miselyum yeşilin gücü bölüm 1
MİSELYUM: YEŞİLİN GÜCÜ
BÖLÜM 1: Karanlığın Hizalanması ve İlk Nefes
Ağustos güneşi, gökyüzünün en yüksek tepesinde, günün en parlak, en acımasız ve en yakıcı ışıklarını yeryüzünün her bir santimetrekaresine acımasızca saçıyordu. Toroslar’ın el değmemiş, dik ve sarp yamaçlarında yükselen bu heybetli dağ sırası, kavurucu yaz sıcağının altında adeta sessiz bir fırın gibi ısınıyordu. Ancak o gün, bu amansız ışıkların yeryüzündeki ömrü her zamankinden çok daha kısa, çok daha tekinsiz olacaktı. Gökyüzünde, asırlardır kusursuz bir saat gibi işleyen kozmik mekanizma, insanlığın kaderini tamamen değiştirecek o nadir hizalanmaya doğru milim milim yaklaşıyordu.
Dr. Mete Hun, dik patikanın bittiği ve vadinin uçsuz bucaksız bir boşluğa açıldığı sarp kayalığın kenarında durdu. Derin bir nefes alarak ciğerlerini serin, temiz dağ havasıyla ve çam ağaçlarının keskin, reçineli kokusuyla doldurdu. Kırk beş yaşındaydı. Aynaya her baktığında gördüğü şakaklarındaki kırlar, sadece geçen yılların değil, ömrünü adadığı yaban hayatının, uykusuz geçen laboratuvar gecelerinin ve mikroskop başında harcanan binlerce saatin yorgun izlerini taşıyordu. Moleküler biyoloji, mikoloji ve evrimsel ekoloji alanlarında dünyanın en saygın bilim insanlarından biriydi. Uluslararası hakemli dergilerde yayımlanan makaleleri bilim dünyasında referans kabul edilir, doğanın karmaşık dilini çözme becerisiyle katıldığı her dünya kongresinde ayakta alkışlanırdı. Bilim camiası için o, doğanın sırlarını fısıldayan adamdı.
Ama tüm bu şöhret, başarı ödülleri ve akademik unvanlar, kalbinin tam ortasında açılan o devasa, karanlık boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Yedi yıl önce, zifiri karanlık ve yağmurlu bir sonbahar gecesinde, hayatının aşkını, eşini o feci ve geri dönülemez trafik kazasında kaybetmişti. O fırtınalı geceden sonra Mete için dünya eski renklerini kaybetmiş, hayat sadece iki net kutba bölünmüştü: Kendini tamamen gömdüğü yaban doğası ve hayattaki tek varlığı olan biricik kızı Mira.
On beş yaşındaki Mira, annesinden kalan en güzel, en asil mirastı. Annesinin yeşil gözlerini ve dik başlılığını alan bu genç kız, Mete’nin bu hayatta tutunabildiği son sağlam daldı. Kızını her türlü kötülükten korumak, ona güvenli bir gelecek sunmak için yıllardır gecesini gündüzüne katıyor, onun bir damla gözyaşı için dünyayı yakmayı göze alıyordu. Fakat bugün, Mira evde lise arkadaşlarıyla vakit geçirirken, Mete dağların bu ıssız zirvesinde kendini çok uzun zamandır hissetmediği kadar farklı, tuhaf ve ağır bir heyecan içinde hissediyordu. Sabahtan beri göğüs kafesini sıkıştıran, kalbinin atış ritmini değiştiren ama bir türlü mantıklı bir ad koyamadığı mistik, neredeyse ilkel bir his vardı içinde. Sanki görünmez, devasa bir el onu bu dağların en ücra, en derin köşesine doğru sessizce çekiyordu.
Bugün sıradan bir Ağustos günü değildi. Gökyüzü meraklılarının ve bilim insanlarının yıllardır beklediği, yüzyılın en nadir tam Güneş tutulması gerçekleşecekti. Ay’ın devasa gölgesi, Dünya ile Güneş’in arasına girerek gündüzü amansız bir geceye çevirecekti. Mete, bu muazzam kozmik şölene bizzat doğanın kalbinde, yapay ışıklardan ve şehir gürültüsünden tamamen uzak, gökyüzüne en yakın olan bu ıssız zirvede şahit olmak istemişti. Çünkü o çok iyi biliyordu ki, Güneş tutulması anında sadece gökyüzü kararmazdı; yeryüzündeki tüm hayvanlar, bitkiler ve mikroorganizmalar afallar, doğa birkaç dakikalığına derin, tekinsiz bir sessizliğe ve şaşkınlığa gömülürdü. Bir biyolog için bu anı gözlemlemek, paha biçilemez bir deneyimdi.
Yalnız da değildi. Birkaç metre arkasında, dik kayalığın tek düzlük alanına katlanır kamp sandalyelerini ve ağır malzemeleri yerleştiren neşeli, enerjik bir ses vadide yankılandı:
"Dr. Hun! Termoslardaki kahve hazır! Sizin için tam istediğiniz gibi Rus usulü, sert ve yoğun bir filtre kahve yaptım. Sandviçleri de kayanın arkasındaki gölgeye koydum ki tutulmayı izlerken aç kalmayalım. Bu sıcakta bozulmalarını istemeyiz!"
Bu ses, onun üniversitedeki en başarılı, en çalışkan yüksek lisans öğrencisi ve aynı zamanda laboratuvardaki sağ kolu olan Angela Peri’ye aitti. Angela, Rusya’nın o uçsuz bucaksız, dondurucu Sibirya topraklarından, sırf Dr. Mete Hun’un dehasından ders alabilmek, onunla çalışabilmek için Türkiye’ye gelmiş, sıra dışı bir zekaya sahip genç bir kadındı. Açık sarı saçları, keskin mavi gözleri ve bitmek bilmeyen enerjisiyle laboratuvara adım attığı ilk günden beri herkesin takdirini kazanmıştı. Bilime olan çocuksu merakı ve sarsılmaz azmi, onu kısa sürede Mete’nin sadece asistanı değil, en güvendiği meslektaşı haline getirmişti. Bugün, haftalardır süren yoğun, yorucu laboratuvar çalışmalarına, hücre kültürlerine ve DNA dizileme analizlerine kısa bir ara vermek, doğanın bu en asil gösterisini kutlamak için mükemmel bir gündü. Dağ havası alacaklar, kahvelerini yudumlayacaklar ve nadir bir doğa olayına şahitlik edeceklerdi. En azından, en ince ayrıntısına kadar düşündükleri plan buydu.
Mete, Angela’ya doğru dönüp yüzüne hafif, babacan bir tebessüm yerleştirdi. "Harikasın Angela. Gerçekten o sert kahve tam da şu an ihtiyacım olan tek şeydi. Eline sağlık," dedi. Tam elini uzatıp dumanı tüten çelik bardağı alacak ve sandalyesine yerleşecekti ki, aniden başı çok şiddetli bir şekilde döndü. Gözlerinin önünden anlık bir karanlık geçti. Kulaklarında, çok ama çok derinden gelen, adeta ayaklarının altındaki yüzlerce yıllık yaşlı toprağın yedi kat altından yükselen ince, tiz ve ritmik bir çınlama hissetti. Bu bir ses değildi; daha çok bir frekans, bir titreşimdi.
Güneş, Ay’ın ilk kara gölgesiyle buluşmaya başladığı o ilk saniyede, dağdaki hava aniden, bıçakla kesilmiş gibi birkaç derece birden soğudu. Parlak mavi gökyüzü, yerini tuhaf, kurşuni ve hastalıklı bir renge bırakmaya başladı. Sert bir rüzgar, vadideki asırlık ağaçların yapraklarını tekinsizce fısıldatarak yaladı. Kuşlar şarkı söylemeyi anında kesti. Böceklerin o hiç bitmeyen vızıltısı bıçak gibi kesildi. Doğa, nefesini tutmuştu.
Mete, elindeki sıcak kahve bardağıyla dağ yamacının gölgede kalan, loş patikasına doğru baktı. İçindeki o adlandırılamayan tuhaf his, bir anda katlanarak büyüdü. Bu his artık bir merak değil, neredeyse fiziksel bir çekimdi. Ayakları, onun iradesinden bağımsız olarak, patikanın sonundaki dik kayalıklara, ormandaki hiçbir köylünün bilmediği, resmi haritalarda bile tek bir izi bulunmayan o karanlık, derin mağara girişine doğru yöneldi.
"Angela," dedi Mete, sesi rüzgarın uğultusunda her zamankinden daha ciddi çıkmıştı. "Kahveyi biraz erteleyeceğiz galiba. Şu patikanın sonundaki kayalıkların altında bir yarık var. Oraya bakmam lazım."
Angela şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Ama hocam, tutulmanın tam kararma anına sadece on beş dakika kaldı. Gökyüzünü kaçıracağız."
"Kaçırmayacağız," dedi Mete, gözlerini o karanlık odaktan ayırmadan. "İçimde garip bir his var. Oraya gitmeliyiz. Malzemeleri bırak, sadece el fenerlerini al ve beni takip et."
Güneş yavaş yavaş kararırken, gökyüzündeki ışık solarak her şeyi gri bir alacakaranlığa mahkum ederken, Dr. Mete Hun ve Angela, insanlığın ve doğanın kaderini kökten değiştirecek o ilk karanlık adıma doğru yürümeye başladılar.
Patika, aşağıya doğru indikçe dikleşiyor, etraftaki bitki örtüsü tuhaflaşıyordu. Normalde bu yükseklikte ve bu kurak mevsimde kuruması gereken otlar, mağara girişine yaklaştıkça tam tersine yemyeşil, aşırı nemli ve etli bir hal alıyordu. Mağaranın ağzına vardıklarında, dışarıdaki kavurucu Ağustos sıcağından eser kalmamıştı. İçeriden dışarıya doğru, insanı ürperten buz gibi, nemli ve küf kokulu bir hava dalgası yayılıyordu.
Mete fenerini yakıp karanlığın içine doğru doğrulttu. Mağaranın girişi dar gibi görünüyordu ancak içeriye doğru adımladıkça tavan devasa bir katedral gibi yükseliyordu. İçerisi, dış dünyadan tamamen soyutlanmış, bambaşka, büyüleyici ve bir o kadar da tekinsiz bir ekosistem barındırıyordu. Fenerin ışığı duvarlara çarptığında, Mete ve Angela hayretten nefeslerini tuttular. Duvarlarda, daha önce hiçbir botanik ya da biyoloji kitabında listelenmemiş, fosforlu bir parıltı yayan tuhaf bitkiler, devasa yapraklı likenler ve daha önce varlığı bile duyulmamış, garip morfolojilere sahip böcekler sürünüyordu. Bacakları normalden çok daha uzun olan örümcekler, şeffaf kanatlı tuhaf sinekler fenerin ışığı altında kaçışıyordu.
"Bu... Bu imkansız," diye fısıldadı Angela, sesindeki heyecan korkusunu bastırmıştı. "Hocam, burası izole kalmış milyonlarca yıllık bir habitat. Evrim burada tamamen farklı bir yol izlemiş olmalı!"
Mete cevap vermedi. Dikkatini mağaranın zeminine, girişin hemen birkaç metre ilerisine çevirmişti. Fenerin güçlü ışığı, zeminde yatan birkaç karaltıyı aydınlattı. Bunlar hayvanlardı. Bir dağ keçisi, bir tilki ve iki büyük yaban tavşanı yan yana, sanki bir ritüelin parçasıymış gibi dizilmişlerdi.
Mete yavaş adımlarla hayvanların yanına yaklaştı, diz çöktü. İlk dikkatini çeken şey, bu hayvanların ölüm şekliydi. Üzerlerinde hiçbir yırtıcı izi, pençe yarası ya da kurşun deliği yoktu. En tuhafı ise, bu kavurucu yaz gününde, bu nemli mağarada ölmüş olmalarına rağmen vücutlarında en ufak bir çürüme, koku ya da bozulma emaresi bulunmuyordu. Derileri gergin, tüyleri parlaktı. Sanki sadece birkaç saniye önce, uyur gibi can vermişlerdi.
"Yeni ölmüşler herhalde," diye fısıldadı Angela arkasından yaklaşarak. "Belki de mağaradaki zehirli bir gazdan etkilendiler?"
"Hayır," dedi Mete, sesi bir cerrahın soğukkanlılığıyla tınladı. "Yeni ölmemişler Angela. Bak, göz bebekleri tamamen kurumuş ama dokuları bozulmamış. Bu biyolojik olarak imkansız. Bir şey onların hücresel çürümesini durdurmuş. Onları içeriden mumyalamış."
Mete feneri tilkinin kafasına doğru yaklaştırdı ve gördüğü şey karşısında donakaldı. Tilkinin kafatası kemiğini delerek dışarı çıkmış, dehşet verici ama bir o kadar da estetik bir yapı vardı. Hayvanın tam alnının ortasından yukarıya doğru uzanan, küre şeklinde gri-yeşil bir mantar filizlenmişti. Bu mantarın alt kısmından, tilkinin gözlerine ve ağzına doğru sarkan, saçak şeklinde ince, beyaz, iplik benzeri yapılar (miselyum uzantıları) sarkıyordu. Kürenin tam tepesinde ise, kusursuz geometrik bir dairesellikle açılmış, içine küçük bir insan parmağının rahatça sığabileceği büyüklükte kara bir delik bulunuyordu.
Mete hayretle, büyülenmiş gibi incelemeye devam etti. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Bir mikolog olarak, hayatı boyunca Cordyceps türlerini incelemişti ama böylesini ne görmüş ne de duymuştu.
Tam o sırada, mağaranın daha derinlerinden, karanlığın içinden boğuk, ritmik bir ses geldi.
Fıss... Kısss... Fıss...
Mete ve Angela fenerlerini sesin geldiği yöne, birkaç metre ilerideki dağ keçisinin üzerine çevirdiler. Gördükleri manzara, ikisinin de kanını dondurdu. Dağ keçisi ölüydü, sırtüstü yatıyordu. Onun da kafasından aynı küre şeklindeki saçaklı mantar fır fır filizlenmişti. Ancak bu mantar sabit durmuyordu.
Mantar, canlı bir akciğer gibi, düzenli aralıklarla kasılıyor ve gevşiyordu. Sanki görünmez bir göğüs kafesi varmış gibi, derin derin nefes alıyor ve salıyordu. Kasılma anında mantarın üzerindeki o küçük delik genişliyor, gevşeme anında ise daralıyordu.
Fıss... Mantar içine havayı çekti.
Kısss... Mantar kasıldı.
Ve o anda, mantar nefesini dışarı verdiğinde, tepesindeki o küçük delikten havaya doğru muazzam bir toz bulutu püskürdü. Mete, büyülenmiş bir şekilde bu hareketi izlerken içinden, "Tıpkı elindeki tozları, karahindiba tohumlarını tek bir nefeste üfleyen küçük bir çocuk gibi..." diye geçirdi.
Mantarın üflediği o tozlar, yani milyarlarca ölümcül spor, mağaranın tavanına doğru yükseldi. Tam o esnada, dışarıda tam Güneş tutulması gerçekleşmiş, dünya zifiri karanlığa gömülmüştü. Mağaraya sızan o son zayıf alacakaranlık ışığında, havada uçuşan parlak, fosforlu yeşil sporlar adeta büyülü bir dans sergiliyordu.
Mete, hayatı boyunca vahşi doğada yürürken asla maske takma ihtiyacı duymamıştı. O, doğanın adamıydı; temiz dağ havasını ciğerlerine çekerek çalışırdı. Bu mağaraya girerken de yüzünde hiçbir koruma yoktu.
Mantarın çocuksu bir saflıkla üflediği o parlak yeşil toz bulutu, mağara içindeki hava akımıyla birlikte doğrudan Mete’nin yüzüne doğru savruldu. Işıltılı sporlar, Mete’nin açık olan gözlerine, burnuna ve aralık duran dudaklarına temas etti.
Mete, burnuna gelen o hafif tatlımsı, ıslak toprak ve çürümüş yaprak kokusunu farkında olmadan derin bir nefesle ciğerlerinin en ücra köşelerine kadar çekti. Havayı içine çektiği an, boğazında hafif bir yanma, gözlerinde ise anlık bir batma hissetti.
O an, bu büyüleyici güzelliğin ortasında Dr. Mete Hun henüz bilmiyordu; ama insanlık tarihinin son temiz, son özgür nefesini almıştı. Yeşilin gücü, yer altındaki o devasa sessiz ağ, yeni konağına ilk selamını vermişti.
#####&&&####
BÖLÜM 2: İlk Temas ve Dağdaki Alacakaranlık
Mağaranın tavanına doğru yükselen o parıltılı, fosforlu yeşil toz bulutu, Güneş tutulmasının yarattığı kurşuni ve hastalıklı karanlıkta havada adeta asılı kalmıştı. Mağaranın dışındaki tüm yaban hayatı bıçakla kesilmiş gibi derin bir sessizliğe gömülmüşken, içerideki bu kozmik mikro-dünya, asırlardır dokunulmamış bir saatin dişlileri gibi işlemeye devam ediyordu. Havada uçuşan milyarlarca mikroskobik spor, mağaraya sızan zayıf ışık huzmelerinin altında adeta minik yıldızlar gibi parlayarak ağır ağır süzülüyordu.
Dr. Mete Hun, boğazındaki o anlık, hafif tatlımsı ve nemli batma hissini geçiştirmek için hafifçe öksürdü. Elinin tersiyle burnunun ucunu sildi. Bir biyolog olarak hayatı boyunca sayısız habitatta, ormanda ve bataklıkta çalışmıştı. Vahşi doğada gezerken, laboratuvardaki gibi katı güvenlik protokollerini uygulamak, açık havada maskeyle dolaşmak hiçbir saha araştırmacısının aklına gelmezdi. Doğanın kendi havası, onun en doğal çalışma alanıydı. Bu yüzden yüzünü korumayı düşünmemişti bile. Ancak karşısındaki manzara o kadar hipnotize ediciydi ki, vücudunun bu küçük uyarı sinyalini tamamen göz ardı etti.
Mete Hun, sıradan bir akademisyen değildi; o, teoriyi sahadaki pratikle birleştiren, doğanın en vahşi ve acımasız yüzeylerinde bile soğukkanlılığını koruyan ilkel bir güce sahiydi. Kırk beş yıllık ömrünün son yirmi yılını dünyadaki ekstrem habitatları haritalandırmaya adamıştı. sss ormanlarının derinliklerindeki zehirli kurbağa popülasyonlarından, Sibirya’nın donmuş topraklarındaki antik bakteri suşlarına kadar uzanan geniş bir araştırma geçmişi vardı. Uluslararası mikoloji camiasında, parazitik mantarların evrimsel morfolojisi üzerine yazdığı tezler ders kitabı olarak okutuluyordu. Onun için her bitki, her mantar sporları ve her bakteri, çözülmesi gereken evrensel bir şifreydi. Eşinin ölümünden sonra ise bu şifreler, onun hayata tutunmasını sağlayan yegane kaçış noktası haline gelmişti.
”İnanılmaz...” diye fısıldadı Angela, elindeki fenerinin güçlü beyaz ışığını dağ keçisinin kafasından yükselen mantar gövdesinden ayırmadan. Heyecandan soluk alıp verişi hızlanmıştı.
“Hocam, az önce havaya saldığı o partikülleri gördünüz mü? Bu bir ejakülasyon ya da spor yayılım mekanizması ama bildiğimiz hiçbir mikolojik yapıya benzemiyor. Kasılma ritmi...
Tanrım, neredeyse dakikada on iki veya on üç vuruş! Bu, primatların dinlenme halindeki solunum hızına inanılmaz derecede yakın!
”Angela Peri, Rusya’nın en prestijli bilim enstitülerinden birinden birincilikle mezun olmuş, ekstrem çevre koşullarında yaşayan organizmalar ve ekstrem mikrobiyoloji üzerine uzmanlaşmış dahi bir genç kadındı. Henüz yirmi dört yaşındaydı ancak biyokimya ve moleküler genetik alanındaki yetkinliği, kıdemli profesörleri bile gölgede bırakacak düzeydeydi. Özellikle Sibirya’nın permafrost katmanlarından çıkarılan binlerce yıllık donmuş mantar sporlarının DNA dizilimini çıkarma konusundaki başarısı, Mete’nin dikkatini çekmiş ve onu Türkiye’ye, kendi araştırma ekibine davet etmesini sağlamıştı. Angela, sadece mikroskop başında veri analizi yapan bir teorisyen değildi; aynı zamanda sahada en dik kayalıklara tırmanabilen, en zorlu doğa koşullarına meydan okuyan korkusuz bir araştırmacıydı. Laboratuvardaki moleküler klonlama ve gen ekspresyonu testlerindeki kusursuz el becerisi, onu Mete’nin projelerinde vazgeçilmez kılıyordu.Mete, gözlerini o gizemli ve tekinsiz spor deliklerinden ayırmadan yavaşça ayağa kalktı. Bilimsel merakı, göğüs kafesinde başlayan o hafif uyuşukluğu ve tatlı sıcaklığı tamamen bastırmıştı. Bir bilim insanı olarak karşısında duran bu mucizevi ve ürpertici yapıyı hemen analiz etmek, tıp ve biyoloji literatürüne geçirmek istiyordu. Bu, bir biyoloğun kariyerinde ancak bin yılda bir karşısına çıkabilecek türden bir evrimsel kırılmaydı.
”Bu solunum taklidi değil Angela,” dedi Mete, sesi mağaranın nemli, liken kaplı duvarlarında yankılanırken.
“Bu doğrudan doğruya bir sinirsel manipülasyonun dışa vurumu. Bak, altındaki konak canlıların dokuları çürümemiş. Bu ne anlama geliyor biliyor musun? Mantar, konak canlı klinik olarak öldükten sonra bile onun dolaşım, sinir ve kas sistemini bir şekilde işlevsel tutuyor. Hücresel ATP üretimini tamamen durdurmuyor, aksine onu kendi hayatta kalma ve üreme stratejisi için yönlendiriyor. Hayvan ölü, evet. Kalbi atmıyor. Ama kas lifleri mantarın salgıladığı nörotransmitter benzeri güçlü kimyasallarla kasılıp gevşiyor. Bu gördüğümüz solunum hareketi mantarın kendi dokusuna ait değil; dağ keçisinin diyafram kaslarının mantar tarafından zorla çalıştırılması.
”Mağaranın içindeki habitat, yeryüzündeki hiçbir ekosisteme benzemiyordu. Dışarıdaki kurak ve yakıcı Akdeniz iklimine tamamen zıt olarak, içerisi tropikal bir ormanın nem oranına ve buz devrinden kalma bir mağaranın serinliğine sahipti. Duvarlar, fenerin ışığı altında hafifçe dalgalanan, mavi ve mor fosfor saçan devasa liken tabakalarıyla kaplıydı. Bu likenler, mağaranın kendi ışık kaynağını oluşturuyor ve buradaki sıra dışı fotosentez döngüsünü besliyordu. Tavandan sarkan sarkıtların üzerini sarmış olan tuhaf, saydam köklere sahip bitkiler, havada asılı duran nem damlacıklarını emerek besleniyordu. Zeminde ise, normal evrimsel çizgiden tamamen sapmış böcek türleri dolaşıyordu. Bacak açıklığı otuz santimetreyi bulan, kitin tabakası metalik bir yeşille parlayan örümcekler ve kanatları tamamen şeffaf, neredeyse mikroskobik damarlardan oluşan dev sinekler, duvarlardaki mantar kolonilerinin arasında kendilerine has bir ekosistem kurmuşlardı. Burası, milyonlarca yıldır dış dünyadan izole kalmış, kendi kurallarını yazan yaşayan bir organizmaydı.Angela, sırtındaki ağır çantayı büyük bir heyecanla yere bıraktı. Fermuarını hızla açarak içeriden steril örnek tüplerini, koruyucu pensleri ve keskin bir bistüri çıkardı. Tam elini mantara doğru uzatacaktı ki durdu.
“Hocam, çantamda lateks eldiven olmalıydı. Laboratuvardan çıkarken birkaç paket atmıştım,” diyerek çantasının gözlerini aceleyle aramaya başladı. Parmakları kumaş ceplerin arasında hızla gezindi, tüpleri çıkardı, solüsyonları yana kaydırdı ama eldiven paketine bir türlü ulaşamadı.
“Lanet olsun... Sanırım eldivenleri arabada bıraktım ya da laboratuvar masasındaki kutuda unuttum.
”Mete, büyüteçle tilkinin kafasındaki saçakları incelerken elini havaya kaldırdı. “Gerek yok Angela. Eldiven arayarak zaman kaybetmeyelim, zaten dışarıda tutulmanın en karanlık evresindeyiz ve bu canlıların ışık hassasiyetini bilmiyoruz. Maske ya da steril laboratuvar ortamı düşünmek şu an pratik değil, açık sahadayız. Dokunup yapısını anlamamız gerek. Sadece çok dikkatli ol.
”Mete, çıplak elinin işaret parmağını yavaşça tilkinin alnından fırlayan o gri-yeşil, mat kürenin pürüzsüz yüzeyine değdirdi. Mantarın dokusu, alışılagelmiş yumuşak, süngerimsi mantar etinden çok farklıydı. Parmağının ucunda, hafif sıcak, insan derisine benzer bir esneklik ve hafifçe titreyen bir damar ağı hissetti. Sanki bir bitkiye değil de, canlı bir canlının açıkta duran organına dokunuyor gibiydi.
”Dokusu... çok sert ve canlı,” dedi Mete, parmağını yavaşça geri çekerken. Gözleri hayretle irileşmişti. “Sanki kas lifleri mantar hücreleriyle tamamen kaynaşmış. Angela, şuna bak. Mantarın tabanından sarkan o beyaz iplikçiklere, yani miselyum uzantılarına dikkat et. Hayvanın kafatasındaki dikiş çizgilerinden, göz çukurlarından içeri sızmışlar. Muhtemelen doğrudan medulla oblongata’ya, yani omurilik soğanına ve motor kortekse bağlanıyorlar. Karıncalarda gördüğümüz Ophiocordyceps mekanizmasının aynısı ama memeli hayvanlarda...
Bu evrimsel olarak milyarlarca yıllık bir sıçrama demek. Memeli beyni çok daha karmaşıktır Angela. Bir mantarın memeli sinir sistemini bu denli kusursuz hackleyebilmesi için, insan sinir sistemine de uyumlu reseptörlere sahip olması gerekir.
”Angela, bistürinin ucuyla mantarın kenarından, o titreyen saçakların birleştiği noktadan milimetrik bir parça keserken heyecanla soludu. Bir genetik uzmanı olarak, bu dokunun hücre duvarı yapısını zihninde canlandırmaya çalışıyordu.
“Eğer dokuları bu kadar kusursuz koruyorsa, bu mantarın ürettiği sekonder metabolitler yaşlanmayı geciktirici ya da hücre yenileyici inanılmaz bir formül barındırıyor olabilir. Tıpta, nörolojide bir devrim bu! Cordyceps sinensis’in çok daha gelişmiş, agresif bir varyantı mı acaba? Hücresel yaşlanmayı durduran apoptoz engelleyici bir protein salgılıyor olabilir.”
”Agresif kelimesi hafif kalır,” diye yanıtladı Mete, büyüteci cebine koyup bistüriden sızan şeffaf, hafif yapışkan sıvıyı incelerken.
“Bizim vücut ısımız 37 derece olduğu için normalde mantarlar yüksek ısıda protein sentezi yapamazlar, insan bağışıklık sistemi onları saniyeler içinde yok eder. Bu canlı muhtemelen bu mağaranın izole, soğuk ve nemli ortamına hapsolmuş bir endemik tür. Şimdilik sadece bu mağaradaki hayvanlar için bir tehdit.
”Yaklaşık bir saat boyunca, zamanın nasıl geçtiğini, dışarıdaki Güneş tutulmasının ne zaman bitmeye yüz tuttuğunu tamamen unutarak mağaranın her köşesini incelediler. Sıcaklık ölçümleri yaptılar, bitki örtüsünden ve parazitli hayvanlardan dikkatle örnekler topladılar. İkisi de havada uçuşan o mikroskobik sporların, kendi solunum yollarından sızarak çoktan kana karıştığını fark etmemişti. Mantar, konağını acı çektirerek ya da boğarak ele geçirmiyordu; aksine, sinir sistemine salgıladığı özel kimyasallarla ona sahte bir huzur, hafif ve engel olunamaz bir sarhoşluk hissi veriyordu.
Mağaradan dışarıya adımlarını attıklarında, dışarıda Güneş tutulması sona ermiş, parlak shattered ve yakıcı Ağustos güneşi gökyüzündeki egemen yerine geri dönmüştü. Ancak etraftaki dağ havası, çam kokuları artık ikisine de eskisi gibi gelmiyordu. Algıları yavaş yavaş değişiyordu.
”Hocam,” dedi Angela, patika kenarındaki katlanır sandalyeleri ve kamp malzemelerini toplamak için yürürken birden adımları birbirine dolandı. Sendeledi ama düşmedi. Elini alnına koydu.
“Bir saniye... Başım... Başım çok tuhaf dönüyor.”Mete, Angela’ya doğru döndü. Genç kadının yüzünde, sebepsiz, son derece neşeli ve durdurulamaz bir gülümseme belirdi. Gözleri çakmak çakmaktı.
“Sanki... Sanki yer altındaki taşlar ayaklarımın altında hafifçe dalgalanıyor gibi. Çok komik bir his.”
”Sanırım temiz dağ havası çarptı seni,” dedi Mete. Yürümeye çalışırken kendisinin de bacaklarında tuhaf bir hafiflik, diz kapaklarında tatlı bir boşalma hissetti. Burası onun yıllardır adımladığı yollar olmasına rağmen toprak ona yabancı geliyordu. Ama içindeki bu his onu rahatsız etmekten çok uzaktı. Aksine, yıllardır kalbini bir demir çember gibi sıkan o eski keder, eşinin ölümünden beri peşini bırakmayan o ağır ve yıpratıcı suçluluk duygusu bir anda göğsünden buharlaşmış gibiydi. İçini muazzam, anlamsız ve çocuksu bir hafiflik kaplamıştı.
“Ya da o Rus usulü kahveyi fazla sert yaptın Angela. Bak, benim de kafam bir hoş oldu, dünya sanki daha parlak görünüyor.”Angela kıkırdayarak sırt çantasını takmaya çalıştı ama beceremeyip çantayı hafifçe yere düşürdü.
“Kahveden değil hocam, kesinlikle bu dağ havasından! Buranın oksijeni Rusya’nın o dondurucu Sibirya soğuğuna benzemiyor, adamın başını döndürüyor!”
Angela’nın bir biyokimyacı olarak sahip olduğu tüm rasyonel kalkanlar, mantarın kana karıştırdığı o sakinleştirici moleküller karşısında tek tek çöküyordu. Normalde laboratuvarda en ufak bir kontaminasyon riskinde kıyameti koparan o titiz araştırmacı gitmiş, yerine hayata çocuksu bir neşeyle bakan bir kız gelmişti.Birbirlerine tutunarak, adeta iki eski dost gibi, iki kafadar gibi yüksek sesle gülüşerek dik patikadan aşağıya doğru yürümeye başladılar. Ayakları taşa takılıyor, dengeleri sarsılıyor ama bu durum aralarındaki neşeyi daha da körüklüyordu.Toprak yolun kenarında park halinde duran cipleriinin yanına ulaştıklarında, arabanın metal gövdesi güneşin altında parıldıyordu. Angela arabanın kapısına yaslanıp Mete’ye baktı, gözlerinden yaşlar gelene kadar gülüyordu.
“Hocam, gerçekten sarhoş gibiyiz. Şu halimize bakın, dışarıdan gören dağda kaçak içki bulduğumuzu sanır!
”Mete de kapıyı açarken kahkahalarına engel olamadı. O saygın, ağırbaşlı profesör kimliği dağ yollarında savrulup gitmişti.
“Kesinlikle haklısın Angela. Neyse ki buralarda kimse yok. Hadi bakalım, bin arabaya da şu topladığımız harika örnekleri bir an önce laboratuvara götürelim. Dünya bilim tarihi bizi bekler!
”Arabanın kapılarını kapatıp içeri yerleştiler. Klimalı havanın serinliği bile içlerindeki o dalga dalga yayılan neşeli sarhoşluğu ve tatlı hafifliği dağıtmaya yetmiyordu. Arabanın içi, genç bir kadının ve saygın bir bilim insanının hayat dolu, tasasız gülüşleriyle, geleceğe dair planlarıyla dolup taşıyordu. Mete kontağı çevirdi, motor güçlü bir sesle çalıştı ve arazi aracı, virajlı dağ yolundan aşağıya doğru, o büyük bilimsel keşfin coşkusuyla yavaşça süzülmeye başladı. Ancak bu yolculuk, onların planladığı laboratuvar tezgahlarına değil, bambaşka bir karanlığa doğru uzanıyordu.
BÖLÜM 3: Viraj, Karanlık ve Beyaz Duvarlar
Arazi aracı, Toroslar’ın dik yamaçlarını bir yılan gibi kıvrılarak saran dar, taşlı ve tozlu toprak yolda yavaşça ilerliyordu. Ön camdan içeri sızan eğik ikindi güneşi, torpido gözünün ve vites kolunun üzerindeki mikroskobik toz zerrelerini parlak altın sarısına boyuyor, arabanın içinde adeta havada asılı duran minik yıldız pırıltıları yaratıyordu. Arabanın içindeki hava, dışarıdaki kavurucu ağustos sıcağına ve nemine inat, klimanın en yüksek kademede üflediği buz gibi esintiyle fazlasıyla serinlemişti. Ancak bu yapay serinlik, içerideki o yüksek harareti, neredeyse çocuksu bir coşkuya dönüşen önlenemez neşeyi yatıştırmaya yetmiyordu.
Angela, sağ koltuktaki emniyet kemerine gövdesini iyice yaslamış, başını geriye doğru atarak oto teybinden yükselen hafif melodiye tempo tutuyor, durmaksızın kıkırdıyordu. Açık sarı saçları klimanın sert havasıyla yüzünün etrafında hafifçe uçuşurken, mavi gözleri gülmekten neredeyse tamamen kısılmış, elmacık kemikleri al al olmuştu.
“Dr. Hun,” dedi kelimeleri abartılı bir şekilde uzatarak, “gerçekten... Gerçekten hayatımda hiç ama hiç böyle bir saha araştırması geçirmedim. Sibirya’nın o uçsuz bucaksız, dondurucu taygalarında eksi kırk derecede donma tehlikesi atlatırken, antik buz katmanlarından bakteri suşları toplarken bile bu kadar... bu kadar eğlendiğimi, içimin böyle hafiflediğini hatırlamıyorum.
Dünya üzerindeki en ciddi, makaleleriyle akademiye yön veren koskoca mikolog, şu an direksiyon başında ergen bir çocuk gibi sırıtıyor!”
Mete, direksiyon simidini kavrayan ellerine baktı. Avuç içlerinde ve parmak uçlarında tuhaf, tatlı bir karıncalanma vardı. Sanki direksiyonun kaplandığı suni deriyle kendi et dokusu yavaş yavaş birleşiyor, aracı sadece kollarıyla ve fiziksel gücüyle değil, doğrudan zihinsel komutlarıyla, toprağın ritmini hissederek yönlendiriyordu. İçindeki o muazzam hafiflik hissi, yedi yıl önce eşinin ölümünden beri göğüs kafesinin tam ortasında ağır bir taş gibi taşıdığı o amansız suçluluk duygusunu, o bitmek bilmeyen yas kederini tek bir saniyede buharlaştırıp yok etmişti.
Kendini hiç olmadığı kadar özgür, güçlü ve tasasız hissediyordu.”Ciddiyet mi?” diye yanıtladı Mete, sesindeki o alışılmadık neşeli ve coşkulu tonu saklamaya gerek duymadan, hatta vites topuzuna hafifçe vurarak tempo tutarak. “Angela, bilim insanları her zaman asık suratlı, laboratuvar odalarına hapsolmuş mutsuz robotlar olmak zorunda değildir. Biz şu an tıp tarihini, evrimsel ekolojiyi ve nöroloji bilimini kökünden sarsacak, çağ atlatacak bir keşif yaptık. Bırak da biraz neşeli olalım. Ama haklısın, bu kafamdaki hafiflik, bulutların üzerinde yürüyor gibi hissetme durumu...
Sıra dışı. Kesinlikle sıra dışı.”Yol giderek daha virajlı, daha dik bir hal alırken ve uçurum kenarlarındaki çakıllar arabanın lastiklerinin altından kayıp vadiye yuvarlanırken, Mete mesanesinde ani, yoğun ve bastırılamaz bir baskı hissetti. Mağarada geçirdikleri o uzun, zamansız saatler ve heyecandan ne kadar su tükettiğini tamamen unutmuş olması bir yana, vücudundaki tüm sıvı dengesi, hormonal salgıları aniden radikal bir şekilde değişmiş gibiydi.
“Angela,” dedi, aracı genişçe bir virajın hemen girişindeki, köylülerin traktörleri için bıraktığı küçük toprak cebe doğru yavaşça yanaştırırken. “Sanırım kısa bir acil mola vermem gerek. O kadar heyecan, dağ havası ve senin o sert kahven... Beni burada iki dakika bekleyebilirsin, hemen dönerim.”
”Asla!” diye adeta bağırdı Angela, sağ eliyle kapı koluna uzanıp mandalı hızla çekerken. “Ben de iniyorum. Temiz hava... Biraz daha o büyüleyici dağ havasından almak istiyorum. Arabanın içi çok steril kaldı!
”Mete aracı tamamen durdurup el frenini çekti. Kapıyı açıp dışarıya, kızgın asfalta ve toprak zemine adım attığında, dışarıdaki sıcak hava dalgası yüzüne sert bir tokat gibi çarptı. Ancak garip bir şekilde, o kavurucu ağustos sıcağını cildinde hissetmedi bile; vücudu sanki kendi iç sıcaklığını dış dünyaya tamamen kapatmış, bağımsız bir termoregülasyon sistemine geçmiş gibiydi. Yolun kenarında yükselen asırlık çam ağaçlarının arkasına, loş gölgeliğe doğru yürürken, dengesini korumakta belirgin bir şekilde zorlandığını fark etti. Adımları, bastığı sert toprağı, çakıl taşlarını tam olarak algılayamıyordu. Sanki pamuktan yapılmış, esnek bir zeminde ya da devasa bir süngerin üzerinde yürüyordu. Çişini yaparken, idrarının kokusunun bile normal insani kokulardan çok farklı, o mağaradaki o tatlımsı, nemli toprak, çürümüş yaprak ve mantar florasına benzer yoğun bir aromaya sahip olduğunu üstünkörü düşündü. Zihni o kadar dağınıktı ki, bu hayati biyolojik değişimin üzerinde duramadı bile.O sırada arabanın diğer tarafından, toprak yolun kenarından sert bir gürültü ve ardından yüksek sesli bir kahkahayla karışık neşeli bir çığlık yükseldi.
“Ayy! Lanet olsun bu kaygan taşlara! Dünya dönüyor!”Mete aceleyle üzerini toparlayıp pantolonunun düğmesini ilikleyerek çam ağaçlarının arasından çıktı. Angela, yolun kenarındaki beyaz çakıl taşlarının üzerine arkası üstü oturmuş, ellerini geriye doğru toprağa yaslamış, masmavi gökyüzüne bakarak kahkahalarla gülüyordu. İnerken ayağı bir köke takılmış, dengesini kaybedip bir çuval gibi yere yığılmıştı ama canının acıdığına, dizinin soyulduğuna dair en ufak bir acı ifadesi yoktu yüzünde. Üzerindeki açık renk kot pantolon ve keten tişört tamamen kahverengi dağ tozuna bulanmıştı.
”İyi misin? Bir yerini incittin mi?” diye sordu Mete, ona doğru adımlarken kendi diz kapaklarının da titrediğini, içinin geçtiğini hissederek. Yanına varıp çıplak elini uzattı. Angela, Mete’nin büyük elini sıkıca kavrayıp ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak tam dikeldiği, vücudunu doğrulttuğu sırada dengesi bir kez daha bozuldu ve yerçekimine yenik düşerek Mete’nin göğsüne doğru sertçe devrildi. İkisi birden sendelediler, birkaç adım geri kaçarak arabaya yaslanmak zorunda kaldılar.İşte tam o fiziksel temas anında, Mete’nin zihninin arkasındaki kalın sis perdesi bir saniyeliğine aralandı. O dahi bilim insanı kimliği, rasyonel düşünce yapısı ve akademik mantığı, o tatlı sarhoşluğun ve endorfin patlamasının altından son bir gayretle başını kaldırdı. Göz bebekleri küçüldü, kaşları hafifçe çatıldı. Angela’nın omuzlarından tutarak onu biraz kendinden uzaklaştırdı.
”Angela... Dur bir dakika,” dedi Mete, sesi ilk defa o eski, laboratuvardaki otoriter ve ciddi tonuna yaklaşarak.
“Bu durum hiç normal değil. Biz alkol almadık. Herhangi bir uyuşturucu ya da halüsinojen maddeyle temas etmedik. Sadece bir saat önce o izole mağaradaydık. O amansız mantarlar... O organizmalar havaya sürekli parıltılı bir toz salıyordu. Soluduğumuz gaz ya da o mikroskobik sporlar...
Akut bir mikotoksin zehirlenmesi mi yaşıyoruz acaba? Havada uçuşan sekonder metabolitler kan beyin bariyerimizi mi geçti?”Angela, başını arkaya doğru sallayarak Mete’nin bu ani ciddi ve sorgulayıcı yüz ifadesine karşı daha da büyük, neredeyse histerik bir kahkaha patlattı. Genç kadının bu hayat dolu, berrak sesi dağ vadisinde yankılanıp kayboldu. “Hocam! Yapmayın lütfen, yalvarırım!” dedi nefes nefese kalarak.
“Bilimsel deformasyon, meslek hastalığı dedikleri tam olarak bu işte! Mantar mı? Bir mantar sporu, bir parazit insanı böyle mutlu, böyle sarhoş mu yapar? Hangi mikolojik literatürde, hangi makalede yazıyor bu? Psilocybin mi soluduk yani? Ama o halüsinasyon gösterir, geometrik şekiller gördürür. Bizim sadece... sadece keyfimiz yerinde! Bilincimiz açık. Dünya şu an çok güzel, doğa harika, siz çok iyi birisiniz, ben çok başarılı bir asistanım! İşte hepsi bu! Kendinizi kasmayı bırakın artık!”
Mete, kızın bu kaygısız ama kendi içinde tutarlı görünen mantığına karşı koyamadı. Zihni hala bilimsel bir açıklama aramak, nörolojik veri tabanındaki toksikoloji bilgilerini taramak için çabalıyordu ama düşünceleri sürekli sabun gibi elinden kayıyor, bir noktaya odaklanamıyordu.
“Ama...” dedi Mete, kelimeleri ve teorileri birbirine bağlamakta zorlanarak, “bazı parazitik mantar türleri, özellikle böcek konaklarının sinir sistemini felç etmek ya da onları kendi üreme alanlarına doğru yürütmek için çok güçlü, evrimleşmiş kimyasallar üretir. Endorfin, serotonin ya da dopamin reseptörlerini birebir taklit eden karmaşık moleküller salgılarlar. Eğer o mağaradaki bu yeni endemik tür, memeli hayvanların dopaminerjik sistemini doğrudan hedef alacak bir evrim geçirdiyse...
Biz şu an klinik olarak akut bir kimyasal zehirlenme, sahte bir nörotransmitter patlaması yaşıyor olabiliriz. Reseptörlerimiz tavan yapmış olabilir, bu yüzden tehlikeyi algılayamıyoruz.”
”Öyle olsa bile,” dedi Angela, arabanın yolcu kapısını açıp kendini tekrar sağ koltuğun yumuşaklığına bırakırken, yüzündeki tozu eliyle silerek gülümsedi.
“Bu benim yirmi dört yıllık hayatımda yaşadığım en güzel, en huzurlu zehirlenme Dr. Hun! Hadi, gidelim artık. Laboratuvara gittiğimizde bu topladığımız solüsyonları, tüpleri kromatografi cihazına sokar, DNA’sını inceleriz. Belki de insanlığın yüzyıllardır aradığı o mutlak mutluluk iksirini, depresyonun kesin çaresini tesadüfen bu dağda bulduk! Büyük düşünün!”
Mete, sürücü koltuğuna geri dönerken Angela’nın bu heyecanlı ve haklı görünen coşkusu, zihninde direnen o son rasyonel şüphe kırıntılarını da tamamen süpürüp götürdü. Mantığın soğuk duvarları, mantarın yaydığı o sıcak, koruyucu sis bulutunun içinde tamamen eridi.
“Evet,” dedi kendi kendine hafifçe gülerek, emniyet kemerini takmaya çalışırken. Kapıyı kapattı. “Laboratuvarda her şeyi test ederiz. Haklısın.”Kontağı çevirdi, motor güçlü bir kükremeyle çalıştı. Arazi aracı toprak cepten çıkıp tekrar pürüzsüz asfalta kavuştuğunda hızları biraz daha artmıştı. Yol, dağın etrafından dolanarak aşağıya, şehre, medeniyete ve onların güvenli laboratuvarına doğru inen, her biri diğerinden daha tehlikeli olan keskin virajlarla doluydu. Angela radyonun düğmesini çevirdi; hareketli, ritmik bir yabancı şarkı arabanın klimalı iç hacmini doldurdu.
Genç kız şarkının ritmine tempo tutarak koltuğunda hafifçe dans etmeye, ellerini havada sallamaya başladı. Mete de direksiyon başında şarkıya eşlik ediyor, hayatında hiç olmadığı kadar büyük bir iç huzuruyla önündeki gri asfaltı izliyordu. Eşinin ani ölümünün yarattığı o yedi yıllık ağır acı, Mira’nın ergenlik sorunları, geleceğe dair biriktirdiği tüm o akademik kaygılar, üniversite yönetiminin bitmek bilmeyen bürokratik baskıları... Hepsi ama hepsi şu an tamamen anlamını, ağırlığını yitirmişti. Dünya üzerindeki tüm dertler önemsiz birer ayrıntıydı artık. Sadece şu an vardı. Şu an, bu hız, bu müzik ve bu muazzam yolculuk.Araba, dağın en tehlikeli, görüş açısının dağ kütlesi yüzünden neredeyse sıfıra indiği o keskin, kör dönemeçlerinden birine doğru hızla yaklaştı. Yolun bu spesifik kısmında, sağ taraf yüzlerce metrelik dik bir uçurum, sol taraf ise yolu kapatan devasa, çıplak kayalıklardı.
Mete, virajın açısını hesaplayarak direksiyonu hafifçe sağa doğru kırdı. Tam o milisaniyede, karşı taraftan, şeridini tamamen ihlal edecek şekilde, yokuş aşağı son sürat gelen devasa, bir hafriyat kamyonunu göründü. Kamyon, dik rampadan inmenin verdiği kontrolsüz ivmeyle ve tonlarca ağırlıktaki toprak yükünün baskısıyla şeridinden çıkmış, tüm yolu kapatmıştı.
Normal şartlarda, en zorlu arazi koşullarında refleksleriyle bilinen, yıllardır profesyonel sürüş deneyimi olan Dr. Mete Hun, tehlikeyi gördüğü ilk anda frene asılır, aracı kurtarmak için usta bir manevra yapardı. Ancak şu an, o parazitik sporların zihnine, nöronlarına yaydığı o sahte huzur,
devam ediyor