Ardıma bakmadan ilerleyip sınıftan çıkmam içimde tuttuğum bütün heyecanın eseri miydi? Tanrım! Az önce ne yapmıştım ben?
Kuzah'a meydan okurken başıma gelecekler hakkında endişelenmeli miydim? Fazla meraklı bir kız gibi mi duruyordum yoksa gerçekten de beni ikinci bir mal olarak mı görüyordu?
Aklım karman çorman olmuşken yanımda duran birisi ile dikkatim dağıldı. Kafamı kaldırıp baktığımda ise Burak'ı görmemle tek kaşımı kaldırmadan edemedim.
"Hey!"
"Merhaba. Beni özledin mi?"
"Hayır." dedim açık sözlülükle. Bir an yüzü düşermiş gibi olsa da kendisini toparlaması uzun sürmemişti.
"Bu gece müsait misin?"
"Hayır." dedim gözlerimi devirmeden hemen önce. Bu çocuk peşimi bir türlü bırakmıyordu. Asıl anlamadığım ise gayet de iyi bir aileden çıkmış olmasıydı. Böyle insanların benimle ne işi olurdu? Muhtemelen Kuzah'ın planlarından birisi diye düşünüyordum ama bir insan da bu kadar uğraşamazdı ya? Üstelik defalarca yemin etmişti. Belki de cennetten tapu falan almıştı ve ona güvenen aptalın tekiydi?
Kafam az önce olanlardan dolayı karman çorman olmuşken bir an döndüm ve ona merakla baktım.
"Ne için?"
Sözlerimin hemen ardından gözleri kocaman aralandı ve heyecanla ışıldadı. Klasik bir Türk çocuğu olsa da bakımlı olan her erkek kızların dikkatini çekebilme kapasitesine sahipti.
"Çıkışta arkadaşlarla Wado'ya gideceğiz. Bir arkadaşımın doğum günü. Benimle gelmek ister misin?"
"Doğum günlerinden nefret ederim." dedim dudaklarımı üzgün hâle sokarken. O ise umutsuzluğa kapılmadan uzandı ve hızlıca elimi tuttu.
"Öyle sandığın doğum günlerinden değil. Eve falan gitmiyoruz. Bir mekan. Genelde üniversiteliler olur. Seversin." dediğinde ellerimi acele ile ellerinden çektim. Tanrım! Ne yapmaya çalışıyordu bu çocuk?
"Bana böyle dokunmayacaksan gelirim." dedim bir adım geri çekilirken. O ise sözlerimi umursamadan yükleme odaklanmış bir şekilde heyecanla bana baktı.
"Gerçekten mi?"
Başımı onaylar anlamda sallarken, "Evet." dedim. O ise cebinden telefonunu çıkardı ve birisine mesaj atarken konuştu.
"Herkes seni merak ediyor. Muhteşem bir gece olacak söz veriyorum. Şimdi fikrini değiştirmeden gitmem gerek. Seni evinden saat 20.00'de alırım." dedi ve ben daha itiraz etmeden arkasını dönerek ortadan yok oldu. Ah! Aldın mı başına belayı?
"Burak, senden mi hoşlanıyor?"
Dönüp tanıdık sesin sahibine baktığımda Poyraz hocayı görmem uzun sürmemişti.
"Ah!" Şaşkınlıkla hocaya bakakalırken utançtan yerin dibine girmek istedim.
"Galiba..." dedim yüzümü ekşitmemek için kendimi zor tutarken. Poyraz hoca ise kısa bir gülüş sergiledikten sonra, "Siz gençler..." dedi ve ilerlemeye başladı. Arkasından öylece bakarken sınıftan çıkan Kuzah'ı gördüm. Bana ters ters bakıyordu. Anlaşılan az önce yaptığım şeyden pek memnun olmamıştı.
"Buraya gel Şilan!"
Poyraz hocanın koridorun diğer ucundan bana seslenmesi ile dikkatimin dağılması uzun sürmemişti. Kuzah'ın üzerimdeki sinirli bakışlarından kurtulurken kendimi Poyraz hocanın peşinden koştururken bulmuştum.
Sonunda odasının kapısının önünde karşılaştığımızda anahtarı ile kapıyı açtı ve ilk önce benim içeri girmeme izin verdi.
"Bir sorun mu var?" dedim merakla. Daha bir teneffüs önce birlikteydik ve derste de çoğunlukla benimle ilgilenmişti.
"Şu makinadan kendine kahve yapmanı öneririm. Bu dalgınlıkla o soruları çözemezsin. Müessesemizden." demesi ile şaşırsam da minnettar olmadan edemedim. Can kurtaran simidiymişçesine kahve makinesine ulaştım ve kendime de Poyraz hocaya da bir kahve hazırladım.
"Kuzah ile iyi anlaşabiliyor musunuz?"
"Ah! Kesinlikle hayır." dedim dönüp ona bakarken. Yerine oturmuş, bütün dikkatini bana vermişti.
"Biraz zor bir çocuktur. Aslında ona ders olursun diye umuyordum ama pek öyle durmuyor."
"Ben ve ona ders mi olmak? Bu imkânsız. Benden pek hoşlanmıyor." dedim ve hazır olan kahveyi bardaklara koyup diğerini ona uzattım. Her zamanki koltuğuma oturup ona baktığımda kahvesinden bir yudum alıyordu.
"Bir sıkıntı mı var?"
"Hayır, sadece böyle şeylere kafanı takmaman lazım. Bu sene son senen ve çok az bir zaman kaldı. Özellikle de sevgili işlerinden." dediğinde adeta kal gelmişti. Bütün bedenimdeki kan çekilmiş gibi hissediyordum. Kuzah'tan bahsederken sevgili işi bir araya gelmek ne demekti? Bir şeyler mi biliyordu? İyi de nasıl?
"Burak... Fazla heyecanlı duruyordu." demesi ile rahatlık basan bedenim ile geriye yaslandım. Rahatlayan bedenim, beni en serin suların berraklığına bırakmış hissiyatı ile dinginleştirmişti. Bedenimdeki kasılmayı yok saymaya çalışırken dilimin çözülmesi için bir hamle yaptım.
"O sandığınız gibi değil. Benimle arkadaş olmak istiyor. Bu akşam arkadaşının doğum gününe gideceğiz."
"Program?" dedi tek kaşını kaldırıp bana bakarken. Suçlu bir çocuk gibi sırıtıp hocaya baktığımda ise dudakları yukarı kıvrıldı ve öne doğru eğilip beni dikkatle izledi.
"Şirinlikler yaparak kaytaramazsın Küçük Hanım."
"Sadece bir güncük?"
"Nasıl telafi edeceksin?"
"20.00'a kadar boş olduğuma göre birkaç saat etüte kalabilirim. Siz de buradaydınız öyle değil mi?"
"Bugün çıkışta sınıflar dolu. Birkaç ortaokul okulu ziyarete gelecek." dediğinde umutsuz bir şekilde ona baktım. O ise bilgisayarından hızlıca programını açtı ve bir süre baktıktan sonra konuştu.
"Burada çalışabilirsin. Ben de o sırada sizin sınav sorularınızı hazırlarım." demesi ile gözlerim kocaman aralandı.
"Yanımda sınav sorularını mı hazırlayacaksınız?" dedim heyecanla. O ise benim bu hâlime güldü.
"Ne o? Kopya çekmeyi mi düşünüyorsunuz Küçük Hanım?"
Heyecanım anında sönerken utançla dudaklarımı ısırdım ve yine tatlı bir şekilde sırıtmaya çalıştım.
"Asla. Söylemedim ki ben öyle bir şey." dediğimde kahvemden bir yudum daha aldım. O ise bana bakarak güldü ve tekrar konuşmaya devam etti.
"Şaka bir yana, sana evde özel sorular hazırlayacağım."
"Ama..." dedim büyük bir isyana girişmek üzere. O ise beni dinlemedi bile.
"Bu riske giremem."
"Boşuna uğraşmayın. Ben evde çalışabilirim."
"Programını boşlamaya meraklı olan bir öğrenci olarak bana pek güven vermiyorsun Küçük Hanım. Çıkışta odamdasın." dedi ve o an fark ettim ki bana fazla Küçük Hanım diyordu. Işıldayan gözlerine takılı kalmışken karşımdaki adamın bana koyduğu bu lakabın ardında bir art niyet olabilir mi diye aramadım değil. Ama görebildiğim pek bir şey yoktu. Bana ilgiyle bakan erkeklerin yanında ilgisiz bakan erkekleri ayırt etmek gibi bir güce sahip değildim. Erkekler dengesiz varlıklardı. Ne zaman bir kızın ilgisini çektiklerini bile anlamazlardı. Ama karşımdaki adam böyle düşünmüyor olsa gerekti. Zira, her erkeğin yaptığı gibi öne atılıp bana dokunmaya çalışmaz mıydı. Bu düşünce ile bütün tatlılığım ve heyecanım yok oldu. Her şeyin en kötüsünü düşünmem bir gün başıma büyük bir iş açacaktı orası kesin.
-*-
Ders çıkışı geldiğinde eşyalarımı toplayıp ayağa kalktığımda her şey normaldi. Ta ki bir şeye takılmam ve yere yapışmama kadar. Şaşkınlıkla soğuk zeminin verdiği acı ile yüzümü buruşturmuşken insanların kahkahaları birkaç saniye sonrasında kulaklarıma ilişebilmişti. Dizimde bir sızı kendisini göstermiş, ellerimdeki kemiklerin de sızladığını hissetmeye başlamıştım. Başımı kaldırıp bunu kimin yaptığını anlamaya çalıştığımda ise fazla çabalamama gerek kalmadı. Bana yukarıdan bakan Kuzah, dudakları kıvrılmış, eğlenir bir hâlde izliyordu. Ben mi? onun ayaklarının dibinde diz çökmüş gibi duruyordum. Gözlerim dizime kaydığında beyaz fayansın üzerine bulaşmış kanı ve yırtılmış çorabımı görmemle işlerin pek de normal ilerlemediğini anlamam uzun sürmedi.
Hani boğazınıza birden anlam veremediğiniz kadar çok düğüm atılır, nefes almanızı zorlaştırırdı ya, ben de tıpkı öyle hissediyordum. Karnımda ise bir kasılma. Heyecanda olduğunda mutlu hissettiren ama üzüldüğünüz ve utandığınız bir anda yine kendisini belli ettiğinde duygunuzun yoğunluğunu arttıracak bir evreydi.
"Ezik..."
İnsanların ağzında dolanan tek kelime ise ben yerde öylece dururken buydu. Ezik...
İncinen gururumun üzerine atılan ilmekler miydi bu kadar canımı yakan yoksa başımda durmuş hâlime gülen Kuzah mı? Bu adam değil miydi benim duygu beslediğim, bir umut vadettiğim, yataktaki hayalim, gerçekteki merakım?
Yanlış seçenekler insanların ruhlarına dokunduğunda anlaşılıyordu kaderin cilvesi.
Dizimin kanamasında değildi benim telaşım ya da korkum. Utancımdandı. Neyden utanıyordum? Ne yapmıştım da utanmam gerekiyordu? Bir adamla birlikte oldum, ondan hoşlandım ve ne yaparsa yapsın ona güvendim diye mi? Tanrı'nın insanlara verdiği en tehlikeli duygulardan birisi de umut değil miydi? Umudumun bir harfini değiştirip unut diye yalvarması nedendi peki?
Üzerime doğru eğilmiş, bana gülen insanların yanında hâlâ gülmeye devam eden insana baktım. İşte şimdi yüzlerimiz daha yakındı. Yine umuduğuma sığınıp gözlerinin içerisinde bir pişmanlık aradım. Nedendir bilinmez, neredeydi o umut ettiğim varlık? Onun yerine hüküm süren zevk, eğlence, mutluluk...
O an anladım ki insanların benden bekledikleri ve benim onlardan isteklerim arasında dağlar kadar fark vardı. Plan değiştirirken bunu anlamış olmam gerekirdi. Ben de kendimi zeki sanırdım oysaki...
"Sen beni mi avlayacaksın?" dedi sadece ikimizin duyabileceği bir ses tonuyla. Yüzümü buruşturma isteği ile yüzleşirken öylece simsiyah gözlerine baktım. Bir duygu kırıntısı olmaz mıydı gerçekten? Bu kadar acımasız olabilir miydi? Hiç mi önemi yoktu o gecenin kendisi için? Oysaki ben öyle hissetmemiştim.
"Yazık..." dedi ve doğruldu. Bense acıma aldırmadan ellerimi yere koydum ve yavaşça doğruldum. Yardım eline ihtiyacım yoktu. Sadece ikaza ihtiyacım yoktu. Onu da kendi elleri ile veren insan Kuzah olmuştu.
Madem o kömür karaları bana gerçekleri acımasız bir hançer gibi sunuyordu, o zaman onu yargılamak haddime değildi. İstediğini almasına izin vermek ise benim kararımdan geçiyordu.
Doğrulduğumda şöyle bir insanlara baktım. Hepsi, ondan farksız. Bir tane bana üzülen bile yok. Anladım, burada bir tane bile arkadaşım olamayacak. Ama ne yazık ki ben de bana üzülen insanların olmasını istemiyorum.
"Haklısın. Yazık." diyorum ben de hırsımın getirdiği cesaretle birlikte. Yere düşen çantamı da omzuma aldıktan hemen sonra tekrar yüzüne bakıyorum o beyaz tenli soğuk adamın.
"Sen, daha av görmemişsin."
-*-
Yavaş yavaş adımlarken aklımdan geçen planları gözden geçiyordum ama nafile. Bir türlü aklımda plan yok. Oysaki ona o sözleri söylerken oldukça arkasındaydım. İyi de neye dayanarak söylemiştim ben bu sözleri?
İlkimi gözümü kapalı verdiğim adam, şimdi karşıma geçmiş bana önemsiz bir ayrıntıymışım gibi davranıyor.
Pişman değildim evet ama gariptir ki bir yanım pişman olmak adına bana yalvarmaya başladı.
Önünde durduğum kapıyı derin düşünceler içerisinde tıklattıktan hemen sonra kapıyı araladım. Karşımda, önündeki kâğıtlara gömülmüş olan adam, oldukça düşünceli bir şekilde başını kaldırdı ve beni gördükten sonra tekrar kağıtlara geri döndü.
"Yerine oturup çözmeye başlayabilirsin." dediğinde bacağımı görmemesine sevinmiştim. Fazla sızlamıyordu ama vücudumda küçüklükten beri fazla yara açılmadığından garip hissediyordum. Yırtılmış olan kilotlu çorabımı da çıkarıp çöpe yollamıştım. Birkaç bant yapıştırarak o hasarı kapatmaya çalışmıştım ki ten rengi olan bant işi halletmiş gibi duruyordu.
Her zamanki yerime geçip çantamı yanıma koydum ve içinden bana hazırlamış olduğu kâğıtları çıkarıp küçük sehpahanın üzerine yerleştirdim. İçimden hiç soru çözmek gelmese de mızmız bir kız olmak istemiyordum bu adamın önünde. Bana güçlüymüşüm muamelesi yaparken üstelik...
O an fark ettim. Bu adam bana güven verirken oldukça fazla şey de beraberinde katıyordu.
"Kahve iyi geldi mi?"
Sorusu üzerine düşüncelerimden sıyrılırken ona döndüm ve yüzüme yine hızlı bir gülümseme yerleştirdim.
"Evet. Çok teşekkür ederim."
Kâğıdına bakarken yine başını sallamıştı. Aklını bir düşünce kurcalıyor gibiydi.
"Ne demek! Bugün o soruların hepsinin bitmesini istiyorum."
"O zaman şimdi başlasam iyi olur." dedim ve önümdeki kâğıtlara gömülmeye çalıştım.
Bir süre sonra yerinden kalkan hocam ise dolabına elindeki kağıtlardan birkaçını yerleştiriyor olmalıydı ki birkaç dosya sesini işittim.
"Nasıl gidiyor?"
Bana soru sorduğunu anlamamla gözlerimi baktığım yere odaklamam uzun sürmedi. Ama o an bir şey fark ettim. Hâlâ ilk sayfadaydım ve hiçbir şey çözememiştim.
"İyi..." dedim yalan söyleyerek. Umarım fark etmezdi zira ne zamandır burada öylece kâğıda bakıyordum bilmiyordum.
"Bugün iyi olduğuna emin misin?" derken bana doğru geldi ve önümde durdu. Başımı kaldırıp Poyraz hocaya baktığımda ise beni dikkatle inceliyordu.
"Fazla dalgınsın." dedi ve o an gözlerine takılan ayrıntı ile içimden bir küfür savurmadan edemedim.
"Dizine ne oldu senin?"
"Düştüm." dedim ayrıntı vermeyerek. Ben de dizime baktığımda bandı yapıştırdıktan sonra biraz daha kanamış olduğunu fark ettim. Bandın pamuklu yerleri kan olmuştu çünkü.
Bir anda önümde çömelen Poyraz hocayı görmem ise bütün dikkatimi dağıtmıştı. Şaşkınlıkla bakakalırken adam, uzanmış ve yakından bakarak ne olduğunu kavramaya çalışır bir hâlde bakıyordu.
"Nasıl düştün? Daha az önce dersinden çıkmıştım." dedi kafasını kaldırıp bana bakarken. Yakın olan yüzlerimize karşılık gözlerimi kırpıştırırken başımı hemen geriye çektim ve utançla etrafa bakındım. Aklımda ise ne yalan uyduracağım dolanıyordu.
"Biraz sakarım ben. Fazla zor olmadı." dedim gözlerim yine etrafta dolanırken. Neden bu kadar ilgilenmişti ki? Kendimi suçlu gibi hissediyordum ve utanıyordum da. Diğer insanların gözleri önünde bu başıma gelmişken kimse bana böyle bakmamıştı.
"Pansumanı iyi yapamamışsın zaten." dedi ve acele ile yerinden kalktı. Bense hocanın telaşını şaşkın şaşkın izliyordum.
"Şurada bir yerde acil yardım çantası olacaktı. Revire gittin mi?"
"Evet." dedim acele ile ama yalandı. Revir mi vardı okulda?
"Böyle sorumsuz bir bandaj mı yapılır." dedi. O sırada çantayı almış, yine önümde diz çöküp masaya çantayı yerleştirerek içindekileri hızlıca çıkarıyordu.
"O bandajı ben mi açayım yoksa sen mi?" dedi bana telaşla bakarken. Bense bir bandaja bir hocaya baktım.
"Acımıyor, inanın bana gerek yok. Böyle iyiyim."
"Anlaşıldı." dedi ve elindekileri bırakıp bana doğru yanaştı. Ne yaptığını şaşkınlıkla izler hâldeydim. Dilim damağım kurumuştu. Yavaşça bacağımdaki bandajı açarken nefesi huylanmama sebep olmuştu.
"Son sınıfsın ve hâlâ düşmeyi başarabiliyorsun. Bravo." dedi ve açtığı bandajı kenara koydu. Oksijenli su olduğunu tahmin ettiğim şeyi pamuğa koyup dikkatle silerken acımasını bekledim ama o kadar dikkatli siliyordu ki ben de dikkatle ne yaptığını incelemeden kendimi alamıyordum. Çantadan o koyu şeyi çıkardığında yüzümü buruşturmadan edemedim. Onu küçüklüğümden hatırlardım ve hiç iyi anılarım yoktu.
"Onu sürmesek olmaz mı?" dedim annem karşımda varmış gibi. Tanrım! Onun yakması hoşuma gitmiyordu. Açık yaraya yakan ilaç mı sürülürdü?
"Sadece biraz yanacak." dedi ve bana bakıp gülümsedi.
"Ne o korkuyor musun?"
"Korkmak mı? Elbette. Benim canım kıymetlidir."
"Onu düşmeden önce düşünecektiniz Küçük Hanım." dedi ve elindeki pamuğu yaranın üzerine yavaşça bastırdı ama o sırada başka bir şey dikkatimi çekti. Bunu yaparken hafif üflüyordu ve Tanrım! Acı falan kalmamıştı. Şaşkınlıktan öylece bakakalmış hocayı izliyordum. Annem de bunu yaparken acısı dinsin diye üflerdi ve ben yine de bas bas bağırırdım ama karşımdaki adam bir anne şefkati ile bunu yapıyorken bu okulun sınırları içerisinde beni etkilemeden edememişti.
Gözlerim dolacaktı neredeyse. Reglim falan mı yaklaşıyordu?
O an, daha ne olduğunu anlayamadan kapı çalınmadan açıldı ve içeri bodoslama birisi girdi.
Acele ile arkamı dönüp baktığımda ise karşımda gördüğüm insan son beklediğim kişiydi.
Bana ve hocaya şaşkınlık ve çatık kaşları ile bakan Kuzah, durumu kavramaya çalışır bir hâldeymiş gibi bizi inceliyordu. O an fark ettim ki görünen pek de normal gibi değildi. Poyraz hocaya döndüğümde ise kaşlarının çatık, doğrulmuş bir şekilde Kuzah'a bakarken buldum. Sinirlenmişti.
"Kapıyı çalmadan nasıl odama izinsiz girersin?" dedi sesini hafif yükseltip adeta kızgınlığını belli edercesine. O an şaşkınlık ve telaşın getirdiği duygu ile öylece kalakaldım. Bana her zaman sevecen ve iyi yaklaşan adamın bu kadar sert olabileceği gerçeği şaşırmama sebep olmuştu. Kuzah'a dönüp baktığımda ise kızgın ve anlamaz bir hâlde olduğunu görmüştüm.
"Şilan..." dedi ve içeri doğru bir adım atarken bana ve bacağıma baktı.
Bembeyaz teninin üzerinden bir gerginlik gelip geçti sanki. Garip bir hava ile harmanlandığını görebiliyordum. Biçimli kaşları kalemle çizilmiş gibi çatılmıştı. Dudakları tek çizgi hâlini almış, düzgün burun delikleri ise sinirden bir genişliyor bir küçülüyordu. Gözleri, her zamanki gibi simsiyahtı ama bu sefer içinde gördüğüm şeytani ışık eğlenceden ziyade korkutucu bir karanlığın bilinmez yıldızını simgeliyordu.
"Onu arıyordum. Babam düştüğünü öğrenmiş ve beni yolladı."
Şaşkınlık ve hayretle öylece karşımdaki adama baktım. Erol amca mı öğrenmişti? İyi de nasıl? Üstelik, okul bitmişti ve üzerini değiştirmiş olmasına bakarsam, eve gitmiş olmalıydı. E o zaman benim için geri okula mı gelmişti? Erol amca istedi diye mi? Kuzah, babasının dediklerini fazlaca yerine mi getiriyordu bana mı öyle geliyordu?
"Bu odama bodoslama dalmanın bir açıklaması olamaz." dedi Poyraz hoca direterek. Bu durumdan hoşlanmadığı barizdi. Ters ters Kuzah'a bakıyordu ama Kuzah'ın bu pek de umurunda değil gibiydi.
"Sevgili kız kardeşime bir şey olduğu düşüncesi beni telaşlandırdı. Kusura bakmayın." dedi yarım ağız. Ama hocaya bakmak yerine ters ters bana bakıyordu.
"Ona pansuman mı yapıyordunuz, revire neden göndermediniz?" dedi bana doğru ilerlerken.
"Revire gittiğini söyledi. Sadece bandaj takmış soru çözmeye çalışıyor." dedi bu sefer bana bakıp kızarcasına konuşan hocam. Bense burada tek suçlu insanmış gibi kalmaktan oldukça rahatsız, ne yapacağımı bilmeksizin oturuyordum.
"Kendine biraz önem vermelisin Şilan. Mikrop kapabilirdi." diyen Kuzah ben daha ne olduğunu anlayamadan uzandı ve önümdeki pamuk yığınından bir parça kopardı. Yine o koyu şeyin pamuğa döküldüğünü görünce bu işten zararlı çıkacak olan tarafın ben olduğumu anlamam uzun sürmemişti ama şaşkınlığım, buna bile isyan etmeme izin vermemişti. Zira, Kuzah karşımda dizlerinin üzerine çökmüş benim yarama yakından bakarken elindeki pamuğu yarama sürmek üzere hazırlanıyordu.
"Nasıl bu kadar sakar olabilir bir insan?" dedi Poyraz hoca yerine geçerken. Bense dizime değen pamuk ile sıçramayı bekliyordum ama az önce sürülen şey acısını hafifletmişti. Kuzah, büyük bir dikkatle bacağımı bir eliyle tutmuş, diğeri ile pansuman yaparken oldukça garip geliyordu. Bunu yapan kendisiydi, şimdi de yaramı mı sarıyordu?
Bu sefer onun nefesi tenime değerken bütün bedenim ürpermişti. Gerim gerim gerginleşmiştim. Boğazımda büyük bir doluluk var gibi hissediyordum. Tüylerim şaha kalkmış, nefesim adeta teklemişti. Yine onun nefesini tenimde hissediyor olmak, bütün hücrelerimin dengesini değiştirmiş olsa gerekti zira ben kendimi pek iyi hissedemiyordum.
Dikkatle onu incelerken bir elinin bacağımda olması üzerine o ele odaklanmış ve diğer eli ile dizimi temizlemesine önem vermiyordum bile. Bütün dikkatim onun üzerindeydi. Sonra, bizi izleyen bir çift göz ile utandım. Yanlış bir şey yapıyormuş hissiyatına kapıldım. Oysaki az önce Poyraz hoca da aynı bu pozisyonda değil miydi?
Yavaşça işini halletmiş, yeniden bandajlanan bacağım ile ayağa kalkan Kuzah, bütün dikkatimi toplamama sebep oldu. Dikkatle Kuzah'a baktığımda ise hâlâ sinirli olduğunu gördüm. Neye sinirliydi? Babasının buraya göndermiş olmasına mı yoksa az önce gördüklerine mi? Yanlış mı anlamıştı ki?
"Ben onu götürsem iyi olacak." diyen Kuzah düşüncelerimi yarıda kesmişti ama dikkatle ona bakmaya devam ediyordum.
"Tabi. Bugün de dışarı çıkmazsın. Burakla olan randevun da iptal olmuş oldu." dedi Poyraz hoca araya girerek. Kuzah ise duydukları ile tekrardan kaşlarını çattı ve bana baktı.
"Burak mı? Randevunuz mu vardı?"
"Evet. Akşam çıkacağı için günlük programını erkenden tamamlayalım diye planlamıştık ama böyle olacağını kim bilebilirdi?" diyen Poyraz hoca bana sinirli gibiydi. Anlaşılan kendi canıma dikkat etmiyor oluşum onu sinirlendirmişti. Peki ya Kuzah? Neden onun çatık kaşları hâlâ düzelmemiş, aksine daha fazla çatılmıştı?
"İzninizle." dedim yerimden kalkıp eşyalarımı çantama tıkıştırmaya çalışırken. Ayağım acımıyordu. Sadece biraz sızlıyordu.
"Üzerine basmamaya dikkat et." diyen Poyraz hocaya kafamı salladım ve çantayı omuzuma asmak istedim ama Kuzah ben daha ne olduğunu anlayamadan elimden alıp omzuna asmıştı bile.
Şaşkınlıkla yeniden ona baktım. Ona sinirliydim. Bu yaptığının hesabını delicesine sormak istiyordum ama o karşımda durup benimle ilgilenince bütün dengem şaşıyordu.
"Buraya gel." dedi ve beni kendisine çekip belime sarıldı. Tanrı biliyor ya, o an bütün organlarım yer değiştiriyormuş gibi hissettim. Telaş ile Poyraz hocaya baktım. O ise bu duruma gayet normalmiş gibi bakıyordu.
"Bu akşam dinlen. Yarın seni daha iyi bir şekilde görmek istiyorum." diyen hoca ile başımı sadece onaylar anlamda sallamakla yetindim. Çünkü akli dengem kesinlikle yerinde değildi.
Odadan çıktık. Koridora geldiğimizde kimse yoktu. Okul çıkışı çoktan yapılmıştı. Öğretmenlerin birkaçı odasında olsa da koridor bomboştu. Yani, Kuzah ile yan yana, yalnız başımıza yürüyorduk.
O an telaşla ondan uzaklaşmak için bir hamlede bulundum.
"Tamam, uzaklaş artık." derken onu iteklemeye çalıştım ama elimin altında sadece sert kaslarından başka bir hareketlilik olmamıştı.
"Rahat dur."
Kısık sayılabilecek gergin sesine karşılık başımı kaldırıp yüzüne baktım. Hâlâ çatık olan kaşları ve ileriye bakan gözleri bir şeyler düşündüğünün kanıtıydı.
"Senin yardımını isteyen yok." dedim yine onu iteklemek için bir hamle yaparak. Tanrı biliyor ya, onu iteklemek şu an en son isteyeceğim şeydi. Yine de bugün yaptıklarına karşılık ona yakınlaşmak yüzsüz bir kadının yapacağı işti.
"Kes sesini ve yürümeye devam et."
"Benimle doğru konuş Kuzah. Senden yardım isteyen olmadı. Çekil şuradan. Hem bozup sonra da toparlamaya çalışman işleri düzgünleştirmiyor."
"Toparlamaya falan çalışmıyorum." dedi ve ben daha ne olduğunu anlayamadan beni bırakıp önüme geçti. Bu sefer içerideki gibi saklamadığı sinirini gördüm. Bariz ortadaydı. Karanlık gözleri ezici bir anı yansıtırcasına yüzüme bakıyordu.
"Neden toparlamak isteyeyim ki? Sen nasılsa bir şekilde yaranı saracak birilerini bulursun." dedi ima ile. Hocayı kastettiğini anlamıştım. Bu, sinirlerimi bozdu hem suçlu hem de güçlüydü. Oh ne âlâ memleket!
"Ne o? Canını mı sıktı? Üzgünüm tatlım. Hayatımda sadece sen ve senin beyin ithalatı yapmamış arkadaşların yer almıyor."
"Öğretmenlerin mi?" dedi üzerime doğru bir adım atıp beni geriletirken. Siniri, patlamaya ramak kalmış bir volkanı andırıyordu. Neden bu kadar sinirlendi, neden bu kadar hiddetlendi anlamamıştım. Ama sırtım duvara yaslanıp onun beni duvar kenarına sıkıştırdığını fark ettiğim an korkum kendisini göstermeye başlamıştı.
"Bu seni ilgilendirmez."
"İlgilendirmez mi?"
"Evet. Ben, senin açtığın yaraları kapatacak insanlar bulurum Kuzah. Bu da seni ilgilendirmez." dedim ima ile. Bunu hak ediyordu. Ona bağlı olmadığımı anlaması gerekiyordu. Sadece dünyada kendisinin olmadığını bilmesi gerek... Buna tepki verirse istediğimi almış olurdum. Ama vermezse, hayal kırıklığımın tadını çıkarmaktan başka yapacağım bir şey yoktu.
"Ucuz mal derken bundan bahsediyordum. Bir taşta iki kuş. Öğretmen ve Burak. Bravo."
Yaptığı ima ile kaşlarım çatıldı. Onun bu kadar gaddar olmasına anlam veremiyordum. Madem beni sevmiyordu, neden canımı yakmak için bu denli uğraşıyordu. Tamam, annem babası ile evlenmiş ve ben de daha öncesinde onunla yatmış olabilirdim ama bana kızamazdı. Hakkı yoktu.
"Ne o gücüne mi gitti?"
Kaşları çatılırken ortasındaki çizgiler bile bedenimdeki bütün hücreyi bir noktaya toplamaya yetmişti. Kuzah'ın hiddeti, bir taşı bile çatlatmaya yeterdi.
"Kendini fazla büyütüyorsun." dedi. Bense başımı yere eğmeksizin sözlerimin devamını getirdim.
"O zaman bıraksaydın da Poyraz hoca işini bitirseydi."
Ve o an gördüğüm ışık gözlerimi aldı. Gözlerindeki o bitmek bilmeyen ışıktan bahsediyorum, ilim ilim yaktı bedenimi. Bütün düşüncelerim ve rahatsızlığım bir fanusa atılmışçasına kavruldum. Orada beni yaktı ve küllerimin üzerine bir su damlası ekledi. Kuzah Hazzar: Az önce bana bir açık verdi. Öyle bir açık verdi ki yüreğimin üzerine bırakılan bir damla su, bütün bedenime yeniden can verdi.