Daha İlk Günden...

1541 Words
Albayın emriyle akşam üzeri helikopterle üsten ayrıldık. Yolculuk boyunca kabinin içinde garip bir sessizlik hâkimdi. Sadece Arya ile Mengühan kendi aralarında konuşuyordu. Ara sıra Ubeyde Komutan da lafa karışıyordu. Bir süre sonra Ubeyde Komutan sesini biraz yükseltti. “Bu görevde belli ki aile görünümü vereceğiz,” dedi. “O yüzden rütbeleri bir kenara bırakalım. Baba, abi gibi hitaplar kullanabilirsiniz.” Mengühan bize dönüp hafifçe gülümsedi. “Bana direkt Mengühan diyebilirsiniz,” dedi. Sonra Arya’ya bakıp ekledi: “Ya da Ogeday.” Arya başını salladı. Ben göz ucuyla Tuluyhan’a baktım. Ama o hiç konuşmuyordu. Helikopterin camından aşağıya bakıyordu sadece. Sanki bizimle aynı yerde değilmiş gibi. Antalya’ya yaklaştığımızda şehir ışıkları yavaş yavaş altımızda yayılmaya başladı. Birkaç dakika sonra helikopter piste alçaldı ve Antalya Havalimanı’nın askerî apronuna iniş yaptık. Kapak açıldığında dışarıda bizi bekleyen iki araç vardı. Hiç vakit kaybetmeden araçlara dağıldık. Tuluyhan’la ben aynı araca bindik. Diğer araca ise Arya, Mengühan ve Ubeyde abi geçti. Yol boyunca araçta tek kelime konuşulmadı. Tuluyhan yine camdan dışarı bakıyordu. Şehrin ışıkları yüzüne vuruyordu ama yüzündeki ifade hâlâ kapalıydı. Yaklaşık yarım saat sonra araçlar yavaşladı. Birbirine çok yakın iki villanın önünde durmuştuk. Bizim kalacağımız daha küçük bir villaydı ama diğeri çok büyüktü. Herkes kendi evine geçti. Ama çok geçmeden iki ev arasına yapılan gizli geçitten tekrar buluştuk. Toplandığımız yer bizim villanın bodrum katıydı. Ama burası normal bir bodrum değildi. Tam anlamıyla küçük bir üs hâline getirilmişti. Duvarlarda ekranlar, haritalar ve teknik paneller vardı. Raflarda silahlar, mühimmatlar ve görev sırasında kullanılacak kıyafetler düzenli şekilde yerleştirilmişti. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Bodrumun bir bölümü tamamen Arya için hazırlanmıştı. Masaların üzerinde bilgisayarlar, dinleme cihazları, kayıt sistemleri ve kablolar vardı. Burası adeta küçük bir teknik takip merkeziydi. Diğer tarafta ise benim için ayrılmış bir bölüm vardı. İlk bakışta küçük bir ameliyathaneyi andırıyordu. Steril dolaplar, tıbbi malzemeler, sedye ve acil müdahale ekipmanları… Olası yaralanmalar için her şey hazırdı. Bodrumun ortasında kısa bir sessizlik oldu. Hepimiz etrafımızda bakıyorduk. Artık belliydi. Bu görev kısa sürecek bir operasyon değildi. Ubeyde Komutan toplantıda kısa ve net konuştu: “Yarın Cihan Karaca gelecek. Masayla ilk irtibat sağlanacak. Şimdilik herkes dinlenmeye çekilebilir.” Herkes sessizce başını salladı ve kendi villalarına çekildi. Bizim villamızın alt katında mutfak ve geniş bir oturma odası vardı. Üst katta ise dört yatak odası… biri büyük ebeveyn yatak odasıymış. Valizimi alıp yukarı çıktım, rastgele bir odanın kapısını açmayı düşünüyordum ki başka bir odadan Tuluyhan çıktı ve sert bir sesle bana seslendi: “Eflin, bu odada kal. Burası büyük.” “Komutanım, fark etmez,” dedim. Tuluyhan başını hafifçe salladı ve yüzüme bile bakmadan devam etti: “Bu oda büyük her şeyinle yerleşirsin. Ve evin içinde ayağımın altında dolaşamazsın.” Olduğum yerde kaldım. “Ne demek ayak altında dolaşmak?” Ama daha ilk dakikadan tartışmak istemediğim için sessizce gösterdiği odaya doğru yürüdüm. Yanından geçerken sert bir sesle “Ev içinde dağınıklığı sevmem. Hiçbir şekilde benim eşyalarıma dokunulmasından hoşlanmam. Kendi kafana göre giyinip gezemezsin. Giydiklerine dikkat edeceksin.” dedi. “Ya sabır…” dedim içimden. Yavaş