12.BÖLÜM

1073 Words
Hastane odasında annemle babamın yanında sessizce oturuyordum. Gelen mesajın yarattığı şaşkınlıkla elimdeki telefona bakakalmış, ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Tam o sırada, kapı birden neşeyle aralandı. Aslı içeri adeta bahar gibi doldu; yüzünde her zamanki sıcak gülümsemesi, gözlerinde ışıl ışıl bir heyecan vardı. “Ablaların en güzeli nasılsın bakalım?” diye şen bir sesle seslendi ve yanağımdan sevgiyle bir öpücük kondurdu. Ben hafifçe gülümsedim, şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak, “Ben iyiyim de sen nasılsın?” diye sordum merakla. Aslı, benden ayrılıp anneme ve babama sımsıkı sarıldı. Gözlerinde parlayan heyecan artık saklanamaz haldeydi. “Size bir sürprizim var,” dedi, sesi hafifçe titreyerek. Hepimiz ne geleceğini az çok tahmin etsek de, meraklı bir ifadeyle ona baktık. Ve bir anda, “Ben hamileyim!” diye bağırdı, odanın sessiz havasını yırtan bir sevinç çığlığı gibi. Bir anda içimiz ısındı, odanın havası değişti. Gözlerimiz doldu. Annem elini kalbine götürdü, babam başını yana eğip duygulandı. Aslı’nın gözleri çoktan yaşlarla dolmuştu bile; kelimeler boğazında düğümlenmiş, sadece ağlayarak sarıldı bana. Yatakta acılar içinde kıvranıyor olsam da, o anın verdiği coşku her şeyi unutturdu. Teyze olmanın verdiği mutluluk, kalbimin en derin köşesine yayıldı; tarifsiz, kıymetli, paha biçilemezdi. “Mehmet’in haberi var mı?” diye sordum, gözlerim onun gözlerinde. Aslı gözyaşlarını silerek başını salladı. “Yok, şimdi seni gördükten sonra ona gidip sürprizi patlatacağım,” dedi. Birlikte güldük. O an, odada sadece bir haber değil, kocaman bir sevgi paylaşılmıştı. Tam bu duygusal atmosferin ortasında, kapı yeniden açıldı. Doktorum içeri girdi, beyaz önlüğüyle ciddi ama yumuşak bir ses tonuyla, “Hadi, taburcu işlemlerini yapalım artık,” dedi. Hazırlıklarımızı yapıp hastaneden ayrıldık. Eve geldiğimizde, bir an bile geçirmeden ekibe mesaj attım: Grup: Tim Ben: Hastaneden çıktım, evdeyim. Sizde durum ne? Soylu: İyi komutanım, hâlâ yoldayız, herkes uyuyor :) Ben: O kadar yordum demek ki sizi :) Tamam, dikkatli olun. Haber verin, ben de haftaya gelirim yanınıza. Soylu: Tamam komutanım. Timsah: Yok komutanım, ne yorması... Hafız’ın hatiminden uyuya kalmışız. Yol boyu okudu adam :) Ben: Ellemeyin Hafız’ıma, okusun :) Tam bu sırada, kapı aralandı ve elinde dev bir buket gülle Ali içeri girdi. Gözlerim istemsizce kaşlarını çattı. Neden gül getirmişti ki? Hastane ziyareti için sıradan bir çiçek alsa yeterdi... İçimde bir huzursuzluk yükselmişti. Ali yavaşça yanıma geldi, gözleri her zamanki gibi sakin ama bu sefer daha derindi. Eğilip alnımdan öptü, “Nasılsın küçüğüm?” diye sordu. Eskiden de böyle samimiydik; ailem de bu yakınlığa alışkındı. Ama bu kez bir şey farklıydı. Ali’nin bakışları, sesinin tonu, getirdiği güller… Sanki düğünden sonra içinde bir şey uyanmış, bir anda aklı başına gelmişti. Tüm varlığıyla beni kazanmak ister gibiydi. Ve bu, zihnimde yeni soruların doğmasına neden oldu. “Nişanlın nerede, Ali?” diye sordum, sesimde fark edilmeyecek bir titrek merak. Sanki bu soruyu ilk kez duyuyormuş gibi duraksadı. Gözleri bir an boşluğa kaydı, ardından toparlandı ve dudaklarını aralayarak, “Biz yapamadık… Ayrıldık,” dedi, sesi hem sakin hem de bir şeyleri yutkunarak bastıran bir tonda. Annem hemen devreye girdi, içten bir anne şefkatiyle, “Hayırlısı olsun oğlum, üzülme… Nasip bu işler,” dedi. Sesindeki yumuşaklık Ali’nin yüzüne yerleşen kırgınlığı biraz olsun hafifletti. O da başını usulca sallayarak minnetle baktı anneme. “Ben de üzüldüm senin adına,” dedim, içimden tam olarak ne hissettiğimi bilemeden. Bu kelimeleri söylerken kalbim, hiç dinlememiş gibi davranmaya çalıştığım eski şarkısını fısıldamaya başlamıştı bile. Ali gözlerini bana çevirdi, yumuşak bir tebessümle, “Üzülme küçüğüm,” dedi ve ardından göz kırptı. O küçüğüm deyişi… yıllardır içimde yankılanan, çocuklukla büyümüş bir lakaptı ama bugün kulağımda başka türlü çınlıyordu. “Sana kim söyledi kaza yaptığımı?” diye sordum merakla. “Aslı,” dedi, en ufak bir tereddüt göstermeden. İçimden bir “Ah Aslı…” geçirdim. Dışarıdan sadece kaşlarımı çatmadan durdum ama içten içe, itiraf edemediğim bir sevinç vardı içimde. Belki de hâlâ bir yerlerde beni merak eden, beni önemseyen bir parça taşıyordu Ali. Ali’yle biz liseden bu yana birbirimizi tanıyorduk. Zaman zaman yollarımız ayrı düşse de ben hep ona aşıktım. O, başka kızlarla birlikte olmuş, hayatına başkalarını sokmuştu belki, ama bana bakışı… gülüşü… davranışı… hepsi her zaman farklıydı. İçimde bir yer, onun da bunu bildiğini fısıldardı bazen. Belki kendine bile itiraf edemediği bir bağ vardı aramızda. Ne kadar uzak kalmaya çalıştıysam da, ne kadar “bitti” desem de, ondan bir türlü kopamamıştım. Bir ip gibi, görünmeyen ama güçlü bir bağ gibi bağlanmıştım ona. Şimdi karşımda durmuş, elinde güllerle bana “küçüğüm” diyordu. Her zamanki sıcaklığı, her zamanki doğallığıyla ama bu kez daha farklı bir anlamla... İçimde bir telaş başladı. Burada daha fazla kalmamalıydım. O bakışların içinde boğulmadan, hislerime teslim olmadan çıkmalıydım bu odadan. Çünkü kalbime söz geçirmek, ne yazık ki asker disiplininden bile daha zordu. ... Hastaneden çıkalı üçüncü günümdü. Evdeki sessizlik artık tanıdıktı. Çocuklar karargâha dönmemi sabırsızlıkla bekliyorlardı, gelen mesajlardan o coşkuyu hissediyordum. Albay da sağ olsun, Firaz davası için beni tekrar çağırmış, ceza almamam adına elinden geleni yapmıştı. Üzerimde hakkı büyüktü. Artık evde, eski rutinime dönmeye başlamıştım. Yavaş yavaş ayaklanmış, kendimi toparlamıştım ama hâlâ tam anlamıyla özgürce hareket edemiyordum. Vücudumun verdiği sinyaller biraz daha zamana ihtiyacım olduğunu söylüyordu. Yine de, yatmaktan fenalık gelmişti. İşte tam o anda telefon çaldı. Arayan Timsah’tı. Neşeli ama bir parça da tedirgin sesi duyuldu kulakta. “Komutanım, iki saate göreve çıkıyoruz ama... yerinize emir-komuta kimde olacak diye bir soralım dedik,” dedi. Normal şartlarda bu Hafız’ın sorumluluğu olmalıydı. Ama aradıklarına göre bir şeyler ters gitmişti. “Neden?” dedim kısa ve doğrudan, zaten cevabı tahmin etmeye başlamıştım bile. Timsah iç çekerek, “Hafız kabul etmiyor, ‘Kılıç olsun’ diyor. Kılıç da ‘Bu senin hakkın’ deyip duruyor. Saçma bir muhabbete düştük. Gölge zaten Begüm’den ayrılmıyor, Soylu da ‘Ben karışmam’ dedi... Ortada kaldım. Ne yapalım komutanım?” Kafamda hızlıca geçen düşünceler sessizliğe gömüldü bir an. Aslında bu onların arasında çözülebilecek bir şeydi ama belli ki içten içe hassas bir dengedeydi mesele. “Kılıç olsun,” dedim tereddütsüz. Çünkü onun içinde bir yerde bu fırsata ihtiyacı olduğunu hissediyordum. Komutan kimliğine bürünerek kendi timine liderlik etmeyi istiyordu ve bunu hak ediyordu da. Orada, yani kendi kuralları ve düzeni içinde daha huzurlu olacaktı belki. Burada... belki de benden ya da yaşça daha küçük olanlardan emir almak, onun için yutulması zor bir gurur meselesine dönüşüyordu. Onun bu duygularını anlamak zor değildi. Benim görevim de sadece emir vermek değil, timimin iç huzurunu da sağlamak, onlara kendilerini değerli hissettirmekti. Kapatırken içimde buruk bir huzur vardı. Hem yerini bilen bir komutanın sessiz ferahlığı, hem de bir şeylerden uzak kalmanın acı tarafı… Bakalım kılıç yeni timinde nasıl bir operasyon yönetecek. Hadi bakalım aslanlarım göriyim sizi diye geçirdim içimden..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD