Hastaneden çıktığımızda Hafız’ın iyi olması, içimizde kopan fırtınaya bir parça durgunluk getirdi. Sırtımızdaki yük az da olsa hafiflemişti. Hakkâri Çukurca’daydık. Onun ardından tüm inlerini yerle bir ettim o şerefsizlerin. Her birini ateşinle yak dedim içimden; ateşimle, öfkemle, yüreğimle. Timimle bir oldum, yandık beraber, kavrulduk... ama yılmadık.
Karargâha döndüğümüzde Albay bir telefon görüşmesindeydi. Göz ucuyla beni görünce, eliyle "gel" işareti yaptı. Sessizce koltuğa oturdum, konuşmaya kulak kabarttım.
“Yapma be oğlum,” diyordu. “Üç seneyi geçti. Rütbe durdurma cezası aldın, görevden uzaklaştırıldın. Yetmedi mi artık? Sana ihtiyacımız var. Buraya gel, seni harika bir time yerleştireyim.”
Sonra gözlerini bana dikti. Göz kırptı. Kalbimde ufak bir kıpırtı oldu ama hemen bastırdım. Ciddi bir konuydu bu. Kimdi bu adam? Albay, benim timime birini almak için resmen yalvarıyordu. Hem de görevden uzaklaştırılmış, itaatsizlik yüzünden ceza yemiş birini…
Kaşlarımı çattım. Bu benim timimdi. Her bir üyesi canımdan kıymetli. Onlara güveniyorum. Sırtımı dönebileceğim yegâne insanlar. Aralarına böyle birini nasıl alabilirdim?
Telefon kapandı. Albay, “Bir ay süre veriyorum o askere. Sonra tekrar konuşacağız,” dedi. Sonra bana dönüp gülümsedi:
“Hayırlı olsun, Üsteğmenim.”
Hemen esas duruşa geçtim. “Ben yeni bir asker istemiyorum, Komutanım,” dedim kararlılıkla.
Sakin ama sert bir tonla karşılık verdi:
“Sana sorduğumu düşünmüyorum, Üsteğmenim.”
Sonra biraz öne eğildi. “Hafız’ın ne zaman ayağa kalkacağı belli değil. Kalksa da eski gücünde olacak mı, bilmiyoruz. Bu süreçte sana destek olacak. Rütbeniz aynı, kıdem sende. Emir komuta sende olacak.”
“Emredersiniz Komutanım,” dedim dişlerimin arasından sıyrılan bir sesle ve odadan çıktım.
Beremi elime aldım. Parmaklarım, kumaşın sert çizgilerine bastıkça sinirim biraz daha arttı. Kimdi bu asker? Ne hakla benim timime girecekti? Ceza almasa benden üstün mü olacaktı? Bunu düşündükçe içimde bir yer yanmaya başladı.
Kantine indim. Bizimkileri görünce bir nebze yumuşadı yüzüm ama içimdeki öfke hâlâ sönmemişti. Masaya yanaştım. Herkes rütbesine göre oturmuştu.
“Time yeni biri geliyormuş,” dedim sandalye mi çekip sinirle geriye yaslanırken.
Timsah hemen atladı, “Komutanım, benden yakışıklıysa kabul etmeyin. Ben size yeterim,” dedi, üzerine başına çeki düzen verirken.
Soylu başını sallayıp, “Boş yapma oğlum,” diye geçirdi. Sonra bana döndü. “Kimmiş?”
Elimi alnıma götürdüm, gözlerimi devirdim. “Bilmiyorum. Adam görevden uzaklaştırılmış, rütbe durdurma cezası almış. İtaatsizliğin teki herhâlde.”
Gölge gerinerek arkasına yaslandı. “Desene timi durdurabilene aşk olsun artık.”
Bu gevrek gevrek gülüşler, sanki içimi bıçakla oyuyordu. Yumruğumla masaya vurunca çevredeki askerlerin çoğu başını kaldırdı ama umurumda değildi.
“Ne gevrek gevrek sırıtıyorsunuz ya? Adam cezalıymış! Ben istemiyorum timimde öyle birini!” dedim öfkeyle.
Soylu sakince, “Rütbesi sizinle aynıymış ama,” dedi.
Bu cümle bir hançer gibi saplandı göğsüme. Yani ceza almasaydı… benden üst rütbeli olacaktı.
Of çektim, “Ne haliniz varsa görün,” deyip kalktım masadan.
Kantinciye döndüm, “Bolulu! Bir çay gönder bana!” diye seslendim ve dışarı çıktım.