yavaş geliyorlar bana. Durup gözlerine baktım, alaycı bir tonla: “Emredersiniz, kocacığım.” Tuluyhan bir anda sinirlendi, üzerime yürüdü ve sert bir şekilde vurgu yaptı: “Görev harici, sakın bana o saçma kelimeyi kullanma!” Bu sefer dayanamayıp sesimi yükselttim: “Komutanım…” dedim. “Yaşınız ve rütbeniz benden büyük, o yüzden saygıda kusur etmek istemem.Babam bile ne giydiğime karışmıyorken haddinizi bilin! ”dedim. Valizimi elime alıp Tuluyhan’ın gösterdiği odaya geçtim. Gerçekten de büyüktü; kendi bilirdi… Eşyalarımın bir kısmını yerleştirdim, kısa bir duş aldım ve yatağa uzandım. Tam o sırada, Tuluyhan’ın bağırma sesi koridoru doldurdu. Hemen ayağa kalktım ve kapıya doğru yürüdüm. Koridorun diğer ucundan sesi yükseldi: telefonla konuşuyordu. Ama sesi… hiçbir şekilde sakin değildi. “Daha bir hafta oldu!” diye bağırdı. “Bir hafta! Daha boşanalı bir hafta oldu!” Karşı taraftan gelen sözler onu daha da öfkelendiriyordu. “Ne demek nafakayı artıracaksın?” Tuluyhan dişlerini sıktı. “Elinden geleni ardına koyma o zaman!” Bir an durdu. Sonra sesi daha karanlık, daha derin bir hâl aldı: “Para mı istiyorsun? Sorun para mı?” Telefonu kulağından biraz uzaklaştırıp tekrar konuştu. “Ne koparırsam kârdır hesabı yapıyorsun hâlâ.” Koridor artık tamamen sessizdi. Ben kapının yanında duruyordum, istemeden de olsa her şeyi duyuyordum. Sonra Tuluyhan’ın sesi bir anda değişti. Daha sert. Daha kırık. "Ulan kendi kendine yaptığın sorumsuzluğun bedelini bile bana kestin." Karşı taraftan gelen cevap onu adeta delirtmişti. Bir adım ileri, bir adım geri yürüdü. “Ben o çocuğun babasıydım!” Koridorda ağır bir sessizlik oluştu. Tuluyhan devam etti: “Bana sormadan… tek kelime etmeden…” Sesi çatladı: “…o bebeği aldırdın.” Birkaç saniye konuşmadı. Sonra alaycı bir şekilde gülümsedi: “Şimdi de para istiyorsun.” Başını iki yana salladı: “Vallahi pes.” Karşı taraftan bir şey söylendi, ama Tuluyhan’ın sabrı tamamen tükenmişti. “Benim hayatımda Tülay diye biri yok !” Telefonu yüzünden uzaklaştırdı. “Mahkeme mi? Git!” Bir an durdu. “Tamam hadi ben baba olamazdım… bari sen anne olsaydın.” dedi ve telefonu kapattı. Kapının aralığında dururken sessizce izliyordum. Tuluyhan’ın sesi, öfkesinin ve kırıgınlığının ağırlığını koridora yayıyordu. “Ben baba olamazdım…” cümlesi hâlâ kulaklarımdaydı. O an anladım: Öfkesinin ve sertliğinin altında, kendi kırılganlığı yatıyordu. Bir insanın kalbine saplanan hayal kırıklığı ve pişmanlık… Sabah erken uyanmıştım. Yer mekan ayırt etmeden her yerde uyuyabilirdim ama gecenin pek rahat geçtiği söylenemezdi. Aşağı indim. Mutfakta dolabı açtım. Birkaç şey hazırlamaya başladım. Çayı demledim,ekmekleri kestim, sebzeli omletimi yaptım. En azından görev başlamadan önce düzgün bir şeyler yeriz diye düşünmüştüm. Tam masaya tabakları koyuyordum ki arkamdan sert bir ses geldi. “Burada ne yapıyorsun?” Arkamı döndüm. Tuluyhan kapının eşiğinde durmuştu. Saçları hâlâ hafif dağınıktı ama yüzündeki o sert ifade yerli yerindeydi. “Kahvaltı hazırlıyorum komutanım.” dedim. Bir an mutfağa baktı. Masaya, tavaya, çaya… Sonra kollarını göğsünde bağladı. “Kim söyledi sana bunu yapmanı?” Kaşlarımı hafif kaldırdım. “Kimsenin söylemesine gerek yok. Bu evde yaşayan bir birey olarak kahvaltı yapıcam.” dedim. Sonra insanlık bende kalsın diye "Komutanım isterseniz sizede servis açabilirim" diye ekledim. Sesindeki o mesafe… yine aynıydı. “Ben kendi işimi kendim görürüm.” Sonra başını hafif yana eğdi. “Bak Teğmen…” dedi düşük ama sert bir sesle. “Görev dışında birbirimizin hayatına karışmıyoruz. Ne ben senin işine karışırım… ne de sen benim hayatımı düzenlemeye kalkarsın.” Bir adım yaklaştı. “Anlaşıldı mı?” Derin bir nefes aldım. “Anlaşıldı komutanım.” Arka taraftan Arya’nın sesi geldi. Sabah enerjisiyle mutfağa girmişti. Ama Tuluyhan’ın yüzündeki o suratsız ifadeyi görünce, yüzündeki gülümseme bir anda soldu. “Günaydın komutanım,” dedi hemen toparlanarak. “Ubeyde abi gönderdi beni. Bir saat sonra Cihan Karaca gelecekmiş. Aşağıda toplanacağız dedi.” Tuluyhan kısa bir baş hareketi yaptı. “Tamam.” Tek kelime. Sonra arkasını dönüp merdivenlere yöneldi ve ağır adımlarla yukarı çıktı. Ayak sesleri kaybolunca derin bir nefes verdim. “Umarım bu görev kısa sürer,” dedim Arya’ya dönerek. “Yoksa benim bu adamdan çekeceğim var.” Arya hafifçe omuz silkti. “Çok ters birine benziyor ama…” dedi düşünerek. “...Mengü öyle değil.” Bir an durup içimden geçirdim. Vay anasını… Adamlar isimleri kısaltmaya bile gitmişler. “Mengü…” Yarın bir gün Ubeyde komutana da Ubiş der bu. Ben daha Tuluyhan’la doğru düzgün iki kelime konuşamıyorum. Normal konuşmayı geçtim… adamla tartışmadan bir cümle kurabilmişliğim bile yok. İçimden hafifçe homurdandım. Daha görev başlayalı kaç saat oldu ki… Şimdiden sinirlerim gerilmişti. Bir de bunun aylar sürebileceğini düşününce insanın sabah sabah kahvaltı iştahı bile kaçıyordu. Arya ise hiçbir şey yokmuş gibi sandalyeye oturmuş, ekmeğe reçel sürüyordu. Ben hâlâ aynı şeyi düşünüyordum: Bu görevde mafyayla mı uğraşacağım yoksa Tuluyhan’la mı? Yaklaşık bir saat sonra hepimiz aşağıdaki depoda toplanmıştık. Dışarıdan motor sesi geldi. Hepimizin dikkati aynı anda kamera açılarını gösteren ekrana kaydı. Siyah bir araç villanın önünde durdu. Ardından ikinci bir araç daha geldi. Kapılar açıldı. İlk araçtan iki adam indi. Etrafı kısa bir bakışla kontrol ettiler. Ardından arka kapı açıldı. Arabadan ağır adımlarla biri indi. Cihan Karaca. Fotoğraflarda gördüğümüzden daha yaşlı görünüyordu ama bakışları hâlâ aynıydı. Sert. Soğuk. Hesap yapan bir adamın bakışı. Saçlarına düşen beyazlar yaşını belli ediyordu ama duruşunda hâlâ bir ağırlık vardı. Ubeyde abi merdivene yönelip "misafirimiz geldi,ben gidip karşılayayım" dedi . Bir süre sonrada kapı açıldığında Cihan Karaca içeri girdi. Salonda bir anlık sessizlik oluştu. Gözleri odanın içinde tek tek dolaştı. Hepimizi tartar gibi baktı. “Demek yeni ekip sizsiniz,” dedi ağır bir sesle. Ubeyde abi hafifçe başını salladı. “Operasyon öncesi tanışmamız gerekiyordu.” Cihan Karaca kısa bir gülümseme gösterdi. “Operasyon diyorsun…” dedi. Sonra bakışları bize kaydı. Bir an benim üzerimde durdu. Ardından Tuluyhan’a geçti. Sanki insanların içini okuyormuş gibiydi. “On yıldır Sencer albayla birlikte çalışıyorum. Siz gördüğüm üçüncü ekipsiniz" dedi. Toplantı masasının etrafına oturduk. Kısa bir tanışmanın ardından odada kısa süreli bir sessizlik oldu. Herkes birbirini tartıyor gibiydi. Ubeyde abi sandalyede hafifçe geriye yaslandı. Ardından sakin ama net bir sesle sordu: “Masayla ilk temas ne zaman?” Cihan Karaca hiç düşünmeden cevap verdi. “Bu gece.” Arya’nın başı hafifçe kalktı. Mengühan ise kaşlarını çatarak Cihan Karaca’ya baktı. Cihan Karaca sözlerine devam etti. “Yeni üyeyi görmek istiyorlar.” Bakışları doğrudan Ubeyde’ye kaydı. “Yani seni.” O an odadaki herkesin dikkati Ubeyde abinin üzerindeydi. Cihan Karaca birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından ağır bir ses tonuyla son cümlesini söyledi: “Bu gece masaya ilk adımı atıyoruz.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD