Kılıç ve Timsah arabaya yanıma geldiğinde, Timsah hemen arka koltuğa oturmuştu. Kılıç kapımı açıp, “İn!” diye bağırdı. Sert bir bakış fırlattım ona. “İn, arabadan!” diye tekrar bağırdı.
“Defol git başımdan!” diye karşılık verdim. Kapıyı sertçe kapatmaya çalıştım ama Kılıç bacağını koyduğu için kapanmadı. Yüzünde hiçbir yorgunluk, tek bir zayıflık izi yoktu. O güçlü bir askerdi. Komutandı.
“İn, ben kullanacağım!” dedi.
Öfkeyle kapıyı açtım, ayağa kalktım ve tam önünde durdum. Parmağımla kalbine sertçe vurarak, “Seni bitiririm!” dedim.
Kolumdan tutup kenara çekti beni, kendi oturdu şoför koltuğuna. Kafasıyla yanındaki koltuğu işaret etti, “Geç, oraya otur,” diye bekledi.
Sinirle yürüyüp yan koltuğa oturdum. Tek kelime etmedim. Tüm sözlerimi o şerefsiz Firaz Koçer’e saklıyordum.
Yolun nereye çıktığını bilmiyordum, öfkem dinmiyordu.
Timsah arka koltuktan, “Sakin ol komutanım, haber verdim, destek geliyor,” dedi.
Kılıç’la birlikte ona döndük. Ellerini kaldırıp, teslim olmuş gibi baktı.
“Destek gerekebilir, adamın arkası varmış,” dedi Kılıç, alçak bir sesle.
Umurumda değildi.
O adamı paramparça edecektim. Erkekliğini yere çalacaktım, ibret olsun diye. İçimde büyüyen ateşi ancak onun çığlığı söndürebilirdi.
Cezaevine vardık. Girişte Kılıç kartını gösterdi. Göz göze bile gelmeden, hızlı adımlarla müdürün odasına daldık.
Müdür “Hoş geldiniz,” demeye kalmadan önüme eğildim. “Firaz Koçer,” dedim.
Birden yüzü soldu. Omuzları gerildi. Kasları, gizlenemeyen bir korkuyla kasıldı.
“Ne için, komutanım?” diye sordu.
Masasına yumruğu indirdim, gözlerinin ta içine baktım.
“Bana o adamı ver.”
Kekeleyerek cevap verdi, “Lütfen… bir şey yapmayın, komutanım. Üstten talimat geldi. Neden içeride olduğunu bile kimseye söylemedik.”
“Başlarım lan üstünüzden gelen talimata!” diye haykırdım.
Sesim cezaevinin duvarlarında yankılandı.
“En üst devlet! Aklın almıyor mu?” dedim öfkeyle.
Adam tir tir titriyordu. Bahçeye doğru yürümeye başlayınca peşine düştüm. Arkamdan seslendi:
“Ama... ne olur bir şey yapmayın, komutanım!”
Gülümseyerek cevap verdim.
“Bir şey değil. Çok şey yapacağım.”
Demir parmaklıkların önünde nöbetçiye açık alanı sordum, sonra hızla oraya yöneldim.
Kimse içeri sivil bir kadının gireceğini beklemiyordu. Gözler üzerimdeydi. Benim gözümse sadece birini arıyordu.
“FİRAZ KOÇER!” diye bağırdım.
Tellerin ardında bir gölge kımıldadı. Adını duyar duymaz bir adım öne çıktı. Omuzlarını gerdi, güya cesaret gösterisi.
“Benim, güzelim,” dedi, elindeki tespihi sallayarak.
O an gözümde hiçbir şey yoktu, sadece o tesbih.
“Senin o tesbihini bir tarafına sokmaz mıyım,” dedim, dişlerimin arasından, gözlerimden kıvılcımlar fışkırırken.
Yaklaştıkça gülüşü büyüdü. Ama o gülüş, öfkemi körüklemekten başka bir işe yaramadı.
İki elimle göğsünden kavradım, demirlere yapıştırdım. Öfkemin gücü başka bir yerden geliyordu. Adam, “Ne olu—” demeye kalmadan, bacak arasına sert bir tekme attım.
Yanındaki biri kolumu yakaladı, “Ne yapıyorsun, manyak karı!” diye bağırdı.
Ona da döndüm, bir tekmeyle yere indirdim.
Firaz acı içinde kıvranırken yüzüne tükürdüm.
“Daha 14 yaşındaydı, beyinsiz!” dedim.
Yere düşen bedenin üzerine eğildim. Yumruk, tekme, ne varsa üzerindeydi. Bağırıyordum, haykırıyordum.
“Ulan şerefsiz! Hiç utanmadın mı? 14 yaşında bir kız çocuğuna bunu yaptın ha?”
“Gücün yetiyorsa bana dokun ulan, it!” diye bağırdım.
Adam artık kendinden geçmişti. Kan içinde kıvranıyordu.
Erkekliğine bir tekme daha attım. Sonra üzerine bastım, zıpladım. Ezdim. Ciğerine bastım, kemiğine bastım.
Kalabalık etrafımda donmuştu.
Kılıç ve Timsah usulca yanıma yaklaştılar.
Kılıç kolumu tuttu, “Tamam artık,” dedi, yumuşak bir sesle.
Ama içimdeki öfke sönmemişti. Adamı yakmak istiyordum.
Timsah kulağıma eğildi, “Yeter. Öldüreceksin,” dedi.
“Olacak olan bu. Ölsün pislik!” diye haykırdım.
Kalabalığa döndüm, “Bu it, 14 yaşındaki bir kıza tecavüz etti! Eti sizin, kemiği benim!”
Sonra Timsah’a fısıldadım: “Madem neden geldiğimizi bilmiyorlardı, öğrensinler o zaman.”
Müdür yanıma yaklaştı. Gözleri korkuyla doluydu. Dizleri titriyordu. Eğildim, alnına nefesimle dokundum:
“Bir daha böyle şerefsizleri koruyup ekmek verirsen, seni de yakarım!”
Cezaevinden çıkarken başım dikti. Adımlarım yere değil, yüreğimin ritmine basıyordu.
İçimde yanmış bir orman vardı. Fakat ilk kez biraz nefes alabilmiştim.
Bu, lanet bir adama karşı kazanılmış bir zaferdi. Ve ben... hayatımda ilk defa hem öfkemi hem de rahatlamamı bir arada taşıyordum.
---
Hastaneye gitmek istedim. Büşra’yı görmek istedim. Ama ayaklarım kıpırdamadı.
Kapının birkaç adım ötesindeydim. Ama içimdeki ağırlık, bir dağı omuzlarıma koymuş gibiydi.
İlk defa...
İlk defa bu kadar küçük bir çocuğun çaresizliğini yakından hissetmiştim.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Ne diyecektim ona?
Ben askerdim. İnsanlar mutlu olsun diye savaşan… Görevim korumaktı. Yaşatmak, huzur vermekti.
Ama bu muydu çabamın sonucu?
Bu muydu her operasyon öncesi kalbimin atış sebebi?
İçimdeki öfke, sessiz bir isyana dönüşüyordu. Sadece bir yere çarpıp parçalanmak istiyordum.
Timsah sessizce yaklaştı. Hiçbir şey demeden sarıldı.
Kurtulmak istedim. Çırpındım. Ama bırakmadı.
Sıkı sıkı tuttu beni. Ve ben…
Dayanamadım.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Onun da gözleri dolmuştu. Birlikte yere çöktük.
Dizlerimi karnıma çektim. Kollarımla kendimi sardım.
İçimdeki sarsıntıyı susturmak istercesine ağladım. Sadece ağladım.
Timsah, tek kelime etmeden yanımda oturdu. Sessizliğini siper etti bana.
Bir süre sonra Kılıç geldi. Omzuma dokundu. Konuşmadı.
Gerek yoktu.
O sessizlik, bin kelimeden daha anlamlıydı.
Gözyaşlarım biraz dinince, ikisini de kucakladım.
“Aslanlarım...” dedim, gözyaşlarımın arasından.
Kendimin en kırılgan hâliyle, onların en güçlü yanına sarıldım.
---
Kendime geldiğimde odaya girmeye karar verdim.
Tam o anda telefonum çaldı.
Soylu.
Akrabası bakandı. Genelde bizim arkamızda dururdu. Ama bu defa sesi sertti:
“Ne yaptın Umay? Cezaevinde adam dövmüşsün. Haber yeni ulaştı. Ceza alacaksın!”
Sesi, içimdeki küllerin altındaki korları yeniden harladı.
Sakin bir tonda sordum:
“Soylu… O adamı neden dövdüğümü biliyor musun?”
“Hayır.”
“O zaman telefonu kapat. Öğrenince tekrar ara.”
Ve kapattım.
---
Sessizce odaya girdim. Hastane kokusu boğazıma doldu. Sessizlik ise ciğerime saplandı.
Monitörlerin ışıkları önce gözümü aldı. Sonra...
Minik bir beden.
Şişmiş, mosmor bir yüz. Beyaz çarşafın içinde kaybolmuş gibi.
Bir adım daha atamadım. Göğsümdeki ağırlık beni geriye çekti. Geri çıktım.
Timsah ve Kılıç koştular yanıma. Gözleriyle sordular: Ne oldu?
Sadece başımı iki yana salladım.
“Bakamam,” dedim fısıltıyla.
Sesim titredi. Gözlerimden yaşlar süzüldü.
Acı, kalbimin ortasına saplandı ve orada oturdu. Kıpırdamadan.
Ona bakmaya kıyamadım. Ya beni görünce utanırsa dedim. Belki istemezdi. Belki korkardı.
Yapamadım.
O an anladım...
Cesaret sadece silahla, operasyonda, savaşta sergilenmezmiş.
Bazen... bir çocuğun acısına tanık olmak da, insanın yüreğini delermiş.