Düğün alanına vardığımda kalabalık çoktan içeri dolmuştu. Dışarıda sadece park edecek yer arayan birkaç araba kalmıştı. Derin bir nefes alıp sakin, kendinden emin adımlarla ilerledim. Gergin değildim ama içimde kıpır kıpır bir huzursuzluk vardı, adına merak mı desem, sezgi mi… bilemedim.
Kapıda annemle babam, Mehmet’in annesi ve babası gelen misafirleri karşılıyorlardı. Yanlarına gidip hepsini tek tek öptüm, sessizce yanlarında durmaya başladım. Kalabalığın içine karışmak istemiyordum. İçgüdüsel bir mesafeyle kenarda durmayı tercih ettim. Kalabalık arasında kaybolmak, o anlık enerjinin içinde silinmek istemedim.
Babam hafifçe kulağıma eğildi.
“Sana bir sürprizimiz var,” dedi alçak bir sesle.
Yanaklarımda beliren gülümsemeyle ona döndüm.
“Ne sürprizi?” diye sordum.
“Gelince görürsün,” dedi gizemli bir ifadeyle.
Anladığım kadarıyla bizimkiler — tim arkadaşlarım — erkenden gelip bir selam verir geçerlerdi. Belki omuzuma dokunurlar, belki uzaktan baş selamı çakarlar. Fazlasını beklemiyordum. Asker olmak bazen böyleydi… En çok istediğin anlara, "görev var" denip katılamazdın. Heves kursakta kalır, ama kimseye belli etmezsin.
O an da öyleydi. İçimden geçenleri bastırıp meraklı bir bekleyişle çevreyi süzmeye devam ettim. Düğün başlamıştı çoktan. Oyunlar oynanıyor, danslar ediliyordu. Kalabalık neşeliydi, bizden biri evleniyordu sonuçta. Arada bir Aslı’yla göz göze geliyor, ellerimi kaldırıp bulunduğum yerden gülerek tempo tutuyordum. Katılmasam da enerjilerine eşlik ediyordum uzaktan.
Derken... orkestra durdu. Mikrofonu eline aldı. Sesindeki kıvrımla tüm kalabalığı susturdu.
“Üsteğmen Umay Bilge Ateş, sahnenin ortasına lütfen...”
Bir an ne olduğunu anlayamadım. Şaşkınlıkla etrafıma baktım. Yüzümde “ben mi?” ifadesiyle anneme döndüm ama çoktan babamla birlikte beni nazikçe pistin ortasına doğru iteklemeye başlamışlardı.
“Haydi kızım,” dedi annem, gözleri dolu dolu parlıyordu.
Kalabalığın içinden geçerken herkesin gözleri üzerime çevrilmişti. Kimi tebessüm ediyor, kimi telefonunu çıkarıp o anı kayda alıyordu. Ben de onların merak dolu bakışlarına aynı şekilde karşılık verdim.
“Ne oluyor?” diyebildim ancak.
Ama cümlem daha havada asılıyken... sahnede bir hareketlilik başladı.
Ve o an, kalbim sanki göğsümden dışarı çıkmak ister gibi çarpmaya başladı…
Sahnenin tam ortasında, şaşkın ve bir o kadar da dik durmaya çalışarak etrafıma bakıyordum. Nefesim hızlanmıştı ama kendimi bırakmıyordum. O an ne olacağını bilmiyordum ama içimde kabaran bir şey vardı… Bir şey yaklaşıyordu.
Ve sonra…
Tüm ışıklar bir anda söndü.
Salon karanlığa gömülürken birkaç saniyelik bir sessizlik çöktü. Ardından...
🔊 Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa
Askerin milletin bayrağınla çok yaşa
Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Salla bayrağın düşman üstüne....
marşının ilk notası çalmaya başladığında tüm salonun tüyleri diken diken oldu.
Sadece müzik değil, içeri dolan o kararlı adımların yankısıydı herkesi yerinden sıçratan.
Kapıdan içeri bir gölge süzüldü.
Sonra bir diğeri…
Ve bir diğeri…
Tören üniformaları içinde, yüzlerinde gurur, gözlerinde vatan sevgisiyle tim arkadaşlarım, birliğin düzeniyle tek sıra halinde sahneye doğru yürümeye başladılar. Sanki her adımları zemini sarsıyor, her nefesleri yüreklerde çarpıyordu.
Soylu en öndeydi. Sert çehresi, gözlerinde sadece bana yönelmiş, bastığı her adımda geçmişte verdikleri her emek yankılanıyordu. Onun arkasından gelen Gölge, Timsah, Hafız ve diğerleri... Tüm tim tam kadro oradaydı.
Salon önce şaşkınlıkla izledi.
Sonra...
Alkışlar koptu.
Önce bir kişi, sonra tüm salon ayakta.
Kalabalık, marşın ritmine eşlik edercesine tempo tutarak alkışladı timin girişini.
İnsanlar ağlıyordu.
Kimi bayrağa sarılmış duygusuyla, kimi bu ülkenin hala böyle evlatları var diye gözyaşlarını saklamadan...
Babam, bir adım geride beni izliyordu. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.
“Gözyaşını dökme, gururunu yaşa” derdi hep.
O an ağlamıyordu ama yüzünde, kızına hayran bir adamın, bir babanın, bir subayın ifadesi vardı.
Tüm salonun içinden geçen tek şey vardı:
“İyi ki bu vatan onlara emanet.”
Soylu, sahneye gelip durdu.
Bakışlarını bana kenetlendi.
Bir selam çaktı, yavaşça yaklaştı ve duyulabilecek en net tonda konuştu:
> “Üsteğmen Umay Bilge Ateş,
Görev arkadaşlarınla birlikte seni saygıyla selamlıyoruz.
Bu ülkeye verdiğin emek, taşıdığın onur ve gösterdiğin cesaret için...
Tüm millet adına minnettarız.”
Gözlerim doldu. Ama ağlamadım.
Dimdik durdum.
Aslanlarımın omuzlarındaki yıldızlar, ışıklarla parlıyordu.
Ve tüm salon, hep bir ağızdan:
“Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” diye bağırdı.
Gök gürültüsü gibi yükseldi o ses.
İşte o an... sadece bir düğün değil, bir milletin evladına verdiği saygı duruşuydu.
Ve ben o sahnede, bir abla, evlat, arkadaş, akraba gibi değil —
Bir kahraman gibi duruyordum..