Sakin suların getireceği tsunamiden insanların haberi olsaydı afet diye adlandırılır mıydı?
Karşımda durmuş bana şaşkın, kızgın ve anlam veremiyormuş gibi bakan adama karşılık dudaklarımı yukarı kıvırmadan edemedim.
"Söylesene burada ne işin var?"
Sorum üzerine adeta silkeleniyormuş gibi bana odaklandı. Sorumu tartıyor gibi gözlerini yüzümün her ayrıntısında dolandırdı ve benden yavaşça uzaklaştı.
"Babam, senin düştüğünün haberini almış."
"Buna inanmalı mıyım?" dedim bende şaşkın şaşkın. Gerçekten de bu kadar küçük bir yalanın ardına sığınıyor olamazdı değil mi? Ama onda hiçbir mod değişmezken omzuna astığı çantayı bana uzattı. Hah! Orada almasına da şaşırmıştım zaten. Hiç bekletmeden elinden aldıktan hemen sonra soruma cevap vermişti.
"Hayal alemin Disney ekiplerine iyi malzeme verebilecek olsa da inan bana seninle ilgilenmiyorum Avcı."
"Dedi az önce açtığı yarayı saran Sebastian."
Kaşlarını çattı.
"Saçmalamaya devam mı edeceksin yoksa seni eve bırakana kadar o çeneni kapalı mı tutacaksın? Babam olmasa bu saatte burada ne işim olurdu?" dediğinde gözlerimi devirmeden edemedim.
"Desene sen baya baba kuzususun."
Yavaşça önüme döndüm ve onu arkamda bırakıp ilerlemeye başladım.
"Sen Erol Hazzar hakimiyetinden bihabersin anlaşılan." dediğinde dönüp ona bakmadan edemedim. Hemen arkamdan beni takip ediyordu.
"Neyden bahsediyorsun?"
Dediğimde asansörün önünde durmuş gelmesini bekliyordum. O da hemen yanımda, elleri yine pantolonunun cebinde sabırla bekliyordu. Yavaşça başını bana çevirdi. Kapıları açılan asansör sayesinde onun bakışlarından kurtulurken derin bir nefes alıp verdim. İçeri girdiğimde aynadaki hâlime şöyle bir baktım ve içimden bir küfür savurmadan edemedim. Saçım başım yataktan yeni çıkmış gibi darmadağınıktı. Yani kısacası buradaki Barbie bebeklerinden oldukça farklı ve pasaklı duruyordum.
"Hazzar malikanesinde yaşayan herkes, hizmetçisine kadar... Herkes... Babamın Tanrı gözlerinin altındadır." demesi ile dikkatim dağıldı ve ona merakla bakmadan edemedim.
"O ne demek?"
"Şu demek. Babam, senin saçının teli yere düşerken her şeyden haberdar olacak ve bundan beni mesul tutacak. O yüzden başına bela almamaya bak da beni işlerimden etme."
"O da ne demek ya?" dedim şaşkın şaşkın. Anlamamıştım. Ne demek saç telim yere düşmeden haberi olacak? Okulda düşmemiş miydim ben? Bu adamın nasıl haberi olmuştu?
"Sen babanın her dediğini böyle yapar mısın?" dedim hemen ardından. O ise açılan asansör kapıları ile birlikte loş ışıklarla aydınlatılmış otoparka giriş yaptı. Etrafta egzoz kokusu nam salmışken yavaş yavaş arkasından ilerliyordum. Aklımda ise hâlâ söyledikleri dolanıyordu.
Arabası kocaman otoparkta hemen kendisini belli etmişti. Öğrenciler gittiği için de boş olan otoparkta öğretmenler hariç, kimsenin arabası yer almıyordu.
Kuzah, arabaya binmişti. Hemen ardından ben de yanındaki koltuğa yerleştim ve kapımı kapattım. İlk defa bu arabanın önünde oturuyor olmak garibime gitse de içindeki kokuya aşinaydım. Gün boyu bu kokuyu öğretmenimden alıyor olmak bir yana, bu kokunun sahibinin bana yaptıklarını hatırlamak diğer yana... Oldukça zor geliyordu ama şimdi benim aklımı karıştıran kokudan ziyade söyledikleriydi. Rahatsız olmuştum nedense. Şaka yapıyor olsa da bu iyi hissettirmemişti.
"Gerçekten de baban mı yolladı seni buraya?"
Sabırsız bir şekilde nefesini bıraktı ve araba hızla park edildiği yerden çıkıp otoparkta adeta büyük bir gümbürtüye sebep oldu. Egzozdan çıkan o ses etrafı darmaduman ederken çıkışa doğru hızla ilerlemesi beni emniyet kemerine yönlendirmişti.
"Evet. Başına her bir şey geldiğinde beni arayacak ve bundan şimdiden sıkıldım." dedi benim düşüncemin çok ötesine adım atarmış gibi.
"İyi de neden? Alt tarafı düştüm. Üstelik benim şoförüm var sanıyordum."
Bana döndü ve kısa bir an baktı. Yola çıkmamız ile birlikte tekrar öne dönse de merakla sorumun cevabını beklemeye devam ediyordum.
"Sen, annen babamla evlenirken normal bir evlilik beklemiyordun herhalde? Hazzar soy ismi önemli bir kitleye hitap eder. Sen, sosyeteye küçük bir adım attın. İnsanların gözünün önünde senin gibi bir varoş dolanırken babamın ne yapmasını bekliyordun? Oturup izlemesini mi?" demesi ile şaşkınlıkla öylece kalakalmıştım. Ne diyordu bu adam farkında mıydı? Erol amca, böyle bir şeyden daha öncesinde hiç bahsetmemişti ki? Belki de Kuzah'ın kurtuluşuydu. Ama, o vakit nereden biliyordu benim okulda hâlâ olduğumu?
"Yalan söylüyorsun. Böyle bir şey olsaydı annem bana söylerdi."
"Annenin her şeyden haberi var mı sanıyorsun Avcı?" dedi ve bana güldü. Onun bu ezici tavrını görmezden gelmeye çalışsam da bana çıkışması uzun sürmemişti.
"Buralarda senin gibilerin, soylu ailelerin soy ismini kirletmesi beklenir ve önlerine her zaman kötü şeyler çıkarırlar."
"Senin soy ismini kirletmek için çabaladığını görmek anlattıklarının doğruluğunu sorgulatıyor aslında." dedim onun ezici tavrının altında kalmamak adına. O ise beni umursamaksızın konuştu.
"Bu sadece bir eğlence. Bana bir şey olur mu sanıyorsun sen?" dedi ve yine güldü. Onun bu tavrından hoşlanmıyordum ama yine de sesimi çıkarmadan öylece ona baktım. Hâlâ söylediklerinin etkisinde dolanıp duruyordum.
"Yani, anlayacağın babam seni izletiyor. Hareketlerine dikkat edersen seninle uğraşmak zorunda kalmayacağım. Küçük kız kardeşimden zorunlu olarak ben sorumlu tutuldum ne de olsa."
Söylediklerinden hiç hoşnut değildim. O da bunu istiyordu zaten. Gözünün önünde kendimi iyi hissetmemem onun için veli nimet olmalıydı.
Derin bir nefes aldım ve yola baktım. Bu durum oldukça canımı sıkmıştı evet ama Kuzah'a koz veremezdim ne de olsa.
"Yani, benim başıma kötü bir şey gelse bundan sen mi sorumlu olacaksın?"
Ettiğim ima ile birlikte bana dönmesi uzun sürmemişti. Gözlerindeki o parlama üzerine dudaklarımı acele ile yukarı kıvırdım ve zafer sunarmışçasına gülümsedim.
"Bu hoşuma gitti."
"Sinirlerimi bozuyorsun."
"Aynı duyguları paylaşıyor olmamız bir işaret olmalı." dediğimde dönüp ona tatlı bir şekilde sırıttım ama Tanrı biliyor ya, aklımdaki düşünceler çok başka bir boyutta kendisini gösteriyordu.
Eve gelene kadar bir daha benimle konuşmadı. Ben de onunla konuşmaya girişmemiştim zaten. Ne kadar onunla birlikte baş başa bir ortamda olsak dahi şu an aklımı karıştıran çok başka bir etken vardı. Erol amca, ne yapmaya çalışıyordu ya da neden böyle bir şey yapma gereksinimi duyuyordu? Annemin bundan haberi var mıydı?
Evin önüne geldiğimizde ona bakmadan kapıyı açtım ve yavaşça indim.
"Görüşürüz." dedim inadına. O ise bana bir şey demeksizin kapıyı kapatmamla gazı kökledi ve ortalıktan kayboldu.
Eve girip üzerimi değiştirdiğimde etrafta çalışanlardan başka kimse yer almıyordu. Odam yine temizlenmiş olmalıydı çünkü sabah yatağımı dağınık bırakmış ve ortadan kaybolmuştum. Bornozumu elime alıp duşa girmek için banyoya ilerliyordum ki kapım çaldı.
"Gel!"
İçeri giren çalışanlarımızdan birisini görmemle merakla ona baktım.
"Bir şey mi oldu?"
"Şilan Hanım, anneniz sabah eğer siz eve gelirseniz şu mimar işinizle ilgilenmenizi istedi." dedi ve elindeki dergileri bana gösterdi. Derin bir nefes alıp başımı salladım ve etrafa bakınıp onu koyabileceğim yer aradım. Sonunda gözüme kestirdiğim ders masamla birlikte ona komutu vermem uzun sürmedi.
"Masamın üzerine bırakabilirsin. Annem ve Erol amca evde mi?"
Kadın az topuklu olan ayakkabısı ile parkenin üzerinde sesli bir şekilde ilerledi.
"Hayır Efendim. Sabah işe gittiklerinden beri kendilerini görmedim."
Bu açıklama benim için yeterliydi. Annem eve geldiğinde onunla görüşmem gerekiyordu. Ya da Erol amca ile mi görüşmeliydim?
Duşa girip kendi düşüncelerim içerisinde yüzerken bazı saptamalara ulaşmıştım. Kuzah konusu 1. planım olarak listenin en üzerindeydi. İkinci planda Erol amca yer alıyordu. Sonrasında ise Allah kerimdi. Şimdilik bu kadarla yetinebilirdim. Üstelik, onca sıkıntı içerisinde kendimi boğmak yerine neden kendimi eğlendiremiyorum diye düşünürken telefonuma gelen mesaj dikkatimi çekmişti.
Gönderen: YAKIŞIKLI
- Ne zamana hazır olursun?
Normalde onu çoktan unutmuştum. Gitmeyeceğim de okulda netleşmişti ama içimden bir ses kendisini bas bas bağırarak ortaya çıkarmıştı.
Bu zamana kadar elli kere düşmüş bir mahalle kızıydım ben. Kuzah'ın dili ile varoş... Kimin umurundaydı ki düşmek ve bir yerini çizmek? Alışık değil miydim? O zaman neden böyle bir kaprise girip akşam olacak eğlenceyi itekliyordum ki? Üstelik, bu okulda arkadaş edinmem gerekiyordu. Hem, bu Burak konusu Kuzah'ın işi ise işime gelirdi. Söylediklerine karşın, başıma gelecek her kötü olayda Erol amcaya hesap vermek zorundaydı. Körü körüne kendi kuyumu kazmak da bu olsa gerekti.
Duştan çıktıktan sonra Burak'a geleceğime dair bir mesaj yolladım ve dolabımın karşısında geçtim. Ağzına kadar doldurulmuş olan dolap annemin işiydi. Onu artık anlamıyor gibiydim. Bu eve geldiğimizden beri ziyan olarak nitelendirdiği çoğu şeyin aksine ilerlemesi garipti. Yine de sesimi çıkarmama görevi bendeydi ve bundan şikayetçi değildim. Üstelik, bu gibi durumlarda bizim oralarda günlük kıyafetini giyer kutlamaya giderdin ama burada işler nasıl ilerledi? Magazin dergilerinden gördüğüm fotoğraflar aklıma geldiğinde kızların elbise meraklısı olduğunu hatırlamam uzun sürmedi. Ama bu soğukta okul eteğini giymem yetiyordu zaten. Bir de üstüne üslük o minicik elbiseleri üzerime geçiremezdim herhâlde?
Elbiseleri eledim ve pantolon kısmına şöyle bir göz attım. Kumaş, pantolonlar yüzümü buruşturmama sebep olurken gözüme bol paça pantolonlarım takıldı. İçimden bir ses onları giymemem konusunda beni zorlasa da elim çoktan açık renk olan pantolona gitmişti bile.
Bir kulübe gideceğimizi söylememiş miydi Burak? Bence gayet de giyilebilir bir kıyafetti. Üzerime ne giyebilirim diye bakınırken sütyenimle durmuş dolaba bakıyordum. O an telefonum yeniden titredi. Uzanıp komodinin üzerinden onu aldığımda ekranda MELDA yazısını görmemle bedenime bir rahatlama hissiyatı dolandı. Hızlı bir şekilde mesajını açtım ve şaşırtıcı şekilde uzun olan mesajına odaklandım.
- Ne oldu inanamazsın. Burada işler karışık. 2 gündür ne oluyor anlamadık ama sokaklarda siyah, askeri arabalarına benzer SUV'lar dolanmaya başladı. Üstelik, polisler mahalledeki bütün evleri gezdi. Bugün bizimkine de gelmişler. Sordukları soru ise bir çete ile ilgili. Anlamadık biz de ama beni müsait olduğunda aramalısın. Mesajla anlatılmaz bu olay.
Normalde olsa, bu duruma gülerdim zira benim küçük arkadaşım bazı durumları abartmayı severdi. Ama polislerin evi dolanması ve büyük arabaların mahallede dolanması demek işlerin biraz daha ciddi olduğuna sebep veriyordu. Evleri gezen polisler söz konusu ise bizim oradaki evimize de uğramış olmalıydılar.
Bu içimde bir sıkıntı oluşturdu. Daha birkaç saat öncesine kadar buna önem vermezdim ama Kuzah'ın söylediği Erol muhabbetinden sonra annem ile sıkıntı yaşayacakları düşüncesi beni germedi değildi.
Hızlıca arama ekranına gelip Melda'yı aradım. Açması fazla uzun sürmemişti.
"Ne oldu?" dedim hemen merakla. Canım arkadaşım ise beni fazla merakta bırakmadan anında konuya girdi.
"Ben de anlamadım. Aslında çoğu kişi anlamadı. Mustafa ve arkadaşları gözetim altına alınmış. Ama Mustafa'yı tam olarak aldılar mı bilmiyorum. Ortalıkta bu aralar yok." dedi acele ile. Söyledikleri ile birlikte Mustafa'yı en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalıştım.
"Ne olmuş olabilir ki? Her zamanki birkaç taşkınlık mı? Ama o zaman neden evleri dolaşsınlar?"
"Sanmıyorum. Duyduğum kadarıyla birileri öldürülmüş. Haberlere baktık ama haberlerde de yer almamış ki. Galiba bunu gizli tutuyorlar. Ama bizim mahalle telaşlanmaya başladı. İnanabiliyor musun? Katil olabilir ve bunu bize de söylemiyorlar."
İçim adeta buz etkisi ile birlikte dondu. Ne diyordu bu kız farkında mıydı?
"Manyak mısın Melda? Bizim mahallede katiller ne arasın? Mustafa da en fazla hırsızlık yapar. Ona da polis dahil olmaz zaten."
"Ah akılsız arkadaşım. Senin çoğu şeyden haberin yok tabi. Oraya gittiğin zaman burada birkaç olay daha döndü. Mustafa ve arkadaşlarını Sinem ispiyonladı. Uyuşturucu yüzünden." dediğinde dudaklarım kocaman bir o şeklini aldı.
"O ne demek oluyor? Sinem bu cesareti nereden almış?" dedim şaşkınlıkla.
"Bilmiyorum ki. Geri zekâlı kız. Ertesi gün anında ortalıktan kayboldu zaten. Ama ortalık karışmadı o vakit. Mustafa da senden sonra ortalıkta dolanmadı zaten."
"İyi de ben onu yakın zamanda gördüm ki." dedim anlam veremeyerek.
"Ne?"
"Evet. Okula geldi. Beni görmek istemiş." dedim hâlâ anlamaya çalışırken.
"Ve sen bana bunu yeni mi söylüyorsun?" dediğinde azar yiyeceğimi anlamam uzun sürmemişti.
"Özür dilerim ama söylemeye gerek görmedim. Biliyorsun, artık onunla ilgilenmiyorum."
"Ama anlaşılan o seninle artık ilgileniyor."
"Melda!" dedim onu uyarırcasına.
"Beni deli ediyorsun Şilan. Birkaç blok öteye gittin hiçbir şeyden haber etmez oldun. Seni görmek istiyorum. Hemen!" diye direktif vermesi ile yüzümü buruşturdum ve aynada hâlime baktım. Allah'tan odam sıcaktı da üşümüyordum.
"Bugün olmaz. Bir arkadaşın doğum gününe gidiyorum."
"Ne doğum günü? Kimin? Arkadaş edinebildin mi sonunda?" diyerek başka bir konuya atlaması ile yüzümü buruşturdum. Bu kız neden ahizeye bütün gücü ile bağırıyordu ki?
"Ya şu bana habire hediye alan çocuk var ya. O davet etti. Sonunda evet dedim ve sen şu an beni geciktiriyorsun. Kıyafet bulmaya çalışıyorum." dediğimde diğer tarafta kısa bir sessizlik oldu. Hemen ardından ise yine tiz sesi kulağımın anasını belledi.
"Elbise giy. Sakın kot pantolon falan giyeyim deme. Oradan güzel bir elbise seç." dedi. Beni tanıyan arkadaşıma karşılık şaşırmayı uzun süre önceden bırakmıştım. İtiraz etmek için dudaklarımı araladım ama Melda yine motora bağlamış gibi konuştu.
"Oraya gittiğinde bana zengin bir enişte bulmadan gelirsen o maviş gözlerini oyarım. Dediğimi duydun mu?" dedi sonunda tane tane. Bense komuta almış gibi başımı salladım. Sonunda bunu göremediğini hatırlamam ile kısık sesle onayladım.
"Duyamıyorum seni Şilan. Yarın seni gördüğümde bütün detayları istiyorum. Mümkünse müstakbel eniştemle gel." dedi ve ben daha ne olduğunu anlamadan telefonu yüzüme kapattı. Ben mi? Ben öylece elimdeki telefona bakakalmıştım.
Sonunda Melda'nın ikazı üzerine kot pantolonumu çıkarmıştım. Üzerime dolaptan didik didik aradığım ve sonunda karar kıldığım beyaz elbise ile aynanın karşısında dikiliyordum. Ne fazla resmiydi ne de fazla günlüktü. Tamam, beyaz olan kıyafetler dar olduğunda çok ilgi çekici olabiliyorlardı ama yapacak bir şey yoktu. Listemde 1. sırada olan Kuzah Efendi'nin kulağına bu geceyi bir şekilde uçurtacaktım ve onun da benden haberi olacaktı. Tamam, bunu daha detaylı bir şekilde planlamamıştım ama şu an en iyi seçenek olarak bu elbise duruyordu.
Ayağıma uzun, kahve çizmelerimi geçirdim. Dizimin birkaç parmak üzerinde bitiyordu ve topuklu olması boyumu uzatmıştı. Görüntü oldukça hoşuma giderken kendime birden bütün güven duyguları aşılanmış gibi hissettim. Ensemdeki beyaz renkte olan boyattığım saçlarımın da gözüküp uyum sağlaması adına saçlarımı tepeden toplayıp sıkı bir topuz yaptım. Makyaj olarak da hafif, pembe tonunda doğal bir ruj ve allık sürmekten başka bir şey yapmamıştım. Diğer türlüsü olanlarla uğraşmak fazla zamanımı alıyordu ve ben geç kalmak üzereydim. Telefonumun çalması üzerine uzandım ve masanın üzerindeki telefonu aldım.
"Efendim?" Arayan Burak'tı.
"Sizin evin önündeyim."
Evimi nasıl bulmuştu diye sormama gerek yoktu. Hazzar malikânesini bilmeyecek insan tanımıyordum.
"Tamam, birkaç dakikaya yanındayım." dedim ve telefonu kapatıp küçük portföy çantamı aldım. İçerisine rujumu ve telefonu attıktan sonra hazırdım. Aşağıya acele ile inip etrafıma kimse var mı diye bakındığımda annemi falan görmeyi bekliyordum ama karşımda en son beklediğim insan yer alıyordu.
Kuzah, salondan çıkıyordu ve elindeki telefona dikkatle bakıyordu. Adımlarımın durması üzerine dikkat çekmiş olmalıyım ki kafasını kaldırdı ve bana baktı. Kafasını tekrar telefona indiriyordu ki hızla bir daha kaldırması üzerine az kalsın kahkahayı patlatacaktım ama son anda önüme dönüp kapıya doğru ilerlemeyi akıl edebilmiştim. Ah! Kızım sendeki şans kimsede yok.
İlerlerken gözlerimi sırtımda hissedebiliyordum. Ona inat daha da salınarak yürümeye başladım ki adım sesleri ilişti kulağıma. Sonrasında ise bariton sesi koridorda yankılandı.
"Sen bu gece evde kalmayacak mıydın?"
Yavaşça durdum ve kapıyı aralarken ona döndüm. Merdivenin başında durmuş beni umursamıyor havasını takınmaya çalışıyordu ama hâli bariz merak ettiğini ortaya çıkarıyordu.
"Fikrimi değiştirdim." dedim ve önüme dönüp çıkmak için bir hamle yaptım ki tekrar seslendi.
"Nereye?"
Yine ona dönüp baktığımda içimdeki zafer ile el sıkıştım. Simsiyah gözlerinin kısılıp o küçük çizgi arasından bana bakıyor oluşu içimi kıpır kıpır etmişti. Kaşları çatık, dağınık saçları ise yine bembeyaz tenini okşarcasına alnına dağılmış bir hâlde duruyordu karşımda. Gel de sevme bu adamı.
"Sana ne?"
İçimde kibar bir kadın, dışımdan ise Kibariye'ydim. Hak ediyordu. Bugün olanları unutacağımı sanıyorsa yanılıyordu. Ona, gurur ne demekmiş, saygısızlık ne demekmiş öğretecektim. Ama yavaş yavaş.
Sözlerim ile daha da çatılan kaşları ile birlikte içimde yine o yıldız kaymaları ile baş etmek zorunda kaldım. Yine de başımı çevirip ondan tarafa bakmamaya cesaret gösterebilmiştim.
Sonunda çıktığım evden sonrasında soğuk hava ile baş başa kalmış ve ceketimi almadığım için bir küfür savurmadan edememiştim. Şimdi eve girsem bütün fiyakam gideceği için uzun elbisenin kollarına sarılmaktan başka çarem yoktu. Ah! Şilan!!!
Evin önüne doğru ilerlerken bahçıvanımız gülleri buduyordu. Ona selam verdim ve benim için kapıyı aralamasına müsaade ettim. Evin içerisine alınmış olan yabancı arabanın Burak'a ait olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Siyah renkli bir Maserati'ydi. Spor olması ile birlikte Burak'ın zevkini sorgulamadan edememiştim. Onun o solgun yüzüne ve tarzına karşılık daha eski bir araba bekliyordum. Bu araba, daha çok kadınlara hitap ediyormuş gibime geliyordu nedense.
Beni görmesi ile arabadan çıkan Burak kocaman gülümseyerek beni inceledi. Üzerine eskitme, deri bir ceket geçirmişti. Uzun saçlarını ensesinde sımsıkı toplamış ve yüzünü daha da ortaya çıkarmıştı. Bana yaklaştıkça ceketinin içerisine giydiği boğazlı, siyah tişörtü görebilmiştim. Altına ise yine siyah, kaliteli bir pantolon giymişti. Ah! Resmi bir yere gitmediğimize içten içe sevinirken o konuşmuştu.
"Hey! Çok güzel olmuşsun."
"Teşekkürler. Ama acele edeyim derken üzerime ceketimi almaya unutmuşum." dediğimde gözlerinin heyecanla parladığına yemin edebilirdim. Fırsattan istifade üzerindeki ceketi çıkardı ve ben daha itiraz dahi edemezken omuzlarıma yerleştirdi.
"Bir önemi yok. Ceketim emrinize amade." demesi ile utancımı belli etmemek adına etrafa bakındım ama duvarların ardından üst kattaki pencereden gördüğüm ayrıntı ile şaşırmadan edemedim. Gözlerimi kısıp daha dikkatli baktığımda onu gördüm. Kuzah. Pencerede durmuş bizi izliyordu.
Onun gözlerinin üzerimde olmasına karşılık nefesim öyle bir hızlandı ki boğazım yandı. Dudaklarımı birbirine kenetleyip bir an ona kilitlendim. İçim heyecanın getirdiği yangınla cayır cayır yanıyordu. Sanki o yanımdaymış gibi burnumun aradığı kokuya karşılık alt dudağımı dişledim ve gözlerimi oradan kaçırdım. Bir insanın kokusuna hasret kalmak da neyin nesiydi? Hey, tamam adamdan hoşlanıyoruz ama müptelası olmadık ne de olsa?
O an benim için kapıyı açan Burak'ı fark ettim. Bana bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordum. Kulağımda bitmek tükenmek bilmeyen bir siren sesi vardı. Sanki kırmızı alarm veriyordu vücudum. Ve ben onun kapatma düğmesinin nerede olduğunu bilmiyordum.
Arabaya bindiğimizde Burak oldukça heyecanlıydı. Bunu saklamaya gerek duymuyordu. Bense az önce onu camda görmemin üzerine gerginliğimi barındırmaya devam ediyordum. Beni izlemek için üst kata çıkmış olmalıydı. Zira bizim odamız onun bir alt katında yer alıyordu.
Ne yapmaya çalışıyordu bu adam? Beni üzmeyi amaçladığı kesindi ama neden her anında bana haz aşılıyordu? Varlığına alışmaya meraklı olan ruhum ise çoktan kilitleri açmıştı bile.
Araba iş çıkışının trafiğine takılsa da mekana ulaşmamız uzun sürmemişti. Dışında kocaman yazılarla WADO yazan kulüp, iyi gelirli insanlara hitap ettiğini belli edercesine hakimiyet yayıyordu. Kapıda kocaman bir kuyruk ve kapı kadar boyu olan iri adamlar yer alıyordu. Bize doğru koşturarak gelen vale ise Burak'ın yanına doğru ilerlemişti. Görevli ise ben daha ne olduğunu anlayamadan kapımı açmış ve beni gerginliğim içerisinde baş başa bırakmıştı.
"Hoş geldiniz Efendim." dediğinde yavaşça arabadan çıktım ve omuzlarımdaki ceketi yerine yerleştirip Burak'ı aradım. Gerginliğim hat safhadaydı ve kahretsin ki şimdiden buraya geldiğime pişman olmuştum.
Burak ise yanıma gelmiş ve belime elini koyup beni ilerletmeye başlamıştı.
"Burada çok sıra var." dedim girmemek için bir engel aramış ve bulmuş olmanın getirdiği heyecanla. Ama beklemediğim yanıt kapıda bekleyen bodyguardlardan gelmişti.
"Hoş geldiniz Burak Bey." Ve bekleyen insanların aksine kapıdan içeriye alınmıştık. Kahretsin!
Dönüp ona baktığımda ise bana bir şey söyleme gereksinimi duymamıştı. Bulunduğumuz koridor ise fosforlu ışıklarla çevrelenmiş yarım ay şeklindeki bir koridordu. Birkaç insan aralarında sohbet ederken içeriden gelen bas sistemini ayaklarımın altında hissedebiliyordum.
"Gerilmene gerek yok. Bizimkileri çok seveceksin."
"Neden ben bunun tam tersi olacakmış gibi bir hisse kapılıyorum?" diye huysuz bir şekilde sorduğumda güldü ve beni daha da kendisine çekip içeriye girip o sesin arasına karışmadan önce konuştu.
"Sakin ol. Sadece eğleneceğiz."
Ve içeriye girdiğimizde beni bambaşka bir atmosfer karşıladı. Büyük bir pist. Karınca sürüsü gibi her yere dağılmış, dans eden insanlar. Ortada striptiz gösterisi yapan 3 tane kadın. Ayrı ayrı direklere tutunmuşlar ve etrafında onları izleyen onca adama gösteri yapıyorlar. Sol tarafımda tavana kadar uzanan ışıklı gösterinin altında büyük bir bar. Yan taraflarda ise büyük localar yer alıyordu. İki katlıydı. Bazıları üstte bazıları ise aşağıdaydı. Biz üst tarafa doğru yönelmiştik. Merdivenlerin başında bekleyen adamların kravatlarının üzerinde V.I.P yazıyordu.
"Adınız?" diyen görevli ile birlikte Burak cebinden bir kart çıkarttı ve onlara gösterdi. Adam bir şey demeden başını salladı ve bize yolu açtı. Kalbim boğazımdan fırlayacak gibi atarken gözlerimi etrafta dolandırıyordum. Yüksek ses kulağımın zarını patlatacakmış gibi çalarken belime kolunu sarmış olan adamdan başka sığınacak yerim olmadığını fark etmem uzun sürmemişti.
Merdivenlerden çıktık ve bir sürü insanın yanından ilerledik. Buraya gariptir ki daha az ses geliyordu ve insanlar birbiri ile rahatça konuşup anlaşabiliyorlardı ama burada da duvarda dans eden kadınlar yer alıyordu. Camın içerisine adeta onları oyuncak gibi yerleştirmişlerdi ve kızlar da orada dans ediyorlardı. Tanrım! Orada nasıl nefes alabiliyorlardı ki?
İnsanların arasından sıyrılıp ortaya geldiğimizde durduk. Masada yayılmış oturan insanlar ise bizi gördüklerinde susup merakla bakmaya başlamışlardı. Bakışların ise isabetinin ben olması gerginlikten bütün vücudumun ağrımasına sebep olmuştu.
"Selam gençler!" diyerek araya giren Burak ise bize yer açan arkadaşının yanına oturdu ve beni de yanına çekti. Sesimi çıkarmadan gösterdiği yere otursam da buraya gelmemin hata olduğunu içimden fısıldayıp duruyordum.
"Şilan, size bahsettiğim okuldaki kız." dediğinde hepsi bana selam verdi. İsimlerini söylüyorlardı ama anlayacak kadar sessiz bir ortamda değildik. Kısa bir süre içerisinde kendi hallerine dönen arkadaşlar ile birlikte kendimi daha rahat hissederken şöyle bir etrafıma bakındım. Masanın başında bekleyen 4 tane bodyguard vardı. Masaya yabancı birilerinin gelmesini engelliyor olmalıydılar. Diğer masalardan oldukça uzak duruyorduk ve bizim için aşağıdaki gösteri daha net bir şekilde gözüküyordu. Striptizci kızların giydikleri kostümler üzerlerinde bir açılıp bir kapanırken adeta kendilerini sunarcasına dans ediyorlardı.
Bana göre olmadığına kanaat getirdiğim ortam karşısında yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum ve önüme Burak'ın koyduğu içeceğe baktım. Yeşil renkteydi ve süs olarak nane konulmuştu yan tarafına.
Onu içmeyi düşünmediğimden masadakileri incelemek adına bakındım ama o an karşımdaki kısa saçlı kızın üzerimdeki dikkatinin farkına vardım. Göz göze gelmemizi bekliyor olmalı ki kocaman gülümsedi ve sesini bana ulaştırmak adına bağırarak konuştu.
"Sen, şu okulda Avcı diye hitap edilen kız olmalısın?" dedi.
Gözlerimi devirdim ve geri yaslanıp bacak bacak üzerine atarken başımı onaylar anlamda salladım. Burak ise rahatsız olduğumu fark etmiş olmalı ki kıza çaktırmadan ters ters baktı ama kızın pek onu umursadığı söylenemezdi.
"Sizin okul beni deli ediyor. Onların söylediklerine takmasan iyi edersin. En son orayı hatırladığımda sizin ailenize kul köle oluyorlardı." demesi ile anlamayan bir şekilde ona baktım. Burak ise durumu izah edercesine konuştu.
"Suna geçen sene bizim okuldaydı. Ama atıldı."
İşte şimdi dikkatimi çekmeye başlamıştı.
"Neden atıldın?"
"Hepsi orospu çocuğu da ondan." dedi ve önündeki içeceğinden bir yudum alıp kahkaha attı. Onun bu hâline karşılık kaşlarım havaya kalkarken merakla Burak'a baktım. O ise gülümsedi ve kulağıma eğilip konuştu bu sefer de. Onun bu denli yakın olmasından hoşnut olmasam da sesimi çıkarmadım.
"Suna rahat bir kızdır. Kusura bakma."
Kurusa bakma mı? Tanrım şu an ihtiyacım olan tam olarak da buydu. Ve ben bu konuşmanın ardından Suna ile konuşmaya devam ettim. Masadaki birkaç kişinin daha dikkatini çekmemiz ile birlikte kalabalık masada büyük bir sohbete ortak olmuştum. Nereden geldiğimi sorduklarında devlet okulundan geldiğimi hiçbir şekilde çekinmeden dile getirdim ama beklediğim tepkiyi alamamıştım. Hepsi oldukça iyi ve bu durumu engel olarak görmüyorlardı. Bundan sonrasında benimle daha bir ilgili konuşmuş ve devlet okulu ile ilgili bilgi edinmeye çalışmışlardı.
"... İşte Melda da polis falan deyince ben de merak ettim. Yarın onunla buluşup bu konuyu konuşacağız." dediğimde Suna heyecanla bana bakmıştı. Yanındaki kıvırcık saçlı olan tatlı çocuk ise Selim hemen araya atılmıştı.
"Bize de haber verir misin? Bizim oralarda pek böyle atraksiyonlara şahit olamıyoruz." dediğinde hep birlikte gülmüştük.
"Abi keşke bana da Avcı deselerdi. Muhteşem bir lakap. Avcı şehre geri döndü. Gizemli Avcı bugün yine bir avını daha yok etti..." diye manşet sunan Suna ise bütün gerginliğimi alırcasına gülmemi sağlamıştı. Onlar sayesinde lakabıma alışırken Burak benim eğlenmemden memnun bir şekilde sohbete dahil oluyordu. Onun hakkında bu kadar şüpheci olduğuma üzülürken bundan sonrasında ona sıcak davranacağıma dair kendime bir direktif verdim.
Bazılarımız yerinden kalkıp aşağıya dans etmeye indiler. Kalanlar ise sohbet etmeye devam ediyordu. Suna, eline içki şişesini almış dans ederken biz de onu izleyip gülüyorduk. Her defasında daha komik hareketlere geçerken onca haftanın stresinin bu gece üzerimden atılmasına sevinmiştim. Bu ortam hoşuma gitmişti. En azından beni yabancı gibi hissettirmiyordu. Adeta onların içerisinden gelmiş gibi hissediyordum. Anlamıştım ki bu grup şu garip diye adlandırılan insanların arasına giriyordu. Zenginler arasında da aykırı tipler olurdu öyle değil mi?
Gülmekten yorulmuş arkama yaslanmışken etrafa bakınıyordum ki ileride ayakta dikilmiş duran takım elbiseli insanlar dikkatimi çekti. Burada çalışan adamlardan olmalıydılar. Neredeyse bir düzine adam V.I.P katından aşağıya göz atıyordu. Yanımızda dikilen bodyguardlar da onları iliyordu.
"Onlar kim? Bir sorun mu var?" dedim ilerideki adamlara bakarken Burak'a doğru. O da benim baktığım yere dikkatle baktı ve omuz silkti.
"Muhtemelen var. Genelde böyle sürü gibi dolanmazlar ortalıkta." dediğinde adamların yerinde hareketlendiklerini izledik. Diğer masadaki bodyguardlar da onlara katıldığında bizim masa, hatta Suna bile dikkatini onlara vermeye başlamıştı. Başımızdaki bodyguardlar da kulaklıklarında gelen sesi dinliyor olmalıydı ki hepsi kulaklığa doğru bir şey söylediler ve birden bize döndüler. Üzerimize dikilmiş olan bakışlar ile gerginliğim kendisini yeniden gösterdi ama sonrasında hepsinin gözlerinin üzerime dikilmesi ile birlikte bir şeylerin ters gittiğini anlamam uzun sürmedi.
Bana bakan öndeki iri adam bileğindeki mikrofona doğru konuştu ve tek anlayabildiğim kelime "Burada" olmuştu. O an bedenimdeki gerginlik ve yüreğimdeki hız, bu gecenin iyi sonuçlanmayacağının haberini verircesine tüylerimi şaha kaldırdı. Parmaklarımın ucuna kadar uyuştuğumu hissederken adamların atik bir şekilde beni kolumdan tutup bir anda kaldırmaları ile masada kızlar çığlık atıp bağırmaya başladı.
"Ne oluyor?" diye adama çıkışıyordum ki Burak öne atıldı.
"Ne yapıyorsunuz siz? Bırak onu." dedi ama çok geçti. Adam onu dinlemiyordu ve Burak'tan çoktan bir iki adım uzaklaştırılmıştım. Üzerime anlam veremediğim bir ağırlık çöktü anında. Adamın mengene gibi koluma sarılmış parmaklarından kurtulmak için bir hamle yapsam da nafileydi. Bana bakmaksızın adamlara doğru ilerlerken herkesi ayağa kaldırmışlardı bile. Burak arkamızdan koşturuyor, diğerleri de onun ardından ilerliyordu. Bense, kurbanlık koyun gibi peşlerinden sürükleniyordum.
"Bıraksana beni. Ne yapıyorsun sen?"
Adama bas bas bağırırken ileride bize doğru gelen adamlar da tam karşımda durmuştu. Ortadaki takım elbisesi farklı olan daha ince ve uzun olan adam dik dik bana bakarken kaşlarını çatmış, beni inceliyordu.
"Bıraksana beni." diye çırpınıp adama tekme atmaya çalıştığımda diğer yanıma da bir adam geldi ve iki kolumdan da tutulmaya başladım.
"Emin misiniz bu kız olduğuna?" dedi o farklı olan uzun adam. Kimdim ben? Neyden emin miydiler? Ne oluyordu burada? Korkudan neredeyse titreme evresine gelmişken şaşkın şaşkın onları izlemekten başka bir şey yapamıyordum.
"Evet abi. Kıza Avcı diyorlar." dedi beni ilk tutan adam. Kaşlarım çatıldı. Avcı mı? Bunu sadece bizim okulda önemli olduğunu sanırdım. Yine de bu kelimeyi duymamla rahatlamam uzun sürmemişti. Ne de olsa Avcı kelimesini bana koyan Kuzah'tı ve liseli çatışmasından başka başıma ne gelebilirdi ki? Üstelik, başıma bir şey gelirse bundan sorumlu olacak kişi Kuzah değil miydi?
Bunun getirdiği rahatlama ile tuttuğum nefesimi bırakırken karşımdaki adam yeniden soruyu sordu.
"Dövmesi var mı?" dediğinde bana hitaben konuşmuyordu.
"Siz delirmişsiniz. Söyleyin o size iş veren adama, ondan bunun intikamını çok kötü alacağım." dediğimde yanımdaki adamlar beni çevirdi ve sözlerimi yarıda keserken kafamı tutular.
"Burada belli belirsiz bir dövme var. Saçlarının altına kazınmış. Ama tamamlandığında aynı gibi duruyor." dediğinde adamlardan kurtulmak için bir hamle yaptım ve adeta bağırdım.
"Onu öldüreceğim. Evet. Doğru kızı buldunuz ahmaklar. O da doğru dövme. Örümcek." dedim ve karşımdaki yetkili olduğunu düşündüğüm adam tekrar dönüp bas bas bağırdım.
"Şimdi beni bırakın. Yoksa başınıza geleceklerden ben sorumlu değilim." dedim. Onları neyle tehdit ediyordum? Üvey babamın başlarına üşüşecek olmasıyla mı? Ah! Hadi ama. Bu benim için bile fazla çocukçaydı. Karşımdaki adam ise bana ters ters bakarken adamlara komut verdi ve birkaç metre uzağımızdaki olan kapıya doğru ilerlemeye başladık.
Ben mi? Ben çırpınıp hâlâ onlardan kurtulmaya çalışıyordum.
"Yanlış yapıyorsunuz. Başınıza iş alacaksınız. Bakın beni dinleyin. O babasının parasını yiyen adam size koruma sağlayamaz." dedim ama yok. Beni dinlemiyorlardı. Kapıdan içeriye girdiğimizde ise arkamdan bağırıp adamlardan beni kurtarmaya çalışan Burak, içeride bırakılmıştı. Girdiğimiz koridor yine fosforlu ışıklarla bezenmişti ve daha sessizdi. Şimdi sesim daha net duyulurken tekrar konuştum.
"Arayın sizi tutan o pisliği. Arayın yoksa sırrımızı herkese anlatırım." dedim bağıra bağıra. Şimdi sesimi hepsinin duyduğuna emindim. Ama hiçbirisinden tek ses gelmiyordu. Adım sesi koridorda yankılanırken kısa süre sonrasında bir alana geldik. Adamlar tereddüt etmeden büyük, deri kaplamalı kapıya doğru ilerlediler ve açıp içeri beraberinde beni de soktular. Yavaştan korkmaya başlamışken çırpınıp duruyordum. Nereye gittiğimizi ve nerede olduğumu dahi bilmezken bulunduğum odaya şöyle bir göz attım. İleride, masanın hemen arkasındaki koltukta oturan adamı görmem uzun sürmemişti. Piposunu tüttürürken bizi görmesi ile başını tembel tembel kaldırmış, adeta umarsız bir şekilde incelemişti.
"Nerede o piç herif?" diye yeniden bağırdığımda ise beni ilk tutan adam sarstı ve susmam için canımı yakmak adına ellerini sertleştirdi. Acı ile yüzümü buruştururken kurtulmak için bir hamle daha yaptım ama nafileydi.
"Hepsinin hesabını sizden sormazsam adımı Avcı diye değiştireceğim." dedim bas bas bağırarak. Ama sözümü kesen karşı taraftaki piposunu tüttüren adam olmuştu.
"Sen, hangi cesaretle benim mekanıma gelmeye kalkışıyorsun?" dedi. Adamın bariton sesi bütün odada yankılanıp bana ulaşırken irkilmiş, kolumun acısını da o an unutmuştum. Kilolu, göbeği olan bu adam ayağa kalktığında yanımdaki adamlar kadar iri ve babayiğit duruyordu. Beyaz bıyıkları üst dudağını örtmüşken çatık kaşları darmaduman dursa da korkutucu bir havaya bürünmüştü.
"Anlamadım?" dedim merakla adama bakarken.
"Neden mekana gelmekle ilgili sıkıntı yaşayayım ki?"
Adam yavaşça masasının önüne geçerken bana doğru ilerledi. O an nedense adamın yavaşlığı kadar üzerime ağrı binmeye başladı. Gariptir ki bedenimde içten içe dikenler batmaya başlamışken bir şeylerin yanlış olduğunu kavramam uzun sürmemişti.
"Siz örümcekler... Benden ailemi aldınız ve bunun karşılığında öylece bekleyeceğimi mi sandınız?" dedi adam bana nefretle bakarken. Ama benim takıldığım başka bir nokta vardı. Siz örümcekler?
"Ne? Sizi Kuzah tutmadı mı?"
"Kuzah kim amınakoyim." dedi adam benim korkuyla sorduğum soruya karşılık dibimde dururken. Dudaklarının arasından çıkan mayhoş koku ile birlikte yüzümü buruştururken adam bağırarak bu sefer diğerlerine hitaben tekrar konuştu. Yine bir şey anlamadım. Ama anlamam gerekiyor olmalı ki karşımdaki adam beyaz kirpiklerinin ardından bana öyle bir baktı ki bedenim, anlam veremediğim bir ağrının içerisinde hapis kalmış gibi hissetim.
"Herkese haber verin. Dişi örümcek WADO'nun elinde."