Liva, o gece çatıdan indiğinde içindeki karmaşa yağmurdan daha şiddetliydi. Islak tenini saran giysileri ona kim olduğunu, neyi yaşadığını ve neyi aradığını bir kez daha hatırlatıyordu. Kapıdan çıkmadan önce okuduğu not hâlâ avuçlarının içindeydi. Harfleri tanıyordu. Tüm geçmişi o notta birikmişti.
Baran.
Ona ihanet etmeyen ama zamansız giden tek adam. Bir gün, ansızın... İz bırakmadan, izini kaybettirmişti. Şimdi ise geri dönmüştü. Sessizce. Liva’nın tam da kendini kaybettiği bir anda.
O geceyi takiben günler geçti. Liva diğer gecelerinde başka zevklere, başka fantezilere kapılarını açmaya devam etti ama Baran’ın sessiz notu zihnine kazınmıştı. Bir sabah telefonuna gelen gizli numaradan tek bir mesajla her şey değişti:
"Cuma, saat 20. Eski sinemanın arka salonu. Yalnız gel."
Liva tereddüt etmedi. Gelmişti o an. Kaçmamalıydı. Buluşacaklardı, ama ne için? Aşk için mi? Hesaplaşma için mi?
Cuma günü geldiğinde, Liva aynada kendine uzun uzun baktı. Sade giyinmişti. Ne baştan çıkarıcı bir bluz, ne de fantezilerle oynayan bir parfüm vardı üzerinde. Bu gece ten değil, kalp konuşacaktı belki de. Ya da hiç konuşulmayacaktı.
Eski sinema salonunun loş girişinden içeri adım attığında, derin bir sessizlik karşıladı onu. İçerisi terk edilmiş gibiydi, ama içinde bir düzen vardı. Koridordan geçip arka salona vardığında Baran’ı gördü. Arka sırada tek başına oturuyordu. Başını kaldırmadan bir cümle fısıldadı:
"Hoş geldin, Liva."
Liva, yavaşça yanına oturdu. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki konuşamıyordu bir süre. Sessizlik aralarına uzanmış, zamanın bile nefesini tutmasına neden olmuştu.
Baran, gözlerini ona çevirdi. Sakalları biraz uzamıştı, bakışları hâlâ derindi.
“Sana anlatmam gereken şeyler var,” dedi.
“Ama şimdi değil. Sadece burada olmana ihtiyacım vardı.”
Liva başını eğdi.
“Neden kayboldun Baran? Beni neden bırakıp gittin?”
Adam derin bir nefes aldı.
“O zamanlar seni sevdiğim kadar kendimi de yakıyordum. Sana zarar vermek istemedim… Ama sonra seni bulmam gerektiğini fark ettim. Artık bir nedenim var.”
Liva gözlerini kısmadan baktı ona.
“Ben değiştim Baran. Artık o eski Liva değilim.”
Baran başını salladı.
“Biliyorum. Ama ben hâlâ seni tanıyorum.”
Salonda hâlâ bir film yoktu. Işıklar sönüktü. Liva'nın parmakları Baran’ın eline dokundu. Birkaç saniye durdular öylece. Ne daha fazla yaklaştılar, ne de uzaklaştılar. O gece ne bir öpücük ne de bir temas gerçekleşti. Yalnızca bakıştılar. Yalnızca beklediler. Ve belki de anlamaya çalıştılar.
Bir saat kadar oturdular sessizce. Sonra Liva kalktı.
“Gitmeliyim. Kendimi unutmadan.”
Baran başını salladı.
“Bir dahaki sefer seni durdurmayacağım.”
Liva, arkasına bakmadan salondan çıktı. Gözlerinde ne yaş, ne de öfke vardı. Sadece sessizlik. Baran’la yeniden tanışmıştı, ama henüz ona teslim olmamıştı. Belki de önce kendini daha da kaybetmesi gerekiyordu.
O gece evine dönmedi. Yürüdü. Şehri arşınladı. Belki de bilinçsizce bir başka gecenin kapısını çalmak için...