Gökyüzü sabırsızdı o gece. Bulutlar kararmış, rüzgâr şehri tedirgin etmişti. Yağmur henüz düşmemişti ama havadaki nem, Liva’nın teninde hissediliyordu. Gri bir geceydi. Şehrin ışıkları bile sönük kalıyordu bu göğün altında. Liva, eski bir arkadaşının açtığı sanat galerisinin davetindeydi. İçeride klasik müzik tınıları yükseliyor, duvarlarda modern ama bir o kadar erotik resimler asılıydı. Her köşe, arzuya göz kırpan detaylarla örülmüştü.
Siyah transparan bir bluz giymişti. Altında kalçalarını saran, dizlerine kadar inen dar bir etek vardı. Ayakkabıları, bileklerini saran zarif tokalarıyla her adımda sesi titretiyordu. Kalabalığın arasında bir adam dikkatini çekti. Onu diğerlerinden ayıran bir şey vardı. Belki bakışlarındaki huzursuzluk, belki de Liva’yla göz göze geldikten sonra bir şey söylemeden arkasını dönüp yavaşça çıkması... Liva onu takip etti.
Dışarı çıktığında ilk damlalar düşmeye başlamıştı. Adam köhne bir binanın girişine girdi. Bina terk edilmişe benziyordu ama kapısı aralıktı. Liva, içeri girerken arkasına baktı. Ne galeri, ne ses, ne insanlar... Sadece o ve içgüdüleri kalmıştı. Merdivenlerden yukarı çıktı. Her adımda kalbi biraz daha hızlı atıyordu. Binanın çatı katına ulaştığında onu orada buldu. Yağmur cam çerçevesiz açık pencerelerden içeri süzülüyordu. Gecenin karanlığı ve gökyüzünün hırıltısı odanın içinde yankılanıyordu.
Adam sırtı dönük şekilde Liva’ya doğru döndü. Islak saçları alnına yapışmıştı. Gömleği yarıya kadar açık, yağmurdan neredeyse vücuduna yapışmıştı.
“Beni neden takip ettin?” dedi.
Liva, gözlerini onun gömleğinin altındaki kaslı göğsüne dikti.
“Çünkü sen de baktın. Ama sonra kaçtın. Merak ettim.”
Adam birkaç adım yaklaştı.
“Ya seni hayal kırıklığına uğratırsam?”
Liva kısık sesle cevap verdi:
“Zaten o da bir arzudur.”
Bu cümleden sonra her şey hızla gelişti. Aralarındaki gerilim artık taşmaya hazırdı. Liva'nın elleri adamın gömleğini yavaşça çıkardı. Islak kumaş ellerinden kayarken, adam onun beline sarıldı. Dudakları Liva’nın boynuna dokunduğunda, dışarıda yıldırım çaktı. O an her şey birbirine karıştı: yağmur, nefes, sıcaklık ve ihtiyaç.
Yere serilmiş örtüye birlikte çöktüler. Yağmur içeri giriyor, tenlerini serinletiyordu. Ama bedenleri sıcaktı. Liva’nın eteği dizlerinin üzerine kaydı. Adam parmaklarını yavaşça iç bacaklarında gezdirdi. Tenine değdiği her noktada Liva'nın nefesi kesiliyordu. Ardından onun göğüslerini avuçlarına aldı, dudaklarını buğulanmış cam gibi tenine bastırdı. Islaklık, temasın keskinliğini artırmıştı.
Adam, Liva'nın çamaşırını yavaşça çıkardı. Yumuşak, kontrollü bir şekilde içeri girdi. Yağmurun sesiyle birlikte Liva’nın inlemeleri karışıyordu. Ritmik hareketlerle birlikte ikisi de kontrolünü kaybetti. Her seferinde daha derin, daha hızlı, daha arzulu...
Birkaç dakika sonra yavaşladı. Göz göze geldiler. Adam, Liva’yı tekrar yere yatırdı. Bu defa onun üzerine kapanmadan, Liva'nın ayak bileklerinden öptü. Sonra dizlerine, ardından kasıklarına... Liva'nın vücudu titriyordu. Bir fanteziye daha yaklaşıyorlardı. Yağmur artık bedenlerinin üstünde akıyor, her kıvrıma temas ediyordu.
Adam ikinci defa içeri girdiğinde Liva'nın çığlıkları daha cesurdu. Bu sefer vücudu, zevkle kıvranıyor, adamın ismini bile bilmeden sadece hissettikleriyle teslim oluyordu. Boşalma anı geldiğinde, ikisinin de bedeni aynı anda sarsıldı. Adam Liva’nın üzerine yığıldı. Sessizce, yalnızca yağmur konuşuyordu artık.
Bir süre sonra doğruldular. Liva adamın omzuna dokundu.
“İsmini söylemeyecek misin?”
“Belki başka bir gece…”
Liva, bir öpücük kondurduktan sonra ayağa kalktı. Saçları ıslanmış, makyajı hafifçe akmıştı. Ama gözlerinde o aynı parlaklık vardı. O, tutkuyla karışık kaçış isteği. Çatının çıkış kapısına yürüdü. Ama bir şey dikkatini çekti. Küçük, ıslak bir not parçası duvara yapışmıştı.
“Seni hala izliyorum. Kaybolduğunu sanma.”
Kalbi hızla çarptı. Bu el yazısını tanıyordu. Bu eskiydi. Bu çok tanıdıktı.
Eski aşkı...