8.BÖLÜM

1415 Words
Suat’la belki bir şansımız olur diye düşünürken, ihtimalin bile ortadan kalkması en başında daha iyi olmuştu. Kalbim irili ufaklı darbeler alsa da güçlü kalmak zorundaydım. Hiçbir zaman zayıflığımı göstermeyecektim. O an Kılıç geldi aklıma. "Ne kadar da güzel yaşamış duygularını," diye geçirdim içimden. Karısını öyle çok seviyordu ki… Dört yıl geçmiş, adam hâlâ dün gibi yaşıyor o aşkı içinde. Belki bir gün ben de böyle bir sevgiyle karşılaşırım, diye dua ederken Hafız çıktı karşıma. “Ne dedi o pis suratlı Suat sana?” dedi. “Boşver,” dedim. “Annem, ‘askerden kadın olmaz, döl tutmaz onların karnı’ diye her yerde anlatıyordu. Ağzı bozuk it.” Hafız’ın bu sözlerinden sonra başımı sallayıp omuz silktim. Zaten Suat’ın asker kadınlardan hoşlanmadığını biliyorduk. Ama bunu gerçekten söylediğini hiç duymamıştım. Duysaydım, en baştan yaklaşmasına izin vermezdim zaten. Neyse… Bize ayrılan odaya geçtiğimizde ranzadaki yerime uzandım. Pencerenin önüydü. Dışarıyı izlemeye başladım. Gece karanlığında hiçbir şey görünmüyordu ama yine de dışarı bakmak insana kendini daha huzurlu hissettiriyordu. Ayağa kalktım, pencerenin önünde ellerim arkada dışarı bakıyordum. Tim sessizce beni izliyordu. Hafız içeri girerken eliyle ‘sus’ işareti yaptı, bu yüzden kimse bir şey soramıyor, sadece kıvranıp duruyorlardı. Aklıma Ali geldi… Çocukluğum. O saf, temiz Umay geldi. Tam o sırada arkadan bir ses yükseldi. Ağır ağır söylenen bir türkü… Başımı çevirip baktığımda Kılıç, bacaklarını açmış, ranzasına oturmuş, başı önünde bir şeyler mırıldanıyordu. > Turnam gidersen Mardin’e Turnam yâre selâm söyle Karlı dağların ardına Turnam yâre selâm söyle… Gözleri doluydu. Kollarıyla sessizce sildi yaşlarını. Sonra bizi fark etti, ayağa kalkıp sessizce tuvalete yürüdü. Gölge, “Ne aşk ama,” diye söylendi. Hepimiz iç geçirdik. Hâli iyiye gidiyor sanıyorduk ama yarası hâlâ kabuk bağlamıyordu. İnsan nasıl bu kadar sevebilir? diye düşündüm… Kılıç’ın o türkü sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu, ama aslında ruhumu saran bir hüzünle karışık bir şeyler vardı. Oturup telefonuma uzandım. Annemin adını görünce parmaklarım terledi. Bir an duraksadım, sonra arama tuşuna bastım. Telefonun diğer ucundan annemin yorgun, biraz tedirgin sesi geldi. “Umay, kızım? Bu saatte ne işin var? İyi misin?” “İyiyim anne,” dedim, ama sesim kendimden emin değildi. “Sadece içimde bir sıkıntı var, senin nasıl olduğunu merak ettim.” Birden sesinde hafif bir zoraki neşe belirdi. “Biz iyiyiz, dayındayız. Her şey yolunda, sakın endişelenme.” Kaşlarımı çattım. O cümle bana hiç inandırıcı gelmedi. “Dayımın evinde misiniz?” diye sordum. “Ama geçen hafta şehir dışındaydı, dönmedi dememiş miydin?” O kısa sessizlik… Duyduğum tek şey, kelimelerin arasında sıkışmış bir şeyler. “Ee… döndü işte. Hani söylemiştim ya. Yeni döndü. Sonra anlatırım.” dedi sonunda. Baktım annemin sesi donuklaştı, tıpkı içimde büyüyen o garip his gibi. “Anne, bana bir şey söylemiyorsun. Nedir bu?” “Hiçbir şeyim yok, kızım,” dedi. “Kuruntu yapma, sen dinlen biraz. Biz iyiyiz.” Telefonu kapattım ama hala elimdeydi. Gözlerim camın dışına kaydı. Gece karanlığı oradaydı, sessiz ve soğuk. İçimden geçeni düşündüm. Sesin bile yalan söylüyordu annem… Cümlelerin başı başka, sonu başka. Korkuyordu. Ama neden? Bunu bilmiyordum ama bir şeyler gizleniyordu, ben bunu hissediyordum. Susmayacaktım, gerçek ne olursa olsun öğrenmek istiyordum. Timsah anlamış olacak ki yanıma geldi, “İyi misin?” diye sordu. Kafamı sallayıp gülümsedim ama aklımı kurcalayan bambaşka bir şey vardı. Annem ne saklıyordu? Soylu ve Gölge de yanıma gelip ranzama oturdular. “Çökecek ulan, kalksanıza,” dedim, sanki hiçbir şey yokmuş gibi. Hepsi bana merak dolu gözlerle bakıyordu. Hafız ise uzaktan gözlem yapıyordu, kimse bir şey soramıyordu. En sonunda pes ettim, “Tamam ulan, bir şey de saklanmıyor sizden,” dedim. “Annem… Bir şey saklıyor. Bir şey olmuş,” diye devam ettim. “Dayım Çanakkale’de yaşıyor, normalde annem geçen hafta dönmüş olması gerekiyordu. Bugün aradım, ‘Yine dayındayız’ dedi. Bence bir şey saklıyor ve korkuyor gibiydi.” Kılıç odaya girmiş, Hafız’ın yanında beni dinliyordu. "Öfkenden korkuyor " dedi. Biraz önce aşık adam gitmiş, yerini asker olan Kılıç gelmişti. Eski komutan olması, hepimizi daha iyi analiz etmesine olanak sağlıyordu. Aynı eğitimleri almıştık, sadece dört yıldır görevde olmaması, benden geri kaldığını göstermezdi. Kafamı çevirip ona baktım. “Belki, haklısın,” dedim. Timsah hemen senaryo yazmaya başladı: “Kesin başlarına bir şey geldi, sana söylemiyorlar. Gelir onlara kızarsın diye ya da birine bulaşır, başına iş alırsın diye.” Soylu araya girdi: “Abartma Timsah, olsaydı söylerdi annesi. Belli ki küçük bir şey, telaş yapmasın istiyor kadın.” Söylenen her şeyi dikkatle dinliyordum. Hepsi olabilirdi ama içime düşen kurdu susturmak mümkün değildi. Sabah olunca doğrudan albayın odasına gittim ve üç gün izin alabildim. Benimle birlikte tim de izinliydi. Odaya girdiğimde herkes hala uyuyordu. “Kalkın aslanlar!” diye bağırdım. Hepsi sersem sersem uyanıp, “Ne oluyor yine ya?” diye mırıldandı. Soylu komutanım erkenden ne işimiz var diye sordu. “Kalk ulan, hesap mı vereceğim sana?” dedim. Hepsi mum gibi ranzalarının önüne geçip beklemeye başladı. İçimden gülmek geldi ama sert duruşumu bozmadım. Ellerim arkadaydı, aralarında bir tur yürüdüm. Sonra ilk yerime geçip, “Üç gün izin. İsteyen benimle gelir, isteyen ailesinin yanına gider,” dedim. Hepsi derin bir nefes aldı, yüzleri gülümsedi. “Rahat asker!” diye bağırdım. Timsah hemen yanıma koştu, “Ben seninle geliyorum!” dedi. Gülümsedim ona, “Aferin asker!” dedim. Hafız, “Ben ailemin yanına gideyim komutanım, akılları kalmasın iyi olduğumu görsünler,” dedi. Kafamı salladım. Gölge, “Bende Begüm’ü özledim, onunla kalayım,” dedi gülerek. Kafamı salladım ona da. Soylu biraz tereddüt etti ama asker dedim yine sert bir tondan. “Ailemin yanına gideyim komutanım,” dedi. Ona da kafamı salladım. En son Kılıç kalmıştı. Kafamı çevirip ona baktım. “Sizinle geleyim komutanım,” dedi sessiz ama kendinden emin bir şekilde. “Tamam asker,” dedim ona da. “Hazırlanın, 15 dakikanız var,” deyip ranzamın yanındaki dolaptan sivil kıyafetler aldım. “Kestane şekeri getiririm gelirken!” diye bağırdım odaya gülerek. Hafız, “Çok isterim komutanım, valla iyi olur,” dedi. Timsah, “Ben zaten yerinde yiyeceğim, çatlayın hayvanlar!” diye hava atıyordu. Çocuk gibiydi ve bu hali gerçekten komik geliyordu. Hazırlanıp yola koyulduğumuzda askeri helikopter bizi bıraktı. Diğerleri uçak biletleri, otobüs derken hepimiz varacağımız yere varmıştık. Annemin nerede olduğunu sorduğumda “Hala dayınlardayız” dedi. Kılıç ve Timsah’la araba kiralayıp Çanakkale’ye dayımlara gittik. Kalabalık bir evdi, yas tutan insanlar vardı. Herkes kendi arasında fısıltıyla konuşuyordu. Büyük salona geçince yengem kendinden geçmiş halde koltukta anneme yaslanmıştı. Dayım desen gözü yerden kalkmıyordu. Sanki cenaze çıkmıştı. Gözüm yeğnim Büşra’yı aradı. Daha on dört yaşında, gencecik bir kız... Yoksa ona mı bir şey olmuştu? Derken duyduğum şeyle kanım dondu. Kalabalığın arasından bir kadın, yanındaki kişinin kolunu tuttu ve kısık bir sesle sordu: “Ne olmuş?” Kadının yanıtı titrek bir sesle geldi: “Büşra’ya bir kötülük yapmışlar… Şu an hastanede… İlgili kişi cezaevine gönderilmiş…” O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Henüz on dört yaşında, hayatın en masum zamanında… O küçücük bedenin yaşadıkları… Büşra’nın hastanede olması… Bu kelimeler kalbime diken gibi saplandı. Kılıç koluma dokundu. “Sakin ol,” dedi. Ama içimdeki yangın dinmiyordu. Kolumu hızla geri çektim. Öfke, acı, korku… Hepsi birbirine karışmıştı. Sert adımlarla salonun ortasına ilerledim. Dayımın karşısına dimdik durdum. Dışarıdan güçlü görünmeye çalışsam da içimde bir fırtına kopuyordu. Suçlu biz değildik. O genç kız da değildi. Suçlu, bu korkunç şeyi yapan kişiydi. Dayım beni görünce ayağa kalktı. Yüzünde mahcubiyet ve çaresizlik vardı. Annem arkamdan yumuşak sesiyle “Umay, kızım…” dedi ama gözüm onlarda değildi. Dayım, omuzları titreyerek ağlamaya başladı. Sesi kırılmış, yüreği dağılmıştı: “Umay… Kızımın hayatını mahvettiler…” Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sarıldım ona, sımsıkı. Belki biraz olsun dayanabilmesi içindi bu. “Güçlü dur, dayı,” dedim. “Bana bir isim ver.” Ama sadece başını iki yana salladı, ağlamaya devam etti. Annem yanımıza geldi. “Kızım, dur. Sakin ol hele,” dedi. Ama artık geri çekilemezdim. Dayımın kollarını nazikçe bırakıp, omuzlarından tuttum. Gözlerine baktım, kararlı ve net bir sesle tekrarladım: “Dayı, bana isim ver.” Sesi boğuktu, kelimeler zor çıkıyordu. Annem, “Yok, söyleme,” der gibi başını iki yana sallıyordu. Ama dayım fısıltıya benzer bir sesle söyledi: “Firaz Koçer…” O an içimdeki öfke bir volkan gibi patladı. Sessizce geri çekildim. Tüm acım öfkeye dönüşmüştü. O ismi unutmayacaktım. “Kılıç, bul onu bana. Beş dakikan var,” dedim, sesim buz gibiydi. Odadan çıktım. Annemin “Kızım dur, o zaten cezaevinde…” diyen sesi havada asılı kaldı. Ama ben duramazdım. Kalabalığı yararak arabaya bindim. Dizlerim titriyor, kalbimse yanıyordu. O kişiye ulaşmalıydım. Onunla yüzleşmeliydim. “On dört yaşında… On dört yaşında bir çocuk…” dedim yüksek sesle. Ellerim direksiyona inerken gözlerim doluydu. Öfkemle savaş veriyordum. Yüreğim parçalanmıştı. Önümde, her şeyiyle acı bir yol uzanıyordu. Ama ben artık duramazdım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD