6. BÖLÜM

1411 Words
Bir ay çoktan geçmişti. Yeni katılacak askerin yolunu gözler olmuştuk. Sinirden başım ağrıyor, göz kapaklarım ara ara seyiriyordu. Albayın telefondaki o konuşması hâlâ aklımda dönüp duruyordu: "Üç seneyi geçti, artık dönsün oğlum. Üstelik aldığı cezalar da cabası..." İçimden geçirdim: Böyle itaatsiz bir askeri ben nasıl yola getireceğim? Yıllardır aktif görev almamış biri... Takıma adapte olamazsa, sözümü dinlemezse, ben de cezasını verirdim. Gerekirse timden atardım. Ama içten içe de merak ediyordum. Ne yapmış olabilirdi ki? Hiçbir bilgi verilmemişti öncesinde. Albay sadece "Sana güveniyorum," deyip kestirip atmıştı. Askeri araç uzaktan görünmeye başladı. İçimi saran merak bedenimi ele geçirmişti. Sinirle yaklaşan aracı bekliyordum. Tim, yeni gelecek kişiyi heyecanla karşılamaya hazırlanıyordu. Hafız da göreve dönmüştü ama onu çok yormamaya dikkat ediyorduk. Bu yeni asker aslında iyi olmuştu ama... Keşke cezalı bir itaatsiz olmasaydı. Aracın arkasından uzun boylu, geniş omuzlu, yakışıklı ama bir o kadar da yüzü solgun ve mutsuzluğu haykıran biri indi. Timsah, yerinde mırıldanarak: "Of... Yakışıklıymış ya," dedi. Başımı çevirmeden göz ucuyla ona baktım. Sonra yeni gelen askere döndüm tekrar. Albayın yanına gidip selam verdi. Albay hemen elini uzattı, sıkıca sarıldı. "Aslanım, ne iyi yaptın da döndün!" dedi coşkuyla. Adam ise sadece buruk bir tebessüm etti. Hâlâ tek kelime etmemişti. Sonra Albay’la birlikte yanımıza geldiler. Albay eliyle onu gösterip: "Üsteğmen Kılıç Lazen!" dedi. Lazen... Kılıç Lazen... Adını birkaç projede duymuştum, o kadar. Ama neden ceza almıştı? Düşünceler içinde kaybolmuşken sıra bana geldi. "Üsteğmen Umay Bilge Ateş," dedim. Başını hafifçe salladı. Hâlâ suskundu. Tanışma faslı bittikten sonra dinlenme odasına geçtik. Kılıç da bizimle geldi. Herkes daha samimi davranıyor, omzuna vuruyor, el sıkışıyor, uzaktan selam veriyordu. Hepsine ayrı ayrı sinir oluyordum. Ama Kılıç hakkında hiçbir zaman itaatsizlik yaptığına dair bir şey duymamıştım. Merakım iyice artmıştı. İçimdeki dürtüyü bastıramadım, doğrudan sordum: "Neden ceza aldın?" Başını sessizce kaldırıp gözlerimin içine baktı. "Emre itaatsizlik," dedi yalnızca. Sonra yine gözlerini postallarına indirdi. "Neye uymadın?" diye tekrar sordum. "Emir komuta adamı mıyız?" diye sordu bu kez. Başımı iki yana sallayıp "Yok," dedim. Samimi, normal bir arkadaş gibi sormuştum aslında. Bakışları tekrar yere düştü. "O zaman siz sormayın, ben de anlatmayayım," dedi. Artık sesim sertleşmişti. "Emre itaatsizliği kabul etmem. Yakarım askerlik hayatını," dedim. "Tamam komutanım," dedi yalnızca. Sonra tekrar sustu. Sinirlerim iyice gerilmişti. Odadan çıktım. "Sussun bakalım!" diye söylenerek Suat’ın yanına doğru yürüdüm. “Yine kim kızdırdı seni?” dedi Suat, halimden anlamış bir şekilde. Derin bir nefes aldım. “Yeni gelen asker,” dedim. “Normalde tüm sicili, geçmişi, eğitim durumu… her şey dosya halinde önümde olur. Ama bu adam hakkında tek bir bilgi bile yok. Albayın emriyle ona güvenmem gerekiyormuş. Nasıl güveneyim Suat, sen söyle! Adam üç yılı aşkın süredir görevde değilmiş, emre itaatsizlikten ceza almış!” Suat ayağa kalktı, ağır adımlarla yanıma geldi. Önümdeki sandalyeye oturup gözlerimin içine baktı. “Sakin ol. Albay ‘güven’ diyorsa, vardır bir bildiği. Belki onun da bir hikâyesi vardır. Yakında ortaya çıkar.” “Evet,” dedim dişlerimi sıkarak. “Çıkar elbet... kokusu da yakında yayılır zaten.” Yerimden hızla kalktım ve Albayın odasına doğru yürüdüm. Kapısını çaldım, içeri girerken selam verdim. “Komutanım,” dedim kararlı bir sesle. “Yeni asker Kılıç Laze’nin tüm bilgilerini istiyorum.” Albay arkasına yaslandı. Bakışlarında bir ağırlık vardı. “Ne bilmek istiyorsun?” diye sordu. “Neden emre itaatsizlik yaptı?” dedim. Albay gözlerini bir anlığına kapattı, sonra derin bir nefes aldı. “Karısını ve yeğenini öldüren adamın sorgusuna girme dedik, girdi. İşkence etme dedik, etti. Öldürme dedik, öldürdü. Üçüncü emre itaatsizlikten sonra görevden uzaklaştırıldı. Ardından isyan, hırs, öfke… derken yıllar geçti. Haliyle rütbe durdurma cezası aldı.” Sözleri içimi burktu ama hâlâ tam ikna olmamıştım. “Aslında başta çok kızmıştım. Emre itaatsizlik denince ‘iyi bir asker değil’ diye düşündüm. Ama karısını öldüren adamı öldürmesi… Bazen bir asker, o anlık sinirle bunu yapabilir.” Sonra bir an duraksadım. “Peki… Bu kadar uzun süre görevden uzak kalmasının sebebi sadece karısını ve yeğenini kaybetmesi mi? Daha erken atlatamaz mıydı?” Albay başını eğdi, sessizce masasına baktı. Sonra başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. “Karısı hamileydi. Karnında doğmamış bebeğiyle birlikte öldü. Yani Kılıç hem evlat acısıyla, hem de yürek yangınıyla sınandı.” Yutkundum. İçim ezildi. Bu kadarını beklemiyordum. Yine de sordum: “Töre gibi bir şey miydi bu?” “Sayılır. Aslında kızın bir suçu yoktu ama olan oldu işte. Acısı garibandan, yani Kılıç’tan çıktı. En çok da onun canı yandı.” Dilim tutuldu. Üzgün, şaşkın ve kırgındım. Böyle bir sebep beklememiştim. Başımı eğip selam verdim ve odadan çıktım. Evet… Uzun bir zaman geçmişti. Neredeyse dört yıl. Ama o hâlâ dün gibi yaşıyordu acısını. Bir yanım bu kadar güçlü bir bağlılığa saygı duyarken, diğer yanım ‘fazla yas, kendine zarardır’ diye fısıldıyordu. Elbette ne yaşadığını tam anlamıyla bilmiyordum. Yargılamak bana düşmezdi zaten. Derin bir iç geçirdim ve sessizce dinlenme odasına döndüm. Kılıç hâlâ aynı köşede, sessizce oturuyordu. Diğer askerleri izliyordu dikkatle, konuşmadan, kıpırdamadan… Bir zamanlar benim gibi o da bir komutandı belki, ekibine emirler veriyordu. Şimdi ise bir kenarda oturuyor, yeni bir emir bekliyordu. İtiraf etmeliyim, içim burkuldu. Ona acımıştım. Ama acımaktan öte… içinde hâlâ küllenmemiş bir güç seziyordum. "Belki de toparlar, yeniden ayağa kalkar," dedim içimden. "Kendi timinin başına geçer yeniden." O sırada Timsah’ın sesi düşüncelerimi böldü. “OO Komutanım!” dedi neşeyle. “Biz de çay içiyorduk. Gelin oturun da size de vereyim.” Gülümsedim, başımı ona doğru çevirip selam verdim. Sonra kararımı vererek doğrudan Kılıç’ın yanına gittim. Yanındaki koltuğa oturdum, ayaklarımı sehpanın üzerine uzattım. “Getir oğlum, çayla bizi,” dedim. Timsah hemen atıldı, alınganlıkla: “Ama komutanım, benden yakışıklı diye mi yapıyorsunuz bunu? Vallahi alınırım ha!” Gülümsememi tutamadım. Kılıç’a göz ucuyla baktım. O da belli belirsiz tebessüm etti ama gözlerindeki hüzün hâlâ oradaydı. İçimden geçirdim: Doğru yoldayım… Belki onu eski haline döndüremezdim. Ama daha iyi bir hâle getirmek, içindeki küllerin arasındaki koru yeniden yakmak benim görevimdi. Ve ben… bu görevi üstlenmeye karar vermiştim. Onu, yani Kılıç’ı, kendi ekibinin başına yeniden gönderecektim. Biliyordum ki uzun vadede benden emir almak gururuna dokunacaktı. Zamanla içindeki o eski komutan sesi yükselecek, bu sessiz kabullenmişlik yerini isyana bırakacaktı. O yüzden şimdiden hazırlığımı yapmalıydım. Bakışlarımı Timsah’a çevirdim. Yüzünde her zamanki muzır gülümseme, elindeki çayı uzatırken gözlerini kırpıştırıyordu bana. “Yok Timsah,” dedim gülerek, “senin yerini kimse tutamaz. Asla..Benim için hâlâ sen… çok yakışıklısın.” Kahkahalar bir anda odada yankılandı. Timsah, başını iki yana sallayıp gülerek elini kalbine götürdü. “Komutanım, bu sözleri kalbime yazdım ha! Vallahi şimdi uyusam ömrüm boyunca kabus görmem artık.” Kılıç başını hafifçe eğdi, tebessümü biraz daha belirgindi bu kez. Gözlerinin kenarındaki çizgiler gülmeye alışkın ama artık unuttuğu bir yüz ifadesine açılıyordu sanki. İşte o an… içimde bir umut doğdu. Kılıç’ın yeniden doğabileceğine, külleri arasından bir kıvılcım çıkabileceğine inandım. Onu iyileştirecektim. Belki bir komutan olarak değil… ama bir insan olarak yeniden ayağa kalkacaktı. Ve o zaman, kendi timinin başına dik başlı ama sağlam duruşuyla yeniden geçecekti. Derken telsizden bir ses duyuldu. Yabancı biri hırıltılı bir ses tonuyla, “ Ateş! Ateş komutan orda mısın?” dedi. Hafız hemen telsizi getirip uzattı. Yerimde doğrulup kendimi dikleştirdim, telsizi sert bir şekilde elime alıp net ve otoriter bir ses tonuyla cevap verdim: “Kimsin? Ne istiyorsun?” Kılıç dikkatle beni izliyordu. Gözleri, yıllar önce birliğini yönettiği zamanlardan kalan bir tanıdıklığı arıyor gibiydi. Telsizden aynı o iğreti, sırıtan ses geldi: “Ooo komutan hanım… Bizi iyice boşladınız ha. Unuttunuz galiba beni.” Dişlerimi sıkarak cevap verdim. Sesim sakin ama tehditkârdı: “Ne var Adar? Bu sefer ne istiyorsun?” “Vallahi bi şey istemiyem, komutan hanım. Seni istiyem. Valla… rüyalarıma gireyisen. Uyanamıyom sabahları.” Telsizden gelen her kelime içimizi donduruyordu. Timdeki herkes nefesini tutmuştu. Çene kasları geriliyor, eller silahlara gidiyordu. Ben ise hâlâ dimdik ve sakindim. “Ancak rüyanda görürsün. Cesaretin olsa karşıma çıkardın zaten.” dedim soğukkanlılıkla. Adar’ın sesi yine geldi, bu sefer daha da sırıtarak: “Az kaldı komutan hanım… Kendi ateşinle yakıcam seni. Sayıyorum bak... Üç saniyen var.” Anında Soylu’ya göz işareti verdim. O da hemen nöbetçi askerlere haber geçti. Tüm karargâh, alarma geçmişti. Herkes mevzisine koşuyordu. “Üç…” O lanet ses bir kez daha yankılandı telsizde. Timdeki herkes silahına sarıldı. Kılıç ayağa kalktı. Damarları şişmişti, gözleri öfkeyle alev alev yanıyordu. “İki…” Adar’ın sesi gittikçe daha tehditkâr oluyordu. Kılıç, artık kendini tutamadı. Bağırdı: “Ulan şerefsiz! Gücün kadına mı yetiyor? Çık karşıma, adamsan! O düşlerini söküp dilini kesmiyor muyum ben?!” Küfürler havada uçuşuyordu, öfkesi boyunu aşmıştı. Telsizi neredeyse elimden alacaktı. “Bir…” Ve o an… Bir patlama oldu. Yer sarsıldı. Camlar titredi. Tüm tim, siper pozisyonuna geçti. Bir anda savaşın içinde bulmuştuk kendimizi… ama bu sefer hedef bizdik.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD