Hastaneden çıktığımızda ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Çocuklara döndüm, gözlerindeki yorgunluk ve hüzün bana ayna gibi yansıyordu.
“İstediğiniz bir yere gidelim,” dedim sessizce.
Timsah hemen atıldı:
“İskender!”
Üzgün havayı dağıtmak istercesine gülümsemişti. İçim burkulsa da, dudaklarımda hafif bir tebessüm belirdi.
Yavaş adımlarla yürümeye devam ettim.
Aklım hâlâ Büşra’da kalmıştı. Yanına girmeye cesaret edememiştim.
Hastane önünde daha fazla kalmak istemedim; çünkü ne kadar uzun durursam, öfkem de o kadar büyüyordu.
“Biraz dinlenmek iyi gelir,” dedim ve birlikte çıktık oradan.
Bu kez arabanın şoför koltuğuna ben geçtim.
Direksiyona ellerimi koyduğumda, içimdeki düğümü çözmek ister gibi derin bir nefes aldım.
Bursa’nın en bilindik mekânına gittik. En güzel iskenderin siparişini verdim.
Kılıç ve Timsah bayıla bayıla yerken onları izledim. İçimde küçük bir huzur serpildi.
Tam o sırada mekânın kapısı hızla açıldı.
Gölge, Hafız ve Soylu içeri girdiler.
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
İçimden “Aslanlarım benim,” dedim.
Ayağa kalktım, biri birine sarıldık.
Soylu, bana sarılırken sarı saçlarımı okşadı.
“Ne olduğunu bilmiyordum. Kusura bakma,” dedi.
Gözlerim doldu. Başımı sağa sola salladım, “Önemli değil,” dedim ve içime çektiğim nefesle beraber o anın ağırlığını biraz olsun hafiflettim.
Hep birlikte masaya oturduk.
Ekip, tekrar iskender siparişi verdi. Timsah ve Kılıç da onlara katılıp bir porsiyon daha söyledi.
Onları izlerken kafam biraz dağılmıştı.
Yaşananların ağırlığı hâlâ üzerimdeydi ama öfkemi ilk kez kontrol altına almaya başlamıştım.
Kimse konuyu açmadı.
Muhtemelen tekrar üzülmemi ya da sinirlenmemi istememişlerdi.
Yemeklerimizi yedik, ardından bir semaver çayı söyledik.
Tam içten bir gülümseme dudaklarıma yerleşmeye başlamıştı ki...
Kapıdan içeri Ali, yanında bir arkadaşıyla girdi.
Kalbim birden hızlandı.
Kendime "bakma" desem de gözlerim sürekli ona kayıyordu.
Henüz beni fark etmemişti, arkadaşıyla sohbet ediyordu.
Bizim çocuklar bendeki değişimi fark etmişti. Sessizleşmiş, gözlerim donmuştu.
Masaya biraz daha eğilip fısıltıyla,
“Ali burada…” dedim.
Hepsi birden "Hee?" diye gözlerini açarak etrafa bakındılar.
Bir tek Kılıç ne olduğunu anlamamış gözlerle yüzüme bakıyordu.
Hafız ona doğru eğilip alçak bir sesle,
“Platonik aşkı,” dedi.
Kılıç bana döndü.
“Rahatsız mı ediyor seni?” diye sordu.
İnce bir gülümsemeyle başımı iki yana salladım.
“Yok… Öyle değil. Ben onu liseden beri bekliyordum. Ama nişanlanmış…”
Cümlem boğazıma düğümlenmişti.
İçimde bir sızı daha eklenmişti kalbime.
"Bu aralar ne çok kırılıyor kalbim," diye geçirdim içimden.
Kılıç sadece, “Anladım,” deyip arkasına yaslandı.
Zaten ne deseydi ki?
Adam nişanlanmıştı.
Adını bile anmak bana artık yakışmazdı.
Masaya dönüp sohbeti eski haline döndürmeye çalışıyordum ki…
Ali’nin bizim masaya doğru yaklaştığını fark ettim.
Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.
Sanırım yüzüm kızardı çünkü Tim hemen dalga geçmeye başladı:
“Bak bak! Yanaklar alev alev! Kendi ateşinde yanıyor zavallı!”
Ne dediklerini pek dinlemiyordum.
Çayları doldurmaya devam ettim, ellerim hafif titreyerek.
Ali ağır adımlarla yanımıza geldi.
“Selam,” dedi gözlerimin içine bakarak.
Başımı hafifçe sallayarak selamını aldım. Oturduğum yerden onu izliyordum.
“Seni gördüğüme sevindim,” dedi, sesinde geçmişten bir parça saklıydı.
“Ben de,” dedim kısaca ve başımı eğdim.
“Oturmaz mısın?” diye masayı işaret ettim.
“Yok, sizi bölmeyeyim,” dedi. “Sadece seni görünce selam vermek istedim.”
Sonra aniden elimi tuttu.
Ayağa kalkmamı sağladı, ardından belimden sarılarak kendine çekti.
Beni sımsıkı sardı, nefesimi tutmuştum.
Masada fısıltılar başlamıştı.
Tim yine ilk yorum yapan oldu:
“Yok artık... Bu nasıl nişanlı?”
Ali beni bıraktı, yüzünde sanki hiçbir şey olmamış gibi bir ifade vardı.
“Ben de seni arayacaktım,” dedi. “Düğünden sonra konuşamadık.”
İçimden bir şeyler cız etti.
Yutkundum, “Neden arayacaktın ki?” diye sordum, sesim kısılmıştı.
“Sana bir sürprizim var,” dedi göz kırparak.
“Ne sürprizi?” dedim kaşlarımı kaldırarak.
“Sürpriz işte… Yapınca görürsün,” diyerek yanağımdan bir buse kondurdu.
Sonra masadakilere başıyla selam verip, kendi arkadaşının yanına döndü.
Masaya oturduğumda bir sessizlik olmuştu.
Timsah, yüzü sinirle buruşmuş şekilde söyleniyordu:
“Bu nasıl nişanlı? Gözümüzün önünde sarıldı, öptü...”
Utanmıştım.
Ama Tim haklıydı.
Ve en çok da kendime kızgındım.
Karşı koymamıştım.
Hafız düşünceli bir sesle, “Timsah haklı… Bu işte bir gariplik var,” dedi.
Soylu çenesini ovuşturarak, “Sürprizi ne acaba?” diye sordu.
Elleri iki yana açtım, omuz silktim:
“Bilmiyorum.”
Kılıç bana döndü, gözlerimin içine baktı.
“Gerçekten senden hoşlanmadığına emin misin?”
Bir an duraksadım.
Sonra dudaklarımı büzüp, sesim kısık bir şekilde,
“Başkasıyla nişanlandığına göre…” dedim.
Ve gözlerimi çevirip uzaklara baktım.
Kılıç gözlerini kısıp dikkatle yüzüme baktı.
“Pek öyle görünmüyor…” dedi, sessiz ama derin bir tonla.
Bir anlığına kalbim durdu sanki.
İçimde fırtınalar kopuyordu.
Aklım karmakarışıktı.
Ali’nin dokunuşu, sürprizi, Kılıç’ın bakışları, timin sessiz sorgulamaları…
Sonra birden…
Cep telefonumun varlığını hatırladım.
Hızla cebimden çıkarıp baktım.
Bir mesaj.
Albay.
Ekrana dokunurken yutkundum.
Mesajda sadece birkaç kelime vardı ama sesi kulaklarımda çınlıyordu:
“Hemen karargaha dön. Acil.”
Timi toplama notu düşülmemişti.
Demek ki sadece ben çağrılıyordum.
Firaz olabilir diye geçirdim içimden.
Belki de istihbaratla ilgili bir şeydi. Belki bir görevin ilk adımı.
Ellerimi masaya koyup derin bir nefes aldım.
Yüzümde, az önceki utanç yerini ciddi bir ifadeye bırakmıştı.
“Evet arkadaşlar,” dedim masaya dönerek.
“Sohbete doyum olmaz ama benim acilen karargaha dönmem gerekiyor.
Sizin iki gün daha izniniz var, dilediğiniz gibi değerlendirebilirsiniz.”
Masadakilerden birkaç kişi “Ne oldu ki?” diye sormaya başladı bile.
Ama cevabı duymalarına fırsat vermeden ayağa kalktım.
Hızla cüzdanımı çıkarıp hesabı ödedim.
Tim arkamdan kalkıp peşimden gelmeye başlamıştı.
“Albay mesaj atmış,” dedim kısaca.
“Size iyi dinlenmeler. Benim artık yola çıkmam gerek.”
Arabama atladım.
Telefonumdan uçak var mı diye kontrol etmeye çalışıyordum, ama aynı anda da direksiyon başındaydım.
Parmaklarım ekranla boğuşurken gözüm anlık yoldan ayrılmıştı.
Ve sonra—
Korna sesi.
Kör edici bir sarı ışık.
Başımı kaldırdığımda bir aracın üstüme geldiğini gördüm.
Refleksle direksiyonu kırdım ama…
Geç kalmıştım.
Araba…
Kontrolden çıktı.
Bir…
İki…
Takla.
Ters döndü.
Kaput yamuldu, camlar patladı.
Motor kısmından dumanlar yükselmeye başladı.
Her şey bulanıktı.
Bedenim ağırlaştı.
Son hatırladığım…
Arabanın ters döndüğü, dumanların gözlerimin önünü kapladığı o andı.
Yüzümde yanık bir his…
Göğsümde keskin bir acı…