huyuyla insanları canından bezdirirmiş.Yine pazara gittiği bir gün, canı Hindistan cevizi istemiş. Satıcılardan birine Hindistan cevizinin fiyatını sormuş. Beş kuruş! demiş satıcı. Bu fiyat cimriye çok pahalı gelmiş. Başka bir satıcı bulup ona sormuş. Uç kuruş!” denince, pazarlık edip hindistan cevizini iki kuruşa satın almak is­temiş. Satıcı kabul etmemiş, ona üç kuruşa hindistan cevizi alabileceği bir başka tezgah göstermiş. Bizim cimri ihtiyar ucuz malı duyunca, hemen söylenen yere gitmiş. Hindistan cevizi ne kadar? diye sormuş. Uç kuruş!” demiş satıcı. Bir kuruşa verirsen alırım! diyerek yine pazarlığa başlamış. Satıcıdan: Olmaz! yanıtını alınca, başka tezgahlara yönelmiş. Sonunda, bir kuruşa hindistan cevizi satılan bir tezgah bulup sormuş: “Hindistan cevizi bir kuruşa değil mi?” Evet! demiş satıcı. Ama. sen bana bedava verirsen alırım. Satıcı, bir insanın bu kadar cimri olabileceğine inanamıyormuş. Kızgınlıkla söylenmiş: Para ödemek istemiyorsan, sahildeki hindistan cevizi ağaçlarına git. Dala tırmanıp, cevizleri koparmayı başarırsan hindistan cevizini bedava almış olursun.’
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD