11. BÖLÜM

1473 Words
Göz kapaklarımın arasında hafif bir ışık sızarken, Kılıç’ın boğuk sesini duydum. Bir şeyler mırıldanıyordu. Kelimeleri net seçemiyordum ama sesi… sesi beklenmedik bir huzur taşıyordu. Elinde beresini sıkıca kavramış, başı eğik, yere kilitlenmiş bir bakışla duruyordu. Son duyduğum cümlesi yüreğime dokundu: "Yasemin’e çok benziyorsun." Başımı ağır ağır ona çevirdiğimde, bakışlarımız kesişti. "Uyandın," dedi, sesi yumuşak ve neredeyse suçlu bir tınıyla. Gözlerimi bir kez daha kapayıp açtım. Göğsümde bir ağırlık vardı, sanki ciğerlerimin içine sivri kemikler saplanmıştı. Nefes almak işkence gibiydi. Boğuk bir öksürük sesi çıkarmaya çalıştım ama acı bir dalga gibi üzerime çullandı. Gözlerimi hızla yumdum, çığlık atmak istedim ama sesim bile çıkmadı. Kılıç sakinlikle ayağa kalktı. Yan taraftaki bidondan biraz su alıp dikkatle dudaklarıma tuttu. "Zorlama kendini," dedi, gözlerini üzerimden ayırmadan. "İki kaburgan kırık." Sözleri canımı daha da acıttı. İçimde bastırmaya çalıştığım bir hüsran büyüdü. Sesim çatallı ve kısık olsa da, söylemeden duramadım: "Dağlarda yaralanmayı isterdim," dedim üzgünce. Bir an sustu. Sonra gözlerini bana çevirdi, bakışları sertlikten çok yorgunluk taşıyordu. "Yaralanmak değil de... şehadet isterim ben," dedi. Gözleri nemlenmişti. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı ama o tebessümün ardında yutkunmuş bir hüzün saklıydı. "Benim bekleyenim var... Öncelik benim," diye ekledi, sesi titrek ama kararlıydı. İçim burkuldu. O an, onun da korktuğunu, onun da sevdiğini, özlediğini, umut ettiğini fark ettim. Zayıf bir gülümsemeyle baktım ona. "Tamam, anlaştık. Bana kurşun gelirse, önüme atla," dedim, sesim hâlâ kısıktı ama içinde bir espri saklıydı. Güçlükle hem güldüm hem konuştum. Kılıç kaşlarını hafifçe kaldırdı, gözlerinde ince bir parıltı belirdi. "Tamam o zaman," dedi. "Gözüm üzerinde." İlk kez bu kadar uzun ve sakin bir şekilde konuşuyorduk onunla. Geldiğinden beri genelde sessizdi; ya tek kelime ederdi ya da gözleriyle anlatırdı duygularını. Ama şimdi, kelimelerle konuşuyordu. Belki de bu, yaralarımızın ortak diliydi. "Bizimkiler nerede?" diye sordum, yavaşça başımı çevirip gözlerimi etrafta gezdirerek. Odanın loş ışığında, duvarlara vuran gölgeler bile yabancı geliyordu bana. "Nöbet sistemi kurduk," dedi Kılıç sakin bir ses tonuyla. "Bu gece bendeydi ama süresi dolmak üzere. Birazdan Soylu gelir. Ama sabah iznimiz doluyor. Karargâha dönmemiz gerek. Annen haber verecek." Kafamı hızla ona çevirdim, gözlerimde şaşkınlık. "Nasıl yani… İki gündür mü uyuyorum?" Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. O tipik, yumuşak ama içinde yorgunluk taşıyan gülümsemesinden. "Evet." "Nereden öğrendiniz burada olduğumu diye sormuyorum," dedim, bakışlarımı tavana dikip iç çektim. "Zaten arkamdan geldiğinizi biliyordum." Kılıç’ın gözleri bir an parladı. "Dikkatsizdin," dedi, sesi biraz sertleşmişti. İçinde bastırılmış bir öfke vardı. "Normalde biz elimizde telefonla araba bile kullanabiliriz ama… Ali’den sonra toparlanamadın." Haklıydı. Ve buna verecek bir cevabım yoktu. Boğazım düğümlendi. Konu değiştirmek istercesine, hafifçe sırıttım. "Seni kendi timinin başına göndereceğim," dedim, ardından göz kırptım. "Yaşlısın bizim time göre." Bu sefer gerçekten güldü. Gülüşü içten ve rahatlacıydı. "Timi elinden alırım diye mi korktun?" dedi, gözlerini kısarak meydan okurcasına. Ben de güldüm ama bu defa acı, bir dalga gibi karnıma saplandı. Yüzüm ekşidi, kıvrandım istemsizce. Kılıç hemen yanıma