9. BÖLÜM

3322 Words
  Kimi zaman ruhumun içimden çıkmak için özel bir çabaya giriştiğini düşünür dururum. Bu dünyaya bırakılmamın bir hata olduğunu düşünmek ve o düşünce içerisinde sorunlarıma çare bulmak istememek, benim kaçış yolum olup çıkmıştı. Şimdi ise her şey sanki bugün için tasarlanmış gibiydi. Ruhumun sonunda bedenimden kaçacağının farkındaydım. Adamların bana bakışları tam olarak bunu anlatıyordu çünkü. Hele o göbekli adam... Ne demişti az önce? Dişi örümcek mi? Anlamaz bir hâlde ona bakıyordum ama onun yaşlanmış ve çok şey gördüğünü ortaya seren gözleri adeta biliyormuşum gibi beni yargılıyordu. İyi de neyi? Ailesini almaktan bahsediyordu ama yanlış kişiye bağırıyordu. Kuzah, beni korkutmaya çalışıyor olsa gerekti ama korkutmuyorsa, bu adamlar çok yanlış bir insanı yakalamışlardı. Peki ya ikinci şıksa? Böyle adamlar, yanlış insanı yakalamış olsalar dahi sağlam bırakıp evine uğurlamıyorlardı.  İçimden geçen ürperme ile derin bir nefes aldım ve sakin olmaya çalışarak durumu nasıl ele alabilirim diye düşündüm ama telaş etmişken beynim işlevini yitiriyordu. "Ben, neyden bahsettiğinizi bilmiyorum." Sözlerimin, adamın üzerinde bıraktığı etkiyi merakla bekledim ama adam bana mısın demiyordu. Piposundan bir nefes daha çektiğinde beni dinlediğinden bile şüpheliydim. "Kızı ne yapalım abi?" Yanımda, diğerlerinin başı gibi gözüken adam konuşmuştu yine. Beni ne mi yapacaklardı? Pardon? Kurtlar Vadisi falan mı çekiyoruz? "Depoya götürün. Yerlerini söyleyene kadar da zorlayın." Duyduğum sözler üzerine yüreğim adeta ağzıma gelmişti. Yanımdaki adamların kılı bile kıpırdamazken acele ile itiraz etmeye giriştim. "Ne? Ama neden? Ben sandığınız kişi değilim." Göbekli olan adamın sonunda dikkatini çekebilmişken kıstığı gözlerinin ardından sert mizacını gözlerimin önüne sundu. "Sizin gibi pislikleri eğittiklerini biliyorum. Ama daha WADO gazabına uğramadığınızdan bilmezsiniz." demesi ile artık işlerin karıştığını anlamam uzun sürmemişti. Adamın tek bir mimiği bile oynamıyordu. Hatta o kadar sert ve benden bağımsız bir hâlde bakıyordu ki ne yapacağımı şaşırmıştım. "Yanlış kişiyi yakaladınız." dedim son anda başımı olumsuz anlamda sallarken. Göbekli adam ise masada zaferle yerine yerleşirken elini kaldırdı ve gitmemize dair elini salladı. O an anladım. Kuzah, bu işin içinde olamazdı. Olsa dahi, bu kadar beni korkutmaya girişemezdi. Babasından korktuğu kesin. Babasının sonrasında bana böyle oyun oynayamazdı. Ne de olsa cesaret bakımından pek de ilk sıralarda yer almıyordu. Başımı çevirdim ve yanımdaki iri adama baktım. Dönüp de bana bakma gereksinimi bile duymazken göbekli adamın emrine uyarak beni hırpalarcasına kapıya doğru çevirip, sürüklemek adına bir hamle yapıyorlardı ki kapının ardından bir çığlık duyuldu. Tekrar adamlara baktığımda, onların da bu durumu fark ettiklerini ve dikkat kesildiklerini fark ettim. Onların yöneticisi olan adam ise beni tutanlara bakıp başını "Ne oluyor?" dercesine salladığında yanımdaki adamların tepkilerini son anda yakalayabilmiştim. Onlar da "Bilmiyorum." dercesine kafalarını sallamışlardı. Sessiz ortamda kulaklarımda çınlayan tek sesin duvardaki eski usul sallanan tokmaktı. Kapının ardından bir çığlık daha duyulduğunda beni tutan adamlar telaşlanmaya başladılar. Diğeri beni bıraktı ve telefonuna sarıldı. Öbür adamlar ise kendi aralarında telaşa kapılmışlardı ki arkamızdaki şişko adam  "Ne oluyor?" diye sordu. "Bilmiyoruz abi." dedi birisi ama daha sözünü bitirmeden kapının ardındaki sesle hepimiz put kesildik. Saliselik bir anın ardından kapıya öyle bir vuruldu ki gürültüyle kırılan kapı yerinden çıkıp önüme düştü. Hemen ardından ise fosforlu ışıkların ardından yüzleri korkutucu maskelerle çıkan bir grup göründü. "ÜÇ KERE ÖRÜMCEK DERSEN BURNUNUN DİBİNDE BİTERİM. ÖĞRENEMEDİN Mİ WADO?" Bu sözlerin altında öylece kalakalırken ne olduğunu dahi anlayamamış bir hâlde içeriye doluşan, elleri kan gölüne dönmüş onca insana bakıyordum. Boğazıma ilmek ilmek atılmış düğümler, karnımdaki tepinen filler ve bedenimdeki ağır aura beni yerden yere vurmak adına tasarlanmış gibiydi. Dudağımı bile kıpırdatamazken maskelerin ardında göremediğim insanları izlemeye çalıştım ama o kadar hızlı hareket edip içeri doluşuyorlardı ki hepsini takip edebilmek imkânsızdı. Kolumu tutan adam daha da sıkı kavradığında kendime gelmiştim. Ona bakıp ne olduğunu kavramaya çalışıyordum ki adamın ceketini arkaya itekleyip arkasında uzandığını gördüm. Ama adamın hareketi birden duruldu. Hemen ardından ise kolumdaki eli gevşedi. Yüzüne baktığımda ise kel kafasından aşağıya doğru inen kırmızı renk sıvıyı gördüm. Karanlık bir yolda yürümeye başlamıştım orası kesin. Ayaklarımın altında ise bitmek tükenmek bilmeyen kırılmış cam parçaları yer alıyor. Her adımım da sanki daha ne kadar yakabilir derken berbat bir sadistlikle karşı karşıya kalıyormuşum gibi. Bir insanın öldüğüne şahit olduğum ilk an değildi. Ama ilki ise bu kadar yakından değildi elbette. Yüreğim ağzıma gelmiş, nefesim ise boğazımdaki ilmeklerin ardında tıkalı kalmıştı. Dilimi çözebilsem bağırmaya korkuyordum. Dudaklarım ise aralanmamak adına mühürlenmiş gibiydi. O an neler oldu takip bile edemedim. Tek fark edebildiğim beni tutan adamın yere düşüp hareketsiz bir şekilde gözleri aralık hâlde ölmüş olmasıydı. Kafamı kaldırıp etrafa şok etkisi ile baktığımdaysa, görüntü bulanıklaştı. Sonrası anlam veremediğim bir karanlık... Tekrar gözlerimi açmaya yeltendiğimde ise sanki bir an başka bir dünyaya hapsedilmiş gibi hissettim. Bedenim alevler içerisinde yandı ve kan ter içerisinde olduğumu fark ettim. Arkadan gelen belirli sesler ise kafamı karıştırırken gözlerimi aralamak için uğraşmamın sonuç vermesi uzun sürmedi. Görmeyi beklediğim karanlık bir depo olsa da odamın özel işlemeli tavanı ve ışıkları ile karşı karşıya kalmıştım "Ah! Tatlım, sonunda uyanabildin." Duyduğum tanıdık sesle ile başımı çevirip baktığımda, annemin elinde suyla yanımda dikildiğini gördüm. Yüzünde telaşlı bir hal vardı. "Anne?" İçime dolan huzur ve rahatlık ile karman çorman olmuştum. Az önce olanlar... Rüya mıydı yani? "Bebeğim, bizi çok telaşlandırdın. Kendini iyi hissetmiyorsan uyumak ne demek? Neden çalışanlara haber vermiyorsun? Odana gelmeseydim kim bilir sabaha kadar nasıl olmuştun?" demesi ile durumu anlamaya çalışıyordum. Yerimden kalkmak için yeltendiğimde ise bedenimdeki ağrı, halsizlik ile baş başa kalmam uzun sürmedi. Kendimi geri yatağa bırakırken annem yeniden konuşmaya başlamıştı. "Yerine yat Şilan. Doktor istirahat etmeni istedi. Birkaç saate daha iyi olursun demişti ama ben ümitsizdim. Uyanmana sevindim. Kendini şimdi nasıl hissediyorsun?" "Anne, yeter. Ben iyiyim." diyerek tekrar yerimden kalkmaya çalıştığımda daha başarılı olmuştum. "Ne demek yeter? Erol ve ben ne kadar telaşlandık haberin var mı?" Bense onu dinlemeksizin üzerime baktım. Pijamalarım üzerimdeydi. Etrafa bakındığımda ise yabancı birisini aradım ama hayır. Etkisinde olduğum rüyaya dair hiçbir şey yoktu. "Ne zamandır uyuyorum?" "Okuldan geldiğinden beri. Hemen uyumana karşılık bir terslik olduğunu anlamıştım ben zaten. Benim kızımı benden iyi kim tanıyabilir? Ne de olsa gündüz uyuyamazsın sen. Şimdi sana çorba getireceğim. Sakın yerinden kımıldama." dedi ve ortadan kayboldu. Hâlâ etkisinde olduğum rüyaya karşılık bedenimi fazlaca kastığımı fark etmem, ağrılarımla birlikte yüzüme bir tokat gibi çarptı. Halsiz olmama bakılırsa gerçekten şifayı kapmış olmalıydım. Hasta olduğumda gördüğüm garip rüyalara yenisi eklenmişti. Her defasında onları gerçekmiş gibi hissediyor olmak beni yorsa da bilmiyorum, sanki başka bir dünyada, onları yaşamış gibi hissediyordum. Yerimde doğruldum ve bütün gücümü kullanarak üzerimden yorganı itekledim. Bacaklarımı yataktan sarkıttıktan sonra kendime gelmek adına yerimden kalktım ve banyoya doğru ilerledim. Hızlı bir duşa ihtiyacım vardı. Zira bu rüyanın etkisinden sabaha kadar kurtulamayacaktım. Planladığımdan biraz daha uzun süren duşumun ardından bornozumu üzerime geçirmiş, saçlarımı da üzerimde sadrazama benzercesine havluya dolamıştım. Odama açılan kapıyı araladığımda ise bedenimde yangın etkisi birden amansız bir şekilde başladı. Gözlerimi yerdeki parkeden kaldırıp odaya bakındığımda ise onu görmem uzun sürmedi. Etrafına üstünkörü bakınan çekik gözler, odanın bütün hakimiyetini eline almış gibi bakıyordu. Kollarından birisini koltuğun yaslanma yerine atmış, ince kazağından belirgin bir şekilde kasları ortaya çıkmıştı. Saçları, yine her zamanki gibiydi. Dağınık ve umarsız... Nefesimi tutup içeriye doğru adım attığımda dikkatini çekmem fazla uzun sürmemişti. Ne işi vardı burada? Ona soran gözlerle bakıyordum ama onun dikkatini çektiğimin ötesinde bir ayrıntı ile baş başa kalmam uzun sürmedi. Üzerimdeki bornozdan yeni haberdar olan beynim, bugün izin almıştı anlaşılan. Anında kuruyan boğazımı ıslatmak adına yutkunurken karnımdaki kelebeklenmeyi önlemek adına derin bir nefes aldım ama nafileydi. "Çıplak ayakla parkede yürüyebildiğine göre oldukça iyi olmalısın." dedi ve yerinden kalktı. Onun bu hareketine karşılık kaşlarım çatıldı ve acele ile ayaklarıma bakındım. Çıplaktı evet. Ne vardı yani birazcık çıplak olsa? Birazdan zaten giyinecektim. "Neden buradasın Kuzah?" Yavaşça koltuktan uzaklaştı ve bana doğru ilerledi. Ama o sırada benim ona sorduklarımla falan ilgileniyor durmuyordu. Gözleri her yerimi araştırırcasına dolanırken adeta radar gibiydi. "Kız kardeşim hasta dediler. Bakmazsam olmazdı." demesi ve ellerini ceplerine soktuktan sonra dudaklarını kıvırmasıyla radarının sona erdiğini anlamam uzun sürmedi. Zira gözlerinde, yine o aşık olunası ışıldama gözlerimi almaya başlamıştı. "Son birkaç saat içerisinde sana vasopressin hormonu mu yüklendi? Nereden geliyor bu odama kadar gelip merak etme durumu falan?" "İki uğraşınca nefret besleyeceğini bilseydim daha yumuşak davranırdım. KARDEŞİM." dedi bastıra bastıra. Tek kaşımı kaldırdım ve ona ciddi misin dercesine baktıktan hemen sonra yanına doğru ilerledim. "Sana nefret beslediğimi nereden çıkardın?" dediğimde hemen önüne ulaşmıştım. Sorumu sormamla birlikte bu sefer merakla yüzüme bakan taraf o olmuştu. "Ne o? Bana aşık mı oldun yoksa?" dediğinde ise kaşlarımı çatmak ve ona ters bakmamak için kendimi o kadar zor tuttum ki içimdeki fırtınayı dindirebilmem birkaç saniyemi almıştı. Dudaklarımı yavaşça yukarı kıvırıp ona aşağıdan bakıyorken bir adım daha yakınlaştım. Ah! Tanrı biliyor ya, buram buram kokusunu alabiliyordum. Ne değişikti ki öğretmenimle aynı kokuları paylaşıyor olsalar da ondaki farklıydı. Daha benimsediğim bir kokuydu. Gözlerimi beyaz, porselen gibi kusursuz teninin üzerinde dolandırdım. Elimi uzatıp delicesine yüzüne dokunma isteğimle yüzleşiyordum ama az önce söylenilenlerin altında kalamazdım. Yavaşça öne doğru adımlayıp neredeyse onun bedenine yapışacağım sırada uzanıp omuzlarına ellerimi koydum. Bu hareketimi beklemiyor olmalı ki ellerimin altında gerilen bedenini hissederken geri kaçmak için bir hamlede bulundu ama küçük bir adım daha atıp bedenimi onun bedenine yapıştırmam uzun sürmedi. Bu hareketimle adeta taş kesen bedenine karşılık ellerimi yavaşça boynunda dolandırdım ve içimde orman yangını gibi her yerimi yakan o heyecan duygusunun esiri altında yüzlerimizi yakınlaştırdım. Ah! Tanrı biliyor ya, bedenimden çıkan o ateş, çoktan üşümemin üzerine bir yorgan örtmüştü bile. Parmaklarımın ucuna kadar uyuşmuşken, şimdi sıcacık tenini ellerimin altında hissediyor olmak şok etkisi yaratan bir buzla birleşmişim gibi hissettiriyordu. Gözlerim, onun gözlerine kenetlenmişken bir şeylerin farkına varmasını engellemek adına acele ile gözlerim aşağı kayıyor ve dudaklarında yer ediniyor. Eğer bedenini kullanmaktan çekinmeyen bir kadın olarak tarihe geçeceksem bunu layıkıyla yapmalıydım öyle değil mi? Yavaşça dudağımı dişlerken nefesini tuttuğuna yemin edebilirdim. "Sana aşık olmamı mı isterdin KARDEŞİM?" "Bu ucuz numaralarla beni alt etmeye mi çalışıyorsun sen?" derken elleri belimde beni iteklemek için yer edindi. Hamlesini yapacaktı ama gözlerim yeniden gözlerine kaydı. "Söylesene kendini daha ne kadar küçük düşürebilirsin?" "Küçüklük konusundan bahsedeceksen eğer, nişanlısını çok rahat aldatabilen nefsini göz ardı etmeyeceksin. Zira, sen nefsine yenildiğin sürece benim parmaklarımın arasındaki yoyodan farksız olacaksın. Seni bırakacağım, uzaklaşacaksın. Sonra kendi rızanla tıpış tıpış kollarıma geleceksin." dedikten sonra kapım tıklandı. Hızlıca ondan uzaklaşırken yüreğimdeki yangını durdurmak amaçlı onun burada olduğunu unutmak için derin nefesler alıp verdim. "Gelin." Kapı aralandı. Düşüncelerimi ondan kurtarmak amaçlı gelene odaklanıyordum ki kimin geldiğini görmemle ikinci şokumu yaşamam uzun sürmedi. "Burak?" Yüzünde kocaman gülümseme, ellerinde kocaman çiçek buketi, meraklı ve birden değişen utanç dolu mahcup bakışlar... "Ah! Özür dilerim. Annen odana çıkabileceğimi söylediğinde müsait olduğunu düşünmüştüm." Gözlerini kaçırıp, hafif yan döndüğünde saygısına karşılık dudaklarım yukarı kıvrılmadan edemedi. "Evet, müsait değil. Çık dışarı." Bu emri veren insana şaşkınlıkla dönüp baktığımda kaşlarını çatmış ölüm saçarken kapıdaki adama baktığını gördüm. Beynimde yanıp sönen alarma karşılık Burak'ı durdurmak istedim ama bunu yapmak yerine arkasından seslendim. "15 dakikaya yanında olacağım. Bir yere kaybolma." Ama ben bunları söylerken gözlerimi Kuzah'a dikmiş sırıtıyordum. Kuzah mı? Sinirden dudakları yine bir çizgi hâlini almıştı. Gözleri kısılmış, adeta bir çizgi hâlindeyken küçük karartı arasından bana bakıyordu. Geniş omuzları sakinleşmek için hareketlendi ama fazla işe yaramamış olmalı ki adeta bağırarak konuştu. "O herifin burada ne işi var lan?" "Sana ne?" Ondan korkmak mı? Şöyle dursun, adeta bu durumdan zevk almaya başlamıştım. "Nasıl bana ne? Adam odana kadar gelmiş lan. Bir de ellerinde çiçeklerle." "Senden de beklerdim ama hanzoluğun çiçekten ziyade yanık odun kokusu ile sarmaladı." Sözlerimin ardından onunla alay etmemden hoşlanmadığını anlamıştım. Bana doğru sabırsız birkaç adım attıktan hemen sonra önümde durmuş ve yukarıdan köpürürcesine bakıyordu. "Bak kızım, beni sinirlendirmek istemezsin." "Ne o, yine herkesin içerisinde çelme mi takarsın?" Elbette onun karşısında dumur falan olmayacaktım. Serenay'ı çok domine etmişti anlaşılan. Ama karşısındaki insanın kim olduğunu öğrenmesi gerekiyorsa ona öğretmekten gocunmazdım. "Kaşınıyorsun." "Ah! Lütfen! Bir kere kaşısana." "Şilan!" Uyaran bariton sesini umursamaksızın ona doğru bir adım attım ve adeta dibine kadar girdim. "Ne o Sebastian, senden başkasını işe alamayacağımı falan mı sandın?" "Bu ne demek oluyor?" Şeytani ışığın ardına saklanmış fırtınayı görebilirken ona yakınlaşmamın hata olup olmadığını sorgular nitelikteydim. Ama o, sanki benim bu hâlimden hiç etkilenmiyormuş gibi konuşmaya devam ediyordu. "Şu demek oluyor. Kuzah'ı gider Burak'ı gelir."   ■SIKILDIM BÖLÜM▪︎10▪︎   Ruhu cebelleşen ölü insanların diyarına atılmak kadar aciz olmak mıydı kadın olmak? Sevmeyi istemek ama sevilmeyi beklerken senden alacaklarına göz yummak mıydı? Yalnız olduğum onca zaman diliminde bıraksalar ruhumun dilini onlara anlatırdım belki. Ama kimse demiyor ki dilin önemi sendeki açılan yaralara eş değer değil... Babam... O olmadan ne anlardım ben erkek sevgisinden? Ne anlardım adamlar beni severken ne denli seviyorsa zarar vermeyeceğinden? Baba sevgisi görmemek, yeni bulduğum sevgilerin acılarını göz göre göre kabul etmek kadar basit geliyordu. Sanki zorunluluk, olması gereken buymuş; ben kadınım, bana bu dünyada bahşedilen; acı çektiren adamların acılarına gözüm kapalı kabul etmemmiş gibi geliyordu. Kim durup bana anlatırdı bir erkek böyle sevmeli diye? Annemden öğrensem, ondaki sevginin boyutunu öğrenmek kadar gaflete düşecekmişim gibi geliyordu. Peki, bu adam beni nasıl severdi? Sever miydi? Sevmesini istiyorsam o ilgiyi elde etmek için ne gerekiyorsa yapmam gerekmez miydi? Beni kırsa, aşağılasa, hor görse de ben ona koşmalıydım. Bildiğim buydu. Öğretilen buydu. İlk başta ben buna inanarak ilerledim Kuzah'a. Bir erkek, seni sevmiyorsa kadınlığını kullan hemen sever diyordu internette. E ben de bunu kullanayım derken neden daha da değersizmiş gibi hissetmeye başlamıştım. Hor görmeye başlamamış mıydı? Kalbimi kırmaktan çekinmemiş miydi? Onu bunu geç, beni herkesin içinde aşağılamaktan gocunmamış mıydı? Ben kimi seviyordum ki? Bu adamı mı? Yavaşça derin bir nefes aldım ve ondan uzaklaştım. Aklımda çalan seslere karşılık öylece bekledim ve onu izledim. Sanki beyaz kağıtların üzerine artık kalemin kömürü işlemeye başlamış gibi netleşiyordu her şey. Anlamaya başlıyordu defter. Ben de işleve sokmak için harekete geçiyordum sanki. Kalem yazıyordu, ben anlıyordum. "Merak ediyorum Kuzah..." Bana kızgın olan bakışları yavaşça meraka çalmaya başlarken ağırlığından yine de ödün vermiyordu. "Neden buradasın?" Durdu. Bu soruyu beklemiyormuş gibi afallayarak yüzüme baktı. "Hastasın di..." demesine kalmadan sözünü kestim. "Hasta olmam seni ilgilendirmiyor Kuzah. Diğerlerinin düşündüğünün aksine, bizim bir birlikteliğimiz oldu ve sen bundan rahatsız gibi duruyorsun." dediğimde kaşlarını çatmış, sözlerimin devamını bekliyormuşçasına susuyordu. "O zaman neden buradasın?" "Annen ve babamın bunu bilmediğini biliyorsun. Hani kardeşçilik oyunu oynuyorduk?" dedi. Ondan bir tutukluk beklemiyordum zaten. Cevapları her zaman hazırdı. O yüzden tutulmamış mıydım zaten ben bu adama? "Artık oynamıyoruz Kuzah. Ben çabuk sıkılırım. Senden de sıkıldığım gibi. Şimdi izin verirsen. Beni bekleyen bir misafirim var." Ve ona arkamı dönüp dolabıma doğru ilerledim. Her şey, onun isteklerinden çok daha farklı yollara kayıyordu belki de bilmiyorum. Ama benim düşündüğümün aksinde bir yola saptığım bir gerçek. Nasıl olsa bana yol göstermeye meraklı birisi de olmadığına göre, ne gerek vardı ki her şeyi sorgulamaya? "Çıkabilirsin." Saçımdaki havluyu yavaşça çıkarıp askıya astım. Hâlâ bir hareketlilik olmazken arkamı döndüm ve ona baktım. Olduğu yerde duruyordu. "Sana çıkabilirsin dedim. Duymuyor musun? Üzerimi değiştireceğim." "Daha önce görmediğim bir şey değil." dedi hemen ardından. Yüzünde bir kuruluk, bir ayazlık var. Sanki beni dinlemenin ötesine çıkmış gibi. Kocaman, ardını göremeyeceğim bir maskenin ardına saklanmış gibi. İşte o an sözleri daha da dokunuyor yüreğime. Bir defa daha nasıl hata yaptığımı anlıyorum. Yolum yanlış değilmiş, ama doğru da değildi. "Sen, geçmişte her sahip olduğun şeye şu an sahip misindir Kuzah?" "Geçmişi geleceği yok. Ben her istediğime sahibim Şilan." "Ne yani, ben bundan; şu an önünde üzerimi çıkarmamı istediğini mi anlamalıyım?" Sözlerimin ardından tek kaşını kaldırdı ve eli cebinde, bana doğru ilerledi. Dudaklarında şeytani bir kıvrım söz konusu. O kıvrımı bekleyen gözlerim ise meraklı. "Söylesene, daha öncesinde sana sahip miydim ki şimdi sahip olmak isteyeyim?" dedi. İşte, bundan bahsediyordum. Bu adam, beklediğim, görmek istediğim, gördüğüm onca adamdan değildi. Bu adam beklentinin üzerinde ya da altında da değildi. Farklıydı. Farkından kaynaklanan bocalamam ise benim hatamdı. "Haklısın. Bu mümkün değil." dedim önüme dönüp kolabımdaki kıyafetlere göz atarken. Yüreğimde bir derbeder var. Sanki bütün düşmanlar orayı istila etmek için uğramışlar gibi. Sıkışıp kalmışım. Bir çıkarabilecek kişi Kuzah, o da tenezzül bile edemeyecek kadar kibirli... "Sana sahip olmam mı?" "Kesinlikle." "Üzüldün mü sen? O geceden sonra sana iyi davranmadım diye?" dedi ve patlamayı bekleyen volkan ilk depremini sundu insanlara. Tekrar dönüp ona baktığımda ise o, depremden nasibini almayı bekler hâlde bana bakmaya devam ediyordu. "Aksine. O geceden o kadar çok bahsediyorsun ki ben üzüldüğünü düşünmeye başladım." Ellerim ise yavaşça bornozumun iplerine odaklanmış. Parmaklarım yavaş yavaş onları açıyor. Gözleri ise hemen ellerimin hizasında. Ne yaptığımdan haberdar ve farklı bir hâlde beni izliyor. "Ne yapıyorsun sen?" "Haklı olduğunu kanıtlıyorum." Yavaşça açtığım ipler yanda sallanmaya başladığında önümde aralanmış ama göğüslerimin tuttuğu havlu çok az bir kısmı karanlığına saklamış bir hâlde önünde duruyordum o sırada. Ona son kez bakıp arkamı döndüğümde ise omuzlarımdan yavaşça sıvadığım havlu yavaşça yere kendisini bıraktı. Soğuk hava buram buram tenime işlerken tenim öyle bir karıncalanıyordu ki, sırtımda onun bakışlarını hissediyor olmak beni alıp savuruyor, parçalıyordu adeta. Elime ilk gelen elbiseyi askısından çıkarıp üzerime geçirmeye çalışırken oldukça sakin gözüktüğümün farkındaydım. İçimde ise bir yangın zelzelesi vardı. Ses seda yok. Arkamda çıt çıkarmadan olduğu yerde duruyor olmalı. Çıkmadığına ise eminim. Orada. Beni izliyor. İstediğim de tam olarak bu. İzlemesi... Kadınlığımı kullanmak mı bu? Kadın olmak zor bu ülkede evet. Kadınlığımı kullanmak için de insanların iznine bakarak ilerleyecek düşünce yapısına girmem gereken zamanın çok ötesindeyim orası da bir gerçek. Kendi doğrularım, onların doğrusu olmak zorundaydı. Zira, ben yapıyorsam, bendim. Benden onlar için o insan olmamı bekleyemezlerdi. Elbiseyi üzerime geçirdiğimde aynanın karşısına geçtim ve kendime baktım. Uzun kollu, gül kurusu, günlük bir elbiseydi. Etekleri bolarak aşağıya iniyor, dizimin bir karış üzerinde bitiyordu. Kumaşın yumuşacık yapısı bedenimi okşarken aynadan hemen arkamda olan ona gözüm takılıyor. Tam da tahmin ettiğim gibi. Öylece durmuş beni izledi. "Fermuarımı kapatmak ister misin?" dedim ona aynadan bakarken. Gözlerimiz kesiştiğinde ikiletmeden bana doğru ilerlemeye başladı. Gelmesi uzun sürmedi zaten. Ama yüzünden hiçbir ifade gözükmüyor. Tek bildiğim, sessizliğe bürünmüş odanın gerginliği... Eli yavaşça elbisemin fermuarını bulmuş yukarı doğru kayarken parmağı sırtım boyunca yukarı doğru çıkıyor. Tanrım! Bu küçücük ten, nasıl olur da bütün bedenime havai fişek etkisi yaratırdı? Kapanan fermuar bile birlikte arkamda durmuş gözlerimin içerisine bakmaya başlıyor. Bedenimdeki o tepkinin fakına varmış gibi. Ama sesini dahi çıkarmazken sanki başka bir şeyi düşünüyor. "Teşekkür ederim." "Saçlarını kurutmadın." Aynada kurumaya yüz tutmuş saçlarıma şöyle bir baktım. Parmaklarımla tarayıp bir yana topladığımda onun için boynumu açıkta bırakmıştım. "Gerek yok. Zaten duştan çıktığımı biliyor." dedim yine küçük bir hamle kullanarak. O ise balıklama atlıyor. "Amacın ne senin, o çocuğu akşamında yatağa atmak mı?" "Aslında onun amacını sormak gerek. Neticede geldiğimden beri peşimi bırakmayan o." Ve arkamı dönüp onun yüzüne bakıyorum. Benim boyum yanında minnacık kalmış. Kafamı geriye atıp ona bakarken buram buram kokusunu alabiliyorum. Mis gibi kokuyor. "Ve sen de ona istediğini vereceksin öyle mi?" "Ne o? Bu kötü bir şey mi? Sana da istediğini vermiştim." Kaşları çatılıyor. Öyle sinirlendi ki çenesinin gerginleştiğini görebiliyorum. Kısılmış gözlerinin arasından simsiyah gözleri bana öldürecekmiş gibi bakıyor. Ondaki bu hiddet beni korkutmuyor değil elbette. Ama anatomisine kötü adam yerleştirmemiş olmalılar ki bir türlü ondan korktuğumu gerçekleşmesini bekleyemiyorum. "Canımı sıkıyorsun." "Ne hoş. Ben de aynı düşüncelere sahiptim." "Ne yapmaya çalışıyorsun? Seni kıskanacağımı falan mı sanıyorsun?" "Sanmak? Kuzah! Tatlım, ben sana, kendini çok mu önemli hissettirdim?" "Senin gibi kızları tanımıyorum mu sanıyorsun?" "Benim gibi kızlar nasıl olurmuş?" dedim ben de direterek. Tanrı biliyor ya içimdeki yangın dışarı çıksa hüngür hüngür ağlayacağım. "Bekaretini verdiğiniz adamları bir yük altında bırakmayı amaçlarsınız. Siz bir şey sunduysanız, bizden de beklersiniz. Ama ben sunmam. Bunu o gece bilmen gerekirdi." Sözlerinin haklılığı ile birlikte derin bir nefes alıyorum. Uzatmaya gerek yok. Kuzah, kendi dünyasından çıkmamak üzere kendisini mühürlemiş. Bana sadece onu çıkarmak adına bir hamle yapmak kalıyor. "Sen anahtardın Kuzah. Sen kapıyı açtın, ben de Alice Harikalar diyarına adım attım. Bana bu yüzden Avcı demiyor musun?" "O ne demek oluyor?" "Şu demek oluyor. O zaman, zevkli bir geceydi. Sen yabancı ben yabancı. Şimdi ise kardeşiz. Yasak aşkı babanın ve annemin onaylayacağını sanmam. E sen de istemiyorsun zaten. Ben de bunca imkân arasında oturup bekleyeyim mi?" dediğimde hâlâ anlamadığını bilerek kocaman gülümsedim. "Diyorum ki Kuzah! Senden o gece sıkılmıştım zaten. Kendini fazla önemli sanıyorsun. Ama değilsin. Benim için o gecede kalan bir hatıradan ibaretsin. Bu kadarsın. Anla artık." "Şilan!" diyor sözlerimin hemen ardından yedirememiş gibi. Gözlerimi devirip ona son kez baktım ve kapıya doğru ilerledim. "Şilan!" dedi tekrar arkamdan daha yüksek bir sesle bu sefer. "Misafirim var Kuzah!" "Sikerim kızım misafirini. İç çamaşırı giymedin." Dudaklarım yukarı kıvrılırken kapının kolunu aşağı indirdim ve çıkmadan hemen önce ona dönüp konuştum. "Eğlencesi de burada ya..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD