Parker
“Yarım saate evdeyim, güzellik. Lütfen oğluna söyle ben gelene kadar uyusun”
“Neden uyumadığında benim oğlum oluyor? O senin de oğlun Parker Robinson ve eğer sen gelene kadar uyumazsa ya onu sen uyutursun ya da ben ‘oğlunu’ uyuttuktan sonra beraber güzelce uyuruz”
Karım bir erkeği nasıl ikna edeceğini çok iyi biliyordu.
Bugün nöbetçi olmamama rağmen işten geç çıkmıştım. Sokaklar yakalayacak çok fazla pislikle doluydu. Bize de onları yakaladıktan sonra üstüne bir de raporları hazırlamak düşüyordu. Polis akademisine rapor hazırlamak için gittiğime inanamıyordum.
Sonuç olarak merkezden saat on bir gibi çıkmıştım ve şimdi evime, güzel karım Amelia ve 3 aylık oğlumuz Ronald’ın yanına gidiyordum.
Bir sivil polis olarak, tüm gün CIA’in bana verdiği işleri yapıp, onlarca aşağılık pisliğin peşinden koştuktan sonra bana en çok huzur veren şey evimde beni bekleyen mucizelerdi. Bu hayatta beni daha çok mutlu eden bir şey daha yoktu.
“Sıkı pazarlık yapıyorsunuz Bayan Robinson! Tamam, eve geldiğim de uyumamış olursa onu ben uyuturum ama bu oyunu iki kişi oynayabilir. O uyursa ben uyumam. Bu durumda sen de uyuyamazsın. Ben yalnızlıktan hiç hoşlanmam çünkü”
Amelia’nın güzel gülümsemesi duyuldu hattın diğer ucunda. “Eve gel Parker” dedi ve telefonu kapatmak için veda ettikten hemen sonra ekledi “Ve acele et. Çünkü Ron uyumak üzere”
Bu kadını seviyordum. Hayatım o olmasa nasıl olurdu düşünmek bile istemiyordum.
Telefonu kapattıktan sonra ceketimin iç cebine yerleştirdim ve araba anahtarlarını çıkardım. Arabaya biner binmez ilk işim silahımı çıkarıp, torpidoya koymak oldu. Amelia doğum yaptıktan sonra silahı eve sokmamam konusunda anlaşmıştık. Artık evde bir çocuk vardı ve en önemli görevimiz onu korumaktı.
Arabayı çalıştırıp ana yola çıktım. Eve doğru sürerken yol boyunca hafif bir şarkı bana eşlik. Radyonun sesini biraz daha açtım ve eve doğru sürerken şarkıyı mırıldanmaya başladım.
Eğer gerçek senin yalancı olduğunsa
O zaman iyi olduğunu söyle…
Trafik gecenin bu saatinde açıktı. Bu yüzden eve hızlı bir şekilde ulaşacak olacağım için daha da keyiflendim. Yorucu bir günün ardından bu keyif bana çok iyi gelmişti.
Şarkı bir kez daha nakarat kısmına geldi ve ben tekrar mırıldanmaya başladım.
Kapıyı aralık bırakıyorum
Geri dönersen diye…
Koridorda ışık açık olacak, paspasın altında anahtar olacak
Geri dönersen diye…
Eve giden son dönemeci de sürdükten sonra radyonun sesini kıstım. Amelia, çocuk yetiştirmek için daha uygun bir yer olduğunu söylediği için eski evimizden ayrılıp, bu huzur evinden farksız sokağa taşınmıştık. En ufak gürültü de komşularımız çıkıp geliyor ve bizden sessiz olmamız rica ediyorlardı. Ona lanet olası New Haven’ı terk edip Las Vegas’a taşınmamız söylediğimde kabul etmeliydi. Oğlumuz sayemde poker şampiyonu olarak yetişebilirdi ama karım beni asla dinlemiyordu. Kendi kaybederdi.
Sonunda eve geldiğimde arabayı her zamanki yerine park ettim. Arabadan inip bacaklarımı esnettiğimde ne kadar yorulduğumu fark etmiştim. Tüm kaslarım ağrıyordu ve sıcak suyun içinde biraz zaman geçirmek hiç de fena bir fikir değildi.
Sonunda eve gelmiştim ve bunun verdiği rahatlama ile anahtarlarımı cebimden çıkarıp, kapıya doğru yürüdüm.
Salonun ışığı yanıyordu. Amelia, Ron’u uyutmuş ve televizyon izlemek için aşağı inmiş olmalıydı. Oraya çok fazla alışmasa olurdu çünkü birazdan o da benimle üst kata çıkacaktı.