Ayaklarım beni parkur alanına götürdü. O an çalışmakta olan askerleri izlemek iyi gelecekti. Birkaç dakika sonra çay geldi. Plastik bardağı elime aldım, karşımdaki lojmana bakarak oturdum.
Belki biri balkona çıkar, birkaç dakika sessizlik bulurum dedim.
Bir kadın çıktı balkona. Balkonundaki güvercinlere bir şeyler serpti, başını eğip sevecenlikle izledi. Sonra yavaşça içeri girdi..
Ne güzel yuvasi vardı..
Ama bu dağlarda, bazen yuvayı sırtında taşımak bile lüks oluyordu. Hele benim gibi, bir kadının omzunda savaşın yükü varsa...
Kaç gündür hastanede, Hafız’ın başucunda nöbet tuttuğumdan kendi odama uğrayamamıştım. Bugün nihayet revire inip şu doktorla konuşmanın vakti gelmişti. Bakalım odamdan uzak kalmanın asıl sebebi neymiş…
Revire hızla girdim. Tabip Doktor Suat Yılmaz hemen ayağa kalktı, gözlerinde hem şaşkınlık hem endişeyle,
— Bir şey mi oldu Üsteğmenim? diye sordu.
— Oldu, doktor bey, dedim kararlı bir sesle ve masasının önündeki sandalyeye sertçe oturdum.
Konuyu anlamış gibi hafifçe gülümsedi.
— Dinliyorum Üsteğmenim.
— Odamda gözün olduğunu bilmiyordum, Suat, dedim gözlerinin içine bakarak.
Gülümsedi, hiç bozuntuya vermeden,
— Ben de aynısını sizin için düşünüyordum Üsteğmenim, diye karşılık verdi.
Bakışlarım sertleşti.
— O oda benim. Zaten doğru dürüst bir yatak yüzü görmüyorum, onu da sana bırakmam!
Suat, sakinliğini bozmadan,
— Benden bir farkınız yok ki Üsteğmenim. Ama istersen odayı ortak kullanalım, dedi.
Kaşlarımı çattım.
— Nasıl yani?
— Siz genelde görevde oluyorsunuz. O zamanlar ben kullanırım, siz geldiğinizde ise siz. Hem böylece oda boş kalmaz, dedi.
Düşündüm. Mantıklıydı aslında. Ama yine de gururum buna razı gelmek istemedi.
— Olmaz, dedim net bir ses tonuyla.
Ama o pes etmedi.
— Zaten sizin ranzanız var ya, dedi.
İçimden hafif bir gülümseme yayıldı yüzüme.
— Aslanlarımı hep görüyorum, Suat… Biraz ayrı kalsam fena olmaz, dedim yarı şaka yarı ciddi.
— Haklısınız, dedi.
Sonra ciddi bir ifadeyle,
— Lojmana mı geçseniz acaba? diye sordu.
— Sen mi geçsen acaba? dedim gülerek.
O da hiç beklemeden,
— O zaman birlikte çıkalım, dedi.
Boğazımı temizleyip kaslarımı çattım, gözlerimi kısmıştım.
— Asker kadınları sevmediğinizi sanıyordum doktor, dedim imalı bir şekilde.
— Çömezler yaklaşırken öyle demiştiniz sanki… Hâlâ hatırlıyorum, dedim alaycı bir tebessümle.
Suat uzun uzun baktı. Gözlerinde ciddiyetin kıyısında duran bir duraksama vardı.
— O iş tam olarak öyle değil, Üsteğmenim, dedi.
Tam o anda kapı açıldı, yaralı bir asker içeri girdi. Beni görünce hızla toparlandı.
— Komutanım, sonra geleyim, dedi çekinerek.
— Kal, kal. Gel hele, dedim elimi sallayarak.
— Pansuman yaptıracaktım, komutanım, dedi mahcup bir ifadeyle.
— Tamam asker. Ben de çıkıyordum zaten, deyip Suat’a başımla selam verdim. Ardından odama geçip kendimi yatağa bıraktım.
Suat’a bugüne kadar hiç o gözle bakmamıştım. Zaten Ali’den sonra kimseye… Hayal bile etmemiştim birini. Ama belki de artık düşünmeliydim.
Belki de hayatıma birini alma zamanı gelmişti.
Bu savaşın içinde, her eve dönüşümde içimi yakan bir sıcak yuva hasreti vardı.
Ve belki de… O sıcaklık artık bir hayal olmaktan çıkmalıydı.