4. BÖLÜM

1096 Words
Gururla, saygıyla, gözyaşlarıyla kapatmıştık düğünü. Arada, Ali’nin pişmanlıkla karışık gururlu bakışlarına şahit olsam da geceyi bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla ekibi güzel bir yemeğe götürdüm. Hep birlikte güzelce karnımızı doyurduktan sonra, helikopterin bizi alacağı konuma gittik. Soylu, “Komutanım vallahi çok güzel oldu düğün,” dedi. Timsah, “He vallahi Komutanım, ne vardı baştan gelseydik de kavalye olurdum, dans ederdik,” diye ekledi. “Sulukluk yapma Timsah,” diye gülerek karşılık verdim. Hafız ise, “Komutanım haklı beyler,” dedi; en büyük destekçimdi. Gölge ise olaylardan kopmuş, telefona gömülmüş, Begüm’e yazıyordu. Birazdan çıkacağımız operasyon ise oldukça tehlikeliydi. Aslında iki gün sonra katılacaktık ama bugüne çekmiştim. Silah kaçakçılarını sınırdan alıp, silahlara el koyacaktık. Helikopter geldiğinde hepimizin omuzları dikleşti ve asker kimliğimize büründük. Şimdilik kimseden ses çıkmıyordu; herkes gireceğimiz inin zorluğunu düşünüyordu. Havaları dağılsın diye, “Operasyon bitsin, birlikte Hafızlara uğrayalım. Fadime Teyze’nin gözlemelerinden yer döneriz, ne dersiniz?” diye sordum. Hafız hemen, “Hay yaşa be Komutanım, ne güzel düşündün,” deyip yanında duran Timsah’ın omzuna vurdu. Timsah, “Çüş oğlum! Kırdın omzumu, daha Umay Komutanım başını yaslayamadı,” dediğinde hepimiz gülmüştük. Soylu, “Timsah, boş hayallerin peşindesin,” dediği anda, helikopter pilotundan ‘Komutanım geldik, iniş yapıyoruz’ sesi geldi. Herkes kafasına beresini, kaskını taktı ve silahlarını kuşandı. Yere ilk ben atladım. Etrafı kontrol ettikten sonra, “İnin aslanlarım,” dedim. Hep birlikte yolda sessizce iz sürdük; yarım saat sürdü. Telsizden, “Ateş! Dikkat edin! 10 metre ilerde hareketlilik var!” diye bildirim aldıktan sonra daha emin adımlarla ilerlemeye başladık. Telsizden gelen uyarının ardından herkes yere çömeldi. Parmaklar tetikte, nefesler tutulmuştu. Gecenin karanlığında sadece çalıların hışırtısı ve uzaklardan gelen baykuş sesi duyuluyordu. Gölge, dürbünlü tüfeğiyle en önde sürünerek ilerledi. Hafifçe başını çevirip başparmağını kaldırdı. Hedef gözlemlenmişti. “Gölge, koordinat ver,” dedim fısıltıyla. “Sol çapraz, 10 metre. Dört kişi. Biri uzun namlulu taşıyor,” dedi kısık sesle. Timsah başını hafifçe kaldırdı. “Küçük bir kamp kurmuşlar Komutanım, yakıt bidonları da var. Muhtemelen sevkiyat bekliyorlar.” “Tamam. İki grup yapıyoruz. Soylu, Gölge, benimle. Hafız, Timsah, sağdan dolanın. Sinyal bende,” dedim ve avucumla üçe kadar saydım. Üç! Gecenin sessizliği kurşun sesleriyle yarıldı. Hedefler şaşkına dönmüştü. Birkaç kişi paniğe kapılıp silahını bile doğrultamadan yere serildi. Bir tanesi ormanlık alana kaçmaya çalıştı ama Hafız’ın keskin nişancılığı sayesinde yere düştü. Timsah bağırdı: “Temiz! Alan temiz!” Ama o anda, çalılıklardan ikinci bir grup ateş açtı. Kurşunlar başımızın üzerinden vızıldayarak geçti. Hepimiz yeniden pozisyon aldık. Adrenalin damarlarımda zonklarken, telsizi elime aldım: “İkinci grup! Sağ kanat! Siper alın! Gölge, görüşü kesmeden ateş et!” Göz göze geldiğimiz an herkesin bakışında aynı kararlılık vardı: Geri dönüş yoktu. Kurşun sesleri yankılanırken ormanın sessizliği paramparça olmuştu. Timsah, ağaç köküne siper almış, seri atışlarla karşılık veriyordu. Gölge, dürbünüyle düşman mevzilerini tararken aniden bağırdı: “Komutanım! Sağdan biri yaklaşıyor!” Hızla döndüm. Tam da Gölge’nin işaret ettiği noktadan biri dikenlikleri yararak üzerimize koşuyordu. Silahını kaldırmıştı. Nişan almaya fırsatım olmadan, bir gölge önüme atladı. “Komutanım dikkat!” Hafız’dı. Bir patlama sesiyle birlikte zaman yavaşladı sanki. Hafız’ın göğsüne saplanan mermiyle birlikte vücudu geriye savruldu. Ben refleksle ateş ederken, Timsah öfkeyle fırladı ve saldırganı etkisiz hale getirdi. Yere diz çöktüm. Hafız, yüzü bembeyaz, ama hâlâ gülümsüyordu. “Elim ayağım oldun be Komutanım... Sana bir şey olmasın yeter,” dedi kısık bir sesle. “Saçmalama Hafız! Yarayı kapatacağız, sen bana daha çok lazımsın!” diyerek kaskımı çıkarıp göğsüne bastırdım. Kanı durdurmaya çalışırken, gözümden yaşlar süzülüyordu ama zamanım yoktu. “Gölge! Medipak! Hemen!” Soylu telsizden bağırdı: “Evac çağırıyorum! Helikopter yirmi dakika!” Ama Hafız’ın gözleri ağır ağır kapanıyordu. Timsah yanımıza geldi, çömeldi. Elleri titriyordu. “Sakın ha... Uyumak yok Hafız! Fadime Teyze’nin gözlemeleri seni bekliyor!” dedi, sesi çatallaşarak. Hafız hafifçe gülümsedi, “O gözlemeyi sen ye Timsah... Bana... sadece dua et,” dedi ve gözlerini kapadı. Hayir hafiz ac gozlerini bana sakin sehit haberi verdirme hafiz ac o gozlerini birlikte gozleme yiycez hafizz, helikopter nerde kaldii timsah “Hayır, Hafız! Aç gözlerini bana… Sakın! Şehit haberi verdirme bana, Hafız!” diye bağırdım, bastırdığım yerden ellerime taşan sıcak kan içimi yakıyordu. “Birlikte gözleme yiyecektik… Fadime Teyze’ye söz verdik! Hafızz!” Yüzü solmuştu ama dudakları hâlâ kımıldıyor gibiydi. Eğildim, kulağıma fısıldar gibi bir şeyler söyledi ama sadece son kelimesi netti: “Komutanım…” “Timsah!” diye haykırdım, neredeyse yalvarır gibi. “Timsah, helikopter nerede kaldı?!” Timsah’ın sesi titriyordu, telsizi sımsıkı tutarken gözleri dolmuştu. “Yoldalar Komutanım… Dayanıyor… Hafız dayanıyor, gelecek birazdan…” Ama yüzüm Hafız’a dönüktü. Onu öylece bırakamazdım. “Gölge! Nabız?!” Gölge eldivenli parmaklarını boynuna koydu. Yutkundu, dudaklarını ısırdı. “Zayıf… Ama hâlâ var!” Kafamı gökyüzüne çevirdim. Gözlerim gökleri tararken hıçkırıklarımı bastırmaya çalıştım. Gece sessizdi ama içimdeki fırtına susmuyordu. “O gözlemeyi onsuz yemem! Onsuz hiçbir şeyin tadı olmaz!” dedim, sonra Hafız’ın elini tuttum. “Söz, Hafız. Bu görevi tamamlayacağız. Sonra birlikte o gözlemeyi yiyeceğiz. Fadime Teyze seni bekliyor. Sözüm söz.” O an, uzaktan helikopterin pervane sesi duyuldu. Gökyüzüne doğru baktım. Gözyaşlarımın arasından dönen pervaneler, geceyi ikiye yarıyordu. “Hadi dayan be Hafız… Geldiler!” Helikopterin sesi yaklaştıkça yüreğime bir nebze de olsa umut doldu. Ama zamanla yarışıyorduk. Hafız’ın gözleri yavaşça kapanıyordu, dudaklarımın kenarına sıcak bir dua yapıştı: “Allah’ım… Ne olur onu alma bizden... Daha bitmedi onun hikâyesi.” Timsah hemen havalı işaret fişeğini yaktı. Gecenin koyu karanlığını delen kırmızı ışık, helikopterin iniş bölgesini aydınlattı. Tozlar havalanırken, rüzgâr suratımıza çarpıyor, pervane sesi kalbimize inen kurşun gibi zonkluyordu. Pilot telsizden seslendi: “İniş yaptık! Yarım dakikamız var! Hemen alın!” “Soylu, ayağımın dibinden medipakı ver!” dedim. Ellerimle Hafız’ın göğsüne bastırırken acil turnikeyi de uyguluyordum. “Dayan Hafız... Az kaldı. Seni bırakmam ben!” Timsah ve Gölge sedyeyi taşıdı, ben ise Hafız’ın başından bir an bile ayrılmadım. Helikoptere bindirirken gözleri yarı kapalıydı, parmakları zayıfça hareket ediyordu. “Sık dişini Hafız! Komutanın yanında. Seni bırakır mı hiç?” Helikopterin içinde sağlık personeli hemen başına geçti. Nabız zayıftı ama vardı. O an, gözlerini araladı Hafız… Fısıltı gibi bir ses çıktı dudaklarından: “Fadime... gözleme...” Timsah başını eğip gülerek ağladı. “Görüyor musun? Gözlemeye bile bizi bekliyor.” Helikopter yükselirken biz aşağıdan uzun uzun baktık gökyüzüne. Birlikte omuz omuza savaştığımız adamı, kardeşimizi uğurlarken içimizde aynı dua vardı: "Yaşasın. Ne olur yaşasın." --- Bir hafta sonra... Askeri hastanenin odasında Hafız gözlerini açtı. Beyaz tavanı görünce şaşkınca mırıldandı: “Cehennem böyle beyaz mıydı?” Kapıda beliriverdim. Elimde bir paket gözleme, yüzümde hafif bir tebessüm. “Cehennem değil Hafız... Gözleme cenneti burası. Hoş geldin geri.” Hafız zorlukla güldü. Gözleri doldu. “Komutanım... Sözümüzde durduk mu?” Timsah da kapıdan bağırdı: “Sen varsın ya... Bundan sonra her gün gözleme günü be Hafız!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD