Toz dumanın içinde göz gözü görmüyordu. Yer sarsılmaya devam ederken sesimi yükselttim:
“Gölge, çevre taraması! Timsah, kuzey hattını kontrol et! Hafız, telsiz bağlantısını yedek hatta geçir! Soylu, mühimmat kontrolü!”
Komutlarım net, tereddütsüz ve sarsılmazdı. Her biri harekete geçti. Timin üzerindeki şok, eğitimle ve güvenle bastırılmıştı. Herkes görevine odaklandı.
Kılıç hâlâ yanımdaydı. Gözleri dumanın arasından benim komutamı izliyordu. İçindeki savaş hâlâ dinmemişti ama bakışlarında artık başka bir şey vardı. Saygı. Belki de çok daha derin bir şey.
Yaklaştım, omzuna bir elimi koydum. Sesim bu kez biraz daha yumuşaktı ama hâlâ güçlüydü: “Öfkeyi değil, aklı kullanacağız. Bu tim benimle yaşıyor. Ya da hiçbiri yaşamıyor. Anlaşıldı mı, Kılıç?”
O, başını salladı. Dudaklarını sıktı ama gözleri bir anda berraklaştı. Sanki geçmişin sisinden çıkmış gibiydi.
Tam o sırada Gölge geri döndü. “Komutanım, saldırı uzak menzilli. Tepedeki eski kuleyi kullanmışlar. İz yok ama sıcaklık yeni.”
Kafamı salladım. “Sessizce gelmişler. Yani hâlâ buradalar. Hepiniz hazır olun. Onların gölgesi biz olacağız.”
Timsah kıkırdadı. “Yine ‘ateş’i yakmaya geliyorlar ama bu sefer onlar yanacak, komutanım.”
Sırtımı dikleştirip telsizi yeniden elime aldım. Dudağımın kenarında keskin bir gülümsemeyle: “Adar, sen hâlâ saymayı bilmiyorsun. Biz sıfırdan başlarız. Ve sıfır bizde cehennem demek.”
Telsiz sessiz kaldı bu sefer. O lanet sesin yerini sadece Umay Bilge Ateş’in hâkimiyeti almıştı.
Ve savaş daha yeni başlıyordu.
Dışarıdan gelen kurşun sesleriyle yer sarsılıyordu. Herkes dağ yamacına odaklanmıştı. Mühimmatlar patlıyor, duman gökyüzünü kaplıyordu.
O anda bir gölge beliriverdi…
Tam korumalı, adeta zırh gibi giyinmiş bir adam. Kurşunlar bedenine çarpıyor, sadece sendeletiyordu. Ağır adımlarla ama kararlılıkla içimize doğru ilerliyordu. Kimse fark etmemişti onu. Gözler dağdaydı ama tehlike yanı başımızdaydı.
Elinde iğrenç, kara bir bayrak vardı.
Gözleri bizim dalgalanan al yıldızlı bayrağımıza kilitlenmişti.
Niyeti belliydi.
O iğrenç paçavrayı, bizim şanlı bayrağımızın yerine asacaktı!
Timin önüne geçtim.
“Beni koruyun! O bayrak yere inmeyecek!”
diye bağırarak ileri atıldım.
Bayrağın olduğu direğe ulaşmıştı bile. Tırmanmaya başlamış, yarısına kadar indirmişti bile…
Koşarken omzumdan bir sıcaklık geçti.
Kurşun…
Yere düşmedim. Dizlerimin üzerine çöktüm ama gözlerim ondan ayrılmadı.
Tam o an...
Kılıç.
Gözleri alev gibi.
Beni izliyordu.
Bir an bile tereddüt etmeden harekete geçti.
Ayakları toprağı deldi adeta. Koşarken vücudu rüzgâr gibi süzülüyordu.
Silahını kaldırdı.
Nefesini tuttu.
Ve…
TEK ATIŞ.
Terörist tam bayrağı yerleştirecekti ki, alnının terini bile silemeden ense kökünden vuruldu.
Pis bayrak yere düştü.
Kanına bulanmıştı.
Ama bizim bayrağımız hâlâ yüksekteydi.
İnmemişti.
İndirilememişti.
Her yer savaş alanıydı.
Telsizden bir cızırtı geldi.
Adar’ın sesi…
Pis bir gururla karışık, kıskanç bir öfke:
“Komutan… bu sefer de kolay sıyırdın. Bir dahaki gelişimizde… artık çekiliyoruz.”
Dudaklarımda yarım bir gülümseme belirdi.
Omzumu bastırarak ayağa kalktım.
Gözüm yine bayraktaydı.
Ve fısıldadım:
“Senin geldiğin her sefer, bizim için bir bayrak yeminidir, Adar. Unutma… bu toprakta düşenin değil, dimdik duranların hikâyesi yazılır.”
Ortalık sakinleşmişti. Gök yüzüne yükselen toz bulutları hâlâ kulaklarımızda çınlayan patlama seslerini anımsatıyordu. İlk koşan Timsah oldu. Dizlerimin yanına çökerek, endişeyle:
“Komutanım, yaralanmışsınız!” dedi.
Diğerleri de hızla yanımıza geldi. Kılıç, sessiz ama gözlerinde gururla doluydu. Bir şey demedi ama bakışları fazlasıyla yeterliydi.
Timsah, telaşla tekrar seslendi: “Hadi revire gidelim. Hemen!”
Yaralı kolumu tutarak ayağa kalktım. Sarsak değildim. Dimdik durdum. Sesim otoriter ve netti:
“Önce zararı hesaplayın. Bilgi geçilsin Albaya. Eksikler derhal tamamlanacak. Hadi, çabuk!”
Gölge ve Soylu, başlarıyla onaylayıp bir an bile tereddüt etmeden uzaklaştılar. İşlerinin başına geçtiler. Biz ise revire doğru yürümeye başladık.
Suat, içeride elindeki silahı masaya bırakmış, derin bir nefesle oturmuştu. Beni görünce hemen yerinden fırladı. Koşarak yanıma geldi ve sedyeyi işaret etti:
“ Şu tarafa geç hemen.”
Gülümseyerek koluma bastırdım, kanı biraz olsun durdurmaya çalışırken alaycı bir edayla cevap verdim:
“Çok kibarsınız Suat Bey.”
Suat gözlerini devirdi, sinirliydi:
“Nasıl becerdin vurulmayı? Sana kaç kere dikkat et diyorum!”
Gülümsememi bozmadım. Gururla doğruldum:
“Sakin ol tabibim. Kurşunların önüne atladım. Şanlı bayrağımız yere inmesin diye... Bu sıyrık, benim gurur timsalimdir.”
Suat başını iki yana sallayarak iç geçirdi. Timsah, yan tarafta kıskanç bir ses tonuyla söze girdi:
“Bu kadar sinirlendiyseniz... Ben yaparım, o zaman,” diyerek şaka yollu Suat'ın koluna hafifçe dokundu.
Suat bir anda sertçe döndü. Gözleri alevlenmişti. Bakışlarındaki öfkeyi gören Timsah, bir adım geri çekildi.
O an gülümsedim, araya girdim:
“Tamam, o benim aslanım. Dokunma ona,” dedim gülerek.
Kılıç ve Hafız, kenarda sessizce olanları izliyordu. Göz göze geldiğimizde Kılıç başıyla hafifçe selam verdi. Anlamı açıktı: " Yaptığın şeyle gurur duyuyorum."
Az sonra Gölge ve Soylu tekrar yanımıza geldi. Hazır nizamda önümde durarak raporu verdiler.
“Komutanım, bölge kontrol altına alındı. Eksikler giderildi. Albaya bilgi geçildi.”
Başımı salladım. Görev bitmemişti. Ama şimdilik nefes alacak kadar vaktimiz vardı.
Gölge ve Soylu raporunu verdikten sonra birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Herkes birbirine bakıyor, gözleriyle “şimdilik bitti mi?” diye soruyordu. Yaralı kolum sarılırken, odanın içi ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Tam o sırada telsizden o tanıdık iğrenç ses bir kez daha duyuldu.
“Ateeeşş…”
Adar’dı.
Tüm oda irkildi.
“Vallahi özlemişim senin kararlı ses tonunu. Ama o kol… ah o kol... Dilerim yazmaya kalkmazsın artık kahramanlık hikâyelerini, çünkü kalem tutacak hâlin kalmadı be güzelim.”
Timsah öfkeyle yerinden kalktı, telsize doğru bir hamle yapacakken Soylu onu kolundan tuttu.
“Dur,” dedim. “Bırak söylesin. Konuşmak onun cesareti.”
Telsizden bu sefer daha alçak bir sesle ama daha çok tüy ürperten bir tonla fısıldadı Adar:
“Bu sefer olmadı ama her yangının küllerinde bir iz bırakırım ben. O bayrağın dalgalanmasını izledim uzaktan. Bu bana saygısızlık değil, meydan okuma Ateş. Bir dahaki gelişimde… o bayrak inecek. Asacak direk de kalmayacak.”
Telsiz cızırtılarla sessizliğe gömüldü.
Oda buz kesmişti. Hiçbirimiz nefes almıyorduk sanki. Sadece makinelerin düşük bir uğultusu ve Suat'ın tuttuğu sargı beziyle bastırdığı kolumdan damlayan kanın içli sıcaklığı vardı.
Gözüm yavaşça Kılıç’a kaydı.
Sessizdi. Öylece ayakta, elleri arkasında bağlı duruyordu. Gözleri, telsize değil... bana kilitlenmişti. Komutan havası her halinden seziliyordu. Adar’ın her sözcüğünü içine işlenmiş bir hakaret gibi ezberliyordu. Konuşmadı.
Ama biliyordum.
Bir gün, o sessizliğin içinde Adar’a mezar kazılıyordu. Komutanlığını tekrar eline alacağı günü heyecanla bekliyordum.
Suat işini bitirmişti. Bir süre sessizce beni izledikten sonra hafifçe yana eğilip,
“Biraz konuşalım mı?” dedi.
Timin diğer üyeleri göz ucuyla birbirlerine baktılar, aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Hepsi tek tek dışarı çıkmaya koyulurken, Timsah kulağıma eğilip fısıldadı:
“Sakın konuşma…”
Bu hâli öyle komikti ki kendimi tutamayıp ona güldüm. Ardından hafifçe el sallayarak uğurladım. O surat ifadesiyle bir çocuk gibi homurdanarak çıktı odadan.
Suat, gözlerini üzerime dikti.
“Senden hoşlanıyor.” dedi, sesi şaşırtıcı şekilde netti.
Başımı hafifçe ona çevirdim. Gülümseyerek ama aynı zamanda kendimden emin bir şekilde cevap verdim:
“Hoşlanma değil… hayranlık.”
Kaşlarını kaldırdı, merakla sordu:
“Ne farkı var ki?”
“Hayranlıkta duygusal beklenti yoktur. Timsah beni bir komutan, bir abla ya da belki de bir rol model olarak görüyor. İçinde sevgi olabilir, ama romantik bir yönü yok. Sahiplenmek başka bir şey. O hiçbir zaman benden bir karşılık beklemedi. Bu yüzden aramızda temiz bir bağ var.”
Suat sessizce yanıma oturdu. Elimi tuttu. Derin bir nefes aldı, sonra bir iç çekiş duyuldu. Gözlerinde bir şeyler kıpırdıyordu ama henüz adı konmamıştı.
“Ne oluyor Suat?” dedim, sesim daha ciddi çıkmıştı.
Yüzünü yaklaştırdı, tam o an dudaklarını uzattığında geriye çekildim. Bir anda o güvenli hava dağılmıştı. Suat gözlerini kaçırmadan, mahcup ve kırık bir sesle fısıldadı:
“İstiyorsun sandım…”
Net bir ifadeyle başımı iki yana salladım.
“Hayır.” dedim kararlı bir tonla.
“Benim istediğim bu değil. Sadece duygusal bir bağ... bir anlayış. Beni anlamanı istedim. Ama bu, o anlam değil.”
Ayağa kalktım. Yaralı kolumu tutarak revirden çıkışa doğru yürürken, arkamdan adımı seslendi.
“Umay!”
Durup arkamı döndüm. Gözlerinde bir şeyler söylemek isteyen ama cesaretle susan bir adam vardı. Birkaç saniye sustu. Göz göze geldik. Sonra, beklenmedik bir soru geldi dudaklarından:
“Askerliği bırakır mısın?”
Bir an dona kaldım. Ardından buruk ve alaycı bir gülümsemeyle cevap verdim:
“Bunu sormadığını farz ediyorum.”
Ve ağır adımlarla odasından çıktım. Telsizden gelen çatışma sonrası sessizlik yerini yavaş yavaş toparlanma seslerine bırakırken, içimde başka bir savaşa doğru yürüyordum.