Yüzümde geniş bir gülümseme ile kapıyı açan doğru anahtarı buldum. Anahtarı kilide doğru uzattım…
…ve dünyam o anda geri dönüşü olmayan bir şekilde karardı.
Anahtarı kilide sokmama saniyeler kala korkunç bir sesle tüm ev patladı ve aynı hızla alev aldı.
Ben patlamanın etkisiyle kim bilir nereye savruldum. Gözlerim öylece kapandı. Ayağa kalkıp ailemi kurtarmam gerekirken, karanlık beni içine hapsetti ve bir daha geri bırakmadı. O lanet gecenin anıları, ailemi kaybettiğim o gecenin anıları asla peşimi bırakmayacaktı…
-3 Yıl Sonra-
Alarm sesiyle birlikte nefes nefese bir şekilde uyandım. Kabuslar asla peşimi bırakmıyorlardı. Her gece aynı şey oluyordu. Eve gidiyordum. Tam içeri girmek üzereyken ev patlıyordu ve ben düşüyordum. Öylece boşlukta süzülüyordum. Amelia onu kurtarmam için haykırıyordu. Ronald avaz avaz ağlıyordu ama ben kalkamıyordum. Onları kurtaramamıştım. Ailemi kaybetmiştim.
Hem de hepsi benim yüzümdendi…
Evin patlama sebebi raporlara kundakçılık olarak geçmişti. Sorumlusu ise çatışmaya girdiğimiz bir çetenin lideriydi. Çatışma sırasında benim silahımdan çıkan kurşunla ölen oğlunun intikamını almak için evime bomba yerleştirmişti. Benden intikamını almıştı. Benden aldığı şey keşke o olsaydı. 3 yıldır bir cehennemin içinde yaşıyordum.
Adamı yakaladığımızda sinir krizi geçirdim ve onu ölesiye darp ettim. Bunun üzerine altı ay uzaklaştırma aldım. O altı ayıda kendimi alkol komasına sokarak geçirdim. İki yıl alkol tedavisi gördüm ama ne alkol, ne de terapiler öfkemi dindirmemişti. En çok kime öfkeliydim bilmiyordum. O lanet herife mi yoksa kendime miydi öfkem karar veremiyordum. Kendimi ailemi öldürmüşüm gibi hissetmekten alamıyordum.
Alkol tedavisi bittikten sonra ortaya çıkan sorunumun temelini bu sorun oluşturuyordu işte. Altı ay uzaklaştırma ve iki yıl alkol tedavisinin ardından sonunda işe geri dönmüştüm ama kendimi kontrol edemiyordum. Saldırganlaşmıştım. Bunun üzerine CIA öfke kontrolü tedavisi olmamı uygun gördü. Ya da görevden alınacaktım. Hayatım daha ne kadar fazla sefil bir hal alabilirdi bilmiyordum.
Bu yüzden CIA’in beni yönlendirdiği yere gittim ve tedaviye başladım. Bu tedavinin tek yaptığı şey bana eziyet etmek ve daha çok öfkelenmeme sebep olmaktı. Günümü sabah saçma sapan raporlar doldurup, öğlense terapiye gidiyor ve o çokbilmiş herifin bana nasıl ‘daha sakin’ bir insan olabileceğimi ve hayatıma nasıl yeni bir sayfa açacağımı anlatmasını dinliyordum. Lanet olası insanların anlamadıkları tek şey de buydu. Sakin olmak istemiyordum. Ya da yeni bir sayfa açmak. Ben hayatımın o eski sayfasında kalmak istiyordum. Hayatımın geri kalanını kızgın bir adam olarak geçirmek istiyordum. Çünkü acı çekiyordum. Ailemi özlüyordum ve kimse onları bu şekilde kaybetmenin bana ne yaptığını anlamıyordu.
Akşamları, şehir merkezinde ki boş evime gidip sessizlik içinde oturmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. Eskiden bir hayatım vardı. Şimdi ise bir ölüden farksızdım. Hayatıma yeni bir sayfa açamazdım. Çünkü bir hayata sahip değildim.
Yataktan kalktım ve ayaklarımı sürüyerek banyoya doğru ilerledim. Soğuk suyun altında hızlı bir duş aldım. İşimden nefret ediyordum. Saatlerce o aptal raporları dolduracak olmanın düşüncesi beni geriyordu. Başka çarem yoktu. Çökmüş bir adamı asla operasyona göndermezlerdi.
Kahvaltı yerine kendime sert bir kahve yapıp, kahveyi birkaç yudumda bitirdim. Kahvaltıyla pek aram yoktu. Bende güzel anıları canlandırıyordu ve güzel anılara asla tahammülüm yoktu. Onları ne unutmak istiyordum ne de hatırlamak. Bu yüzden kahvaltı anlayışımı koyu kahve ve sigara olarak değiştirmiştim.
Kahvemi içip, sigaramı bitirdikten sonra yatak odasına geri döndüm ve üzerimi değiştirdim. Siyah pantolonumu ve beyaz keten gömleğimi üzerime geçirdim. Ayakkabılarımı da ayağıma giydikten sonra kapının önünde duran ve kilitli çekmeceleri bulunan şifonyere doğru ilerledim. Silahımı burada saklıyordum. Çekmeceyi açıp silahımı aldıktan sonra artık çıkmaya hazırdım. Son kez ceplerimi kontrol edip her şeyi alıp almadığıma baktım. Her şey tamamdı. Artık çıkabilirdim. Siyah deri ceketimi üzerime geçirdim ve soğuk bir New Haven gününe adım attım.
Sokaklar mutlu insanlarla doluydu. Noelden beri her yer böyleydi ve bu açıkça beni sinir ediyordu. Bugün yeni yıl arifesiydi. İnsanların elleri son anda alınan yeni yıl hediyeleri ve akşam yemeği için alınmış yiyeceklerle doluydu. Yeni yıl Amerikalı aileleri birlikteliği ifade ediyordu. Aile birliğini ifade ediyordu. Yeni yıl ve noel, şükran gününden sonra asla katlanamadığım iki gündü. Kendimi acındırıp durduğumun farkındaydım ama elimde değildi. O mutlu günlerimi özlüyordum. O günlere geri dönmek istiyordum ve dönemeyecek olduğumu anladığımda ise tekrar pes ediyordum. İşte benim günüm böyle geçiyordu.
Önüme döndüm ve arabama doğru yürüdüm. Tek yapmam gereken hayatta kalmaktı. Sonra yine akşamımı boş evimde kendime acıyarak geçirebilirdim.
-
-
-
Günün sonunda terapiden çıkmış ve eve dönmek üzere arabama doğru ilerliyordum. Sokağı yoğun bir pasta kokusu sarmıştı. Cadde üzerinde ki tüm pastaneler yeni yıl siparişlerini yetiştirmeye çalışıyorlardı. Yılın bu zamanı New York’a yakın tüm bölgelerde aynı coşkuyla kutlanırdı. Times Meydanı çılgınlığı buraya kadar uzardı.
Pasta kokusuyla birlikte karnımın acıktığını fark ettim. Sanırım bu yıl bir değişiklik yapıp kendime acırken yeni yıl yemeği filan yiyebilirdim. Bu yüzden önüme çıkan ilk pastaneye girdim ve tüm leziz hamur işlerinden kendime karışık bir paket yaptırdım. Spor kanalında eski bir maç özeti filan da bulabilirsem her şey harika olabilirdi. En azından sıkılmamış olurdum.
Tam pastaneden çıkarken telefonum çaldı. Kim bilir yine kim yeni yılımı kutlamak için arıyordu. İnsanlar sinir bozucuydu.
Telefonu cebimden çıkarıp ekrana baktığımda arayanın George olduğunu gördüm. Ortağım. Daha doğrusu eski ortayım. Patlamadan önce birlikte çalışıyorduk. Ancak olanlardan sonra o kendine yeni bir ortak bulmak zorunda kalmıştı çünkü ben kullanım dışı kalmıştım. Patlamadan fiziksel olarak çok az hasarla kurtulmama rağmen zihinsel ve ruhsal sağlığım için aynı şeyi söyleyemezdim. Bazıları olanlarda sonra kafayı sıyırdığımı filan düşünüyorlardı. Eh, bunun benim için bir zararı yoktu. En iyisi bu deli adamdan uzak durmalarıydı.
“Ne istiyorsun George?” diyerek telefonu açtım.
“Senin de yeni yılın kutlu olsun dostum. Ben de seni özledim ve evet, yeni yıl arifesini seninle sarhoş olarak geçirmeyi çok isterim”
Gözlerimi devirdim. Benimle sarhoş olmaktan başka yapacak işi yok muydu bunun? “Ben iki yıl boyunca alkol tedavim için onca parayı seninle yeni yılda sarhoş olayım diye vermedim sersem”
“O tedavi senin alkolik olmanı engellemek içindi. Senin ara sıra kafayı çekemeyeceğinle ilgili bir kural yok. Söz veriyorum birinin görmesi riskine karşılık biranı meyve suyuyla karıştıracağım”
Laftan anlamak nedir bilmiyordu. Ben yeni yılı kutlamazdım. Bir eve ulaşabilseydim… “Kendine başka eğlence bulmak zorundasın George. Çünkü ben gelmiyorum. Sana iyi yıllar dostum” dedi ve ikinci bir şey söylemesine izin vermeden telefonu yüzüne kapattım.
Bu sırada da arabanın yanına gelmiştim. Trafiğin durumuna bakarsak en geç on beş dakika içinde evde olacağımı umuyordum. Sonrası için bir plan yapmama gerek yoktu. Hayat benim için planını çoktan yapmıştı zaten.
Arabayı çalıştırıp eve doğru yola çıktığımda trafiğin açık olması bana derin bir nefes aldırdı. Gerçekten trafik çekecek modda değildim. Yol devam ederken arabanın içinde ki sessizlik çok uzun zamandır ilk kez beni rahatsız etti. Bir değişiklik yapmak için uzanıp radyonun düğmesine bastım ve bunu yaptığıma ilk anda pişman oldum. 3 yıl önce ki o tanıdık melodi arabanın içini doldururken ben de anıların beni esir almasına engel olmaya çalıştım ama işe yaramadı. Yine aynı gecenin hatıralarında kayboldum.
Kapıyı aralık bırakıyorum
Geri dönersen diye..
Koridorda ışık açık olacak, paspasın altında anahtar olacak
Geri dönersen diye…
Ama geri dönmeyecekti. Ne Amelia geri dönecekti ne de Ron…
Eve yaklaşırken radyoyu sert bir hareketle kapattım ve kendimi toparlamaya çalıştım. Kendimi gerçekten toparlamaya ihtiyacım vardı. Bu 3 yıldır ihtiyacım olan bir şeydi ama öyle bir dağılmıştım ki… işte bunu tarif edemiyordum. Sadece toparlanamadığımı biliyordum.
Arabayı her zaman ki yerine park ettim ve yavaş hareketlerle arabadan indim. Kapıyı kapatıp, arabayı kilitledikten sonra yavaşça gerindim. Tüm kaslarım terapistimin lanet koltuğu yüzünden gerilmişti.
En sonunda elimde pastane poşeti ile apartmana doğru yürümeye başladığımda, elimi cebime sokup anahtarlarımı çıkardım. İlk işim apartmanın giriş kapısını açmak oldu.
Eskiden yaşadığım müstakil evlerden sonra bir apartman dairesine uyum sağlamam uzun zamanımı almıştı ama sonunda başarmıştım. Hayatta her şeye bir şekilde alışıyordunuz. Ve buna da yaşamak deniyordu. İyi ya da kötü yaşamak.
Asansöre binip dairemin bulunduğu 3.katın düğmesine bastım ve sırtımı aynanın soğuk zeminine yaslayıp gözlerimi kapattım. Asansör beni boş evime doğru taşırken kendime bir saniye için eski güzel günleri hatırlama izni verdim.
Amelia’nın kolunda Ron’la ve yüzünde o çok aşık olduğum gülümsemesiyle birlikte kapıyı açtığı zamanları düşündüm. İçim acıdı. En kötüsü de buydu. Zaman geçtikçe onları hatırladığım her an sadece kalbimde küçük bir sızıyla son buluyordu. O sızı gittikçe azalıyordu ve o sızı azaldıkça ben onları unutacakmış gibi hissediyordum. Bu beni korkutuyordu.
Amelia ve Ron’un anılarından deli gibi kaçıyordum. Patlayan evden kurtarılan her eşyayı apartman dairemde bir odaya yerleştirmiş ve kapıyı kilitlemiştim. Kendimi bana onları hatırlatan her şeyden soyutlamıştım ama yine de onları unutmaktan korkuyordum. Bu ironi denen olay gerçekten lanet bir şeydi.
Asansör 3.katta durduğunda ben de anıların arasından çıktım ve kapıyı itip asansörü terk ettim.
Anahtarları gözümün önüne getirdim ve tam doğru anahtarı kilide uzattığımda, 3 yıl önce olduğu gibi öylece donup kaldım.
Ancak bu sefer farklıydı. Ne patlama vardı, ne ateş, ne ölüm…
Bu sefer donup kalmamın tek sebebi dairemin kapısının açık olmasıydı… Evimde lanet bir hırsız vardı ve ona bana birilerini pataklama şansı vererek günümü aydınlattığı için kendi yöntemlerimle harika bir şekilde teşekkür edeceğime emin olabilirdi.