Kılıç operasyonu..
Kılıç, araziye ayak bastığında gökyüzü kurşuni bir battaniye gibi çökmüştü üzerlerine. Telsizden gelen cızırtılar dışında çevrede ölüm sessizliği vardı. Her bir adım, nemli toprağın üzerindeki bot izleriyle yankılanıyordu.
Yanındaki tim üyeleri henüz yeni bir araya gelmiş, birbirini tartan bakışlarla ölçüp biçen adamlardı. Ama hepsi Kılıç’ın adını biliyordu. Sessizliğiyle, disipliniyle, savaş alanındaki soğukkanlılığıyla. Gölge bu kez başka bir operasyonda görevlendirilmişti, Hafız ise geri planda kalmayı kendi istemişti. Timsah ve Soylu ise bu yeni düzende bir adım geri durmuş, gözlem pozisyonuna geçmişti.
“Kulaklar açık, nefesler kontrollü, kafalar net olacak,” dedi Kılıç, kısa ama tok bir sesle. Emir vermiyordu; sözü bıçak gibi kesiyordu. Herkes yerini aldı.
Hedef, sınır hattına yakın bir bölgede belirlenen sığınaktı. Dron görüntülerine göre içeride silahlı beş kişi vardı. Ancak içeride neyin, kimi beklediği hiçbir zaman kesin değildi. Kılıç bunu en iyi bilen adamlardandı.
İleri doğru yürürken diz çöktü birden. Yumruğu havada bir an dondu. Timin tamamı aynı anda yere çömeldi. Parmaklarıyla iki metre ilerideki ısı kaynağını işaret etti. Tuzaklı bir tel... Belki de el yapımı bir patlayıcı. Göz ucuyla en genç askere baktı, göz kırptı. “Senin sıran.”
Genç asker, nefesini tuttu. Ellerini titretmeden cımbız gibi kabloları ayırdı. Dakikalar saat gibi uzarken, sonunda başını kaldırdı. “Temiz,” dedi. Kılıç, sırtına hafifçe vurdu, “İyi iş.”
Operasyon devam ederken birden telsizden bir ses yükseldi.
“İçeride sivil olabilir, dikkatli ilerleyin.”
Kılıç’ın gözleri daraldı. Bu durum planı değiştirirdi. Takımına dönüp fısıltı tonuyla seslendi:
“Tetikte olun. Gerekirse çatışmadan geri çekilin. Hedefi sağ ele geçireceğiz.”
Sığınağın girişine vardıklarında içerdekiler fark etmişti. Kurşun sesi yankılandı, ağaçlar bile irkildi. Kılıç, el sinyalleriyle timi ikiye böldü. Kendisini hedef yapan ilk hamleyi o yaptı. Duvar dibine saklandı, sonra sağ çaprazdan hızla fırlayıp iki kişiyi etkisiz hale getirdi. Diğerleri şaşkınlıkla geri çekilirken tim de içeri süzüldü.
Kısa ama sert bir çatışmanın sonunda hedef ele geçirilmiş, içerideki siviller güvende tutulmuştu.
Telsizi eline aldı. Gözleri hâlâ teyakkuzdaydı ama sesi sakindi.
“Merkez, burası Kılıç. Hedef temiz. Kaybımız yok. Siviller sağ salim.”
Dört yıl sonra yeniden bu duyguyu hissetmek… Tarifi yoktu. İlk değildi belki ama içini yakan o eksiklik, uzun zamandır taşıdığı bir yüktü. Görevine dönmek, yeniden arazide olmak, toprakla, gökyüzüyle ve tehlikeyle baş başa kalmak... Her zamanki gibi sessizdi ama içi gürültülerle doluydu.
Geçmişin yüküyle, görevini yerine getirememenin burukluğu arasında sıkışıp kalmıştı. Umay’ın yaralanması, her şeyi altüst etmişti. O an… O lanetli an, sanki zihnine kazınmıştı. Gözlerinin önünde defalarca yaşanıyor, her seferinde daha çok acıtıyordu.
Artık emir komuta Kılıç’taydı. Ve bu, timin damarlarında dolaşan kan kadar netti. Hafız da olabilirdi elbette. Hatta Hafız ve Umay onun yerine istemişti bile. Kılıç, Umay'ın onu seçtiğini bilince… Hayal kırıklığına uğratmamak adına daha da sıkı tutunmuştu sorumluluğa.
Biliyordu. Umay onu göndermek istiyordu. Bu timden, bu dağlardan, bu alevin ortasından.Kendi timinin başında olmasını istiyordu. Belki korumak, belki uzaklaştırmak istiyordu. Ama Kılıç artık kaçmayacaktı. Kendini uzaklara savurmayacaktı. Bu tim onun yüreğindeki tek sığınaktı. Burada kalacaktı.
Ateşin aslanlarının içinde, onlarla omuz omuza duracaktı. Gölgesinde yürüdüğü o kadın, ölmüş karısı Yasemin… Ona yaklaşmanın tek yolu buydu artık. Göz göze gelmeseler de, Onun için bu toprakta savaşmak bile yetiyordu.
Bir yemin etti kendine…
Her görevde en önde yürüyecek. En sert çatışmalarda ilk adımı o atacak. Ateşin Aslanlarını koruyacak, çünkü o artık Ateş’in içindeydi.
Ateşi koruyacaktı.
Tıpkı Umay’ın onu koruduğu gibi…