geldi, bir şey söylemek üzereydi ki, o anda kapı aralandı. Soylu başını içeri uzattı. "Ooo komutanım, uyanmışsınız!" dedi neşeyle. Başımı hafifçe salladım, yorgun gözlerimle ona göz kırptım. Soylu, Kılıç’a dönerek: "Neden haber vermedin?" diye sordu hafif bir sitemle. Kılıç, saate göz attı. "Zaten geleceğini biliyordum," dedi, her zamanki sakinliğiyle. "Olsun, yine de söylemeliydin," dedi Soylu, biraz sert ama samimi bir tavırla. Kılıç bana dönüp kısa bir "Geçmiş olsun," dedi, sonra Soylu’ya bakıp odadan çıktı. "Soylu…" dedim kısık, boğuk bir sesle. Hemen yanıma eğildi, telefonunu çıkardı ve bir selfie çekip gruba attı. "İyi misin?" diye sordu gözlerime bakarak. "İyiyim," dedim başımı yana yatırarak. "Kılıç’la aran nasıl?" diye sordu ansızın. Omuz silktim. "Bir aram yok ki… Adam konuşmuyor ki aram olsun. Hafız’la iyiler ama sanırım." "Kötü olmayın," dedim biraz daha ciddi bir ses tonuyla. "Birbirinizin canını koruyorsunuz. Hepimiz birbirimize emanetiz." Konuşurken bir anda göğsümdeki ağrı bastırdı, kıvrandım. Soylu hemen yanıma eğildi, saçlarıma dokundu, parmaklarını nazikçe alnımdan geçirerek: "Saçların çok güzel," dedi, gülümseyerek. "Komutanın olduğumu unutma." dedim ve ben de güldüm hafifçe. "Unutmuyorum merak etme… Zaten Ali var, Timsah var, bana sıra gelmez," dediğinde kahkahamı tutamadım. "Oğlum, senin sevgilin vardı, ne oldu ona?" diye sordum o anda. Birden Ege şivesine döndü: "Anam seni isteyivereyo eme, ne etçen kız?" Gülerek başımı yastığa bıraktım. Onunla aramdaki bağ hep farklıydı. Soylu'yu çok severdim. O da beni. Ama aramızda hiç aşk olmadı. Hep kardeş, dost, yoldaş olduk birbirimize. Ama bir defasında onların köyüne gittiğimizde, annesi beni çok beğenmiş, Soylu’ya “isteme” teklifinde bulunmuştu. O sırada Timsah kıskanmış, bana karşı daha çok sahiplenici olmuştu. O günler… şimdi düşündükçe içimi ısıtan, yüzümde gülümseme bırakan anılar gibi. Sanki bir anlığına, tüm acılar durdu ve ben yine o günlere döndüm. Soylu yanımda oturuyordu. Sessizce konuşuyor, bazen sadece göz göze geliyorduk. Aramızda kelimelere ihtiyaç olmayan bir dostluk vardı. O an, sanki zaman durmuştu. Derken… Kapı birden açıldı. Ekip, tam kadro içeri girdi. Bir anlık sessizlik… ardından kahkahalar… "Oğlum, sizi nasıl alıyorlar buraya? Ziyaretçi saati diye bir şey yok mu?" dedim gülerek. Timsah hızla yanıma geldi. Gözleri dolmuştu, bana sarılırken sesi zar zor çıkıyordu: "Ablam..." dedi, kısık ve titrek bir sesle. Oturduğum yatağın kenarına ilişti. Soylu'ya döndü, kaşlarını kaldırarak hafifçe dürttü: "Sen az öte git bakalım egenin efesi, komutanım beni özlemiş. Yakışıklı suratıma hasret kalmış kadın." Hepimiz kahkahayı bastık. O çocuk ruhlu, ama gerektiğinde aslan gibi duran Timsah her zamanki gibi ortamı yumuşatmayı başarmıştı. Gölge ciddileşen yüz ifadesiyle öne doğru eğildi. "Komutanım… şey, biz sabah çıkmak zorundayız." Başımı hafifçe salladım. "Biliyorum. Gidin tabi. Görev beklemez." Soylu’ya dönüp adını usulca söyledim: "Firaz…" Gözleri hemen gözlerime kilitlendi. Benimle aynı dili konuşan o bakışlar… "Merak etme," dedi sessiz ama kararlı bir tonda. "Hallettik o işi. Düşünme artık. Büşra hastaneden çıktı. Psikolojik destek alıyor. Ailesiyle birlikte şu an, iyi olacak." İçimdeki düğüm bir anda çözüldü. Göğsümde taşıdığım yük biraz hafifledi. "Saat kaç?" diye sordum. Soylu kolundaki saate baktı: "04.28." Derin bir nefes aldım. "Hadi, biraz uyuyun siz. Sabah operasyon çıkarsa uykusuz kalmayın." Soylu da hemen destek çıktı: "Hadi çocuklar, komutan haklı. Dinlenin biraz." Hepsi sırayla yanıma gelip vedalaştı. Gölge gözlerimden kaçırarak selam verdi, Timsah son kez saçımı okşadı, Hafız dua mırıldanarak çıktı. Kılıç ise gözüyle selam verip gitti. Oda tekrar sessizliğe gömüldü. Başucumda yalnızca Soylu kalmıştı. O gitmedi. Gitmeyecekti de. Başımı yastığa yasladım. Gözlerimi yavaşça kapatırken sadece onun nefes alışlarını duyuyordum. Savaşın içinde, bu küçücük huzur anı… belki de en değerli şeydi. Uyumak istedim. Uyursam belki biraz daha iyileşirdim. Sabah gözlerimi açtığımda, zihnim hâlâ geceyle meşguldü. Soylu’yu bekliyordum. O gelir, bir şeyler söyler, günaydın der, belki de saçlarımı okşardı yine. Ama o gelmedi. Onun yerine annemle babam geldi. Kalbim göğsüme sığmıyordu. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Annem hızla yanıma geldi. Bir şey demeden sarıldı bana. O tanıdık kokusu, o sarmalanma hissi… Sanki çocukluğuma döndüm bir an. Saçlarıma, yüzüme öpücükler kondururken sesi titriyordu: “Bizi çok korkuttun…” Konuşmakta zorlanıyordu. Gözyaşlarını tutmak için verdiği çaba gözlerinden okunuyordu. “İyiyim anneciğim,” dedim, dudaklarımı hafifçe bükerek. Gerçekten de geceye göre çok daha iyiydim. Bedenen hâlâ yorgundum ama kalbim biraz olsun toparlamıştı kendini. Az sonra içeri doktor girdi. Elinde dosya, yüzünde ciddi ama yumuşak bir ifade vardı. “Bugün taburcusun. Bir hafta evde dinleneceksin, sonra normal hayatına dönebilirsin,” dedi. Tam o sırada odada bulunan Babam araya girdi, gözlerini kısıp doktorun sözünü böldü: “Hocam, o asker.” “O zaman,” dedi doktor tebessümle, “bir ay dinlensin, öyle başlasın.” Gülüştük. Ama ben bir şeyi fark ettim. “Aslı sabah da buradaydı değil mi?” diye sordum anneme. “Evet,” dedi, “ama bir doktor randevusu vardı, oraya gitti.” Kaşlarımı çattım. “Nesi var?” dedim, kendi derdimi bir anda unutarak. Annem hafifçe bana yaklaştı, sesi kısık, neredeyse bir sır fısıldar gibiydi: “Galiba hamile...” Bir an kalbim durdu sandım. Şaşkınlık yerini tarifsiz bir sevince bıraktı. Gözlerim yeniden doldu bu sefer. Ama bu defa sevinçten. Kardeşim anne olacaktı… Hayat, bir yandan beni yere sererken bir yandan bana küçük mucizeler sunuyordu. Gözyaşlarım sessizce aktı. Annem elimin üstüne elini koydu, hiçbir şey söylemeden. Telefonum aniden titredi. Sessizliğin içinde yankılanan bu küçük titreşim, kalbimin ritmini bozdu. Ekrana baktım. Ali. Bir mesaj. “Geliyorum küçüğüm. Bir şey istiyor musun?” Parmaklarım bir an ekranda takılı kaldı. Beynimden geçen ilk şey, o kelime oldu: Küçüğüm. Yıllardır böyle derdi bana. O kelimenin içinde çocukluk vardı, güven vardı, sevgi vardı. Ama… artık nişanlıydı. O kelimeye hakkı yoktu artık. Ya da ben öyle sanıyordum. Ya da… aklım bana oyun oynuyordu. Başımı kaldırıp anneme baktım, gözlerimi kısmıştım. “Ali’ye hastanede olduğumu söylediniz mi?” dedim, içimde bir şeylerin çatırdadığını hissederek. Annem gözlerini kaçırmadı bile. “Yoo,” dedi sıradan bir ifadeyle. “Ben söylemedim.” Babam da konuşmaya dahil oldu o anda. “Ben de söylemedim kızım. Hayırdır?” Sesi sakindi ama bakışları dikkatliydi. Bir şey demedim. Dudaklarıma zorla bir gülümseme yerleştirip, “Bir şey yok babacığım,” dedim. Tekrar telefona döndüm. Parmaklarım klavyede bir an tereddüt etti. Ne demeliyim? Ne söylemek istiyorum, neyi duymak istiyorum? Sadece bir kelime yazdım: “Yok.” Gönderdim. Ama mesajı göndermekle susturamadım içimdeki soruları. Aklımın en tenha köşelerinde yankılanmaya başlayan o tek kelime… Küçüğüm.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD