Karanlık oda, üzerime kapanan bir tabut gibi daralıyordu. Yanağımdaki zonklama artık bir acı değil, damarlarımda atan bir intikam ritmiydi. Hatice’nin dışarıdaki kıkırdamaları, babamın saydığı paraların hışırtısı duvarların ardından sızıp ruhumu tırmalıyordu. Pencerenin önündeki eski tahta sedire çöktüm. Gözümdeki şişlikten dolayı dünyayı yarım görüyordum ama o yeşil gözlerin hayali zihnimde her şeyden daha netti.
"Yüzbaşı Barın Bozkurt..." diye fısıldadım. Adı dudaklarımdan döküldüğünde, odanın rutubetli havası bir anlığına dağılır gibi oldu. "Geleceğim dedin...."
O geceyi nasıl sabah ettim bilmiyorum. Gözüme gram uyku girmemişti.
Ertesi sabah, yüzümdeki morluk dev bir utanç gibi parlıyordu ama içimdeki yangın daha büyüktü. Hatice, "Al şu kovaları, defol git gözümün önünden. Akşama kadar da sakın eve gelip gözüme görünme!" diyerek beni kapının önüne itti. Babam sızmış, Haydar Ağa’nın verdiği paraların rüyasını görüyordu . O yüzden rahatlıkla beni başından savıyor, kapı dışarı ediyordu. Bir kaç kere şahit olmuş fakat sesimi çıkarmamıştım. Babam sızınca eve erkek alıyordu ve beni kovuyordu. İki pislik tam birbirini bulmuşlardı. Sadece annesinin pisliklerine şahit olan kardeşim Ali’ye üzülüyordum. Bu, Barın yüzbaşıyı tekrar görüp ondan yardım istemem için büyük bir fırsattı.
Ayaklarım beni sanki kendi irademle değil de, kaderin bir çekimiyle o çeşme başına götürdü. Kovayı çeşmenin altına bıraktım ama suyun sesini bile duymuyordum. Gözlerim tozlu yoldaydı.
"Gelecek..." dedim fısıltıyla. "Gelmek zorunda."
Derken, o tanıdık gürültü duyuldu. Zırhlı araç, dün olduğu gibi yine tozları savurarak yaklaştı ve tam karşımda durdu. Kapı açıldı, Barın aşağı indi. Göz göze geldiğimiz o ilk an, kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi oldu. Aramızda sadece birkaç adım ve daha önce sadece bir kez karşılaşmış olmanın getirdiği o ağır, isimsiz çekim vardı.
Barın bana doğru bir adım attı ama yüzümü güneş ışığında tam gördüğünde duraksadı. O orman yeşili gözleri aniden koyulaştı, bakışları birer kurşuna dönüştü. Hızla yanıma gelip, o sert ve güçlü elleriyle çenemi narince kavradı.
Gözleri, yüzümdeki morluğa, kapanmak üzere olan gözüme ve patlamış dudağıma takıldı. O an, o yeşil ormanların içinde bir yangın çıktığını gördüm. Soğuk bakışları, yerini saf bir nefret ve koruma içgüdüsüne bıraktı.
"Bu ne?" diye kükredi. Sesi gök gürültüsü gibiydi. "Kim yaptı bunu sana kır çiçeği? Evde... Evde mi dövüyorlar seni?!"
Yüzümdeki morluğa dokunurken parmak uçlarının yandığını hissedebiliyordum. Gözyaşlarım, onun nasırlı ellerine süzüldü. Artık saklayacak hiçbir şeyim kalmamıştı.
"Sen askersin..." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Zalimin karşısında durursun, mazlumu korursun diye sana geldim. Kurban olam yardım et bana Barın! Babam... Babam beni kendimden otuz yaş büyük Haydar Ağa’ya para karşılığı satıyor. Bu cuma imam nikahım var, beni o pis adama kuma diye, köle diye verecekler!"
Barın’ın dişlerini sıktığını, çene kemiğinin nasıl gerildiğini gördüm. O an etrafımızdaki tüm dünya sessizleşti; sadece onun öfkeli nefesi kalmıştı. Elini yanağımdan çekip belindeki silahına götürdü, sonra tekrar bana baktı. O bakışta sadece koruma içgüdüsü değil, adını koyamadığımız o derin bağın kıvılcımları vardı.
"Demek Haydar Ağa..." dedi, sesi artık bir fısıltı kadar alçak ama ölüm kadar soğuktu. "Tamam Gülce ben halledeceğim. Sen ağlama artık tamam mı?"
Barın, arkasındaki askere kısa bir işaret verdi. Zırhlı aracın motoru çalışmaya devam ederken, Barın, nasırlı eliyle kolumu hafifçe kavrayıp beni çeşmenin arkasındaki, dev çınar ağacının gölgesine doğru yönlendirdi.
Burası köyün biraz dışında, tozlu yoldan ve meraklı bakışlardan uzaktı. Eski bir taş setin üzerine yan yana oturduk. Güneş tepemizde yükselirken, çınarın yaprakları arasından sızan ışık huzmeleri Barın’ın sert yüz hatlarını yumuşatıyordu.
"Yüzün..." dedi, sesi sanki bana kıyamıyormuş gibi naifti yada ben öyle düşünmek istemiştim. Cebinden temiz bir mendil çıkarıp yanımızdaki buz gibi pınarın suyuna batırdı. "Acıyacak, dayan."
Soğuk ıslaklığı elmacık kemiğime değdirdiğinde irkildim. Göz göze geldik. O kadar yakındı ki, gözbebeklerindeki derin yeşilinin derinliğinde kaybolmamak imkansızdı.
"Ben sana yardımcı olacağım " dedi mendili usulca tenimde gezdirirken. "Kimse senin isteğin dışında bir şey yapamaz sana.’’
Gözlerimi bir an bile üzerinden çekemiyordum; o kadar yakındı ki, üniformasından gelen o kendine has sert koku ve pınarın serinliği birbirine karışıyordu.
"Neden?" diye fısıldadım aniden. Sesim, rüzgarda savrulan bir yaprak kadar cılızdı. "Neden yardım edeceksin ki bana? Alt tarafı bir köy kızı, bir yabancıyım senin için."
Barın’ın mendil tutan eli bir anlığına duraksadı. Bakışlarını yüzümdeki morluktan çekip doğrudan gözlerimin derinliklerine dikti. O yeşil harelerde hala sönmemiş bir yangın vardı ama sesi sarsılmaz derecede vakur çıktı.
"Devletin şefkati büyüktür Gülce," dedi, sesi tok ve mesafeliydi. "Benim üzerimdeki bu üniforma, sadece sınırları değil; senin gibi haksızlığa uğrayan, canı yanan her bir canı korumak için var. Bir Türk askeri olarak görevim bu benim; zalimin bileğini bükmek.
"Sadece görev mi?" diye geçirdim içimden ama dilime dökemedim.
Tam o sırada, mendil patlamış dudağımın üzerine değdiğinde istemsizce inledim. Acı, bir elektrik akımı gibi tüm bedenimi sarstı. Gözlerimi sıkıca kapattım, dişlerimi birbirine bastırdım.
Barın, sanki o acıyı kendi etinde hissetmiş gibi hızla elini geri çekti. "Özür dilerim..." diye mırıldandı.
Gözlerimi açtığımda, yüzünün bana biraz daha yaklaştığını fark ettim. Bakışları, sızlayan dudağıma takılıp kalmıştı. Aramızdaki o ağır sessizlikte, sadece kalbimin deli gibi atan sesi duyuluyordu. Barın, hafifçe öne eğildi; dudaklarıma değmeyecek kadar yakın, ama nefesini hissettirecek kadar yanımdaydı.
Sızlayan yaramın üzerine doğru çok hafif, ılık bir nefes üfledi.
O an zaman durdu. Dudaklarımdaki o keskin sızı, onun serin nefesiyle garip bir uyuşukluğa, sonra da tarif edemediğim bir sıcaklığa bıraktı yerini. Bir kez daha üfledi, daha yavaş, daha dikkatli... Sadece nefesinin tenime her değişi, ruhumdaki o karanlık odayı biraz daha aydınlatıyordu.
"Geçecek," dedi Barın, sesi bu sefer çok daha boğuk çıkmıştı. "Söz veriyorum, geçecek."