‘’Restorasyon konusunda öncü bir firma olduğunuzdan önceliğim elbette sizsiniz ancak resmin 17.yy’dan kalma değerli bir eser olması ve boyanın çok ender malzemelerden elde edilmesi konusunda sunduğunuz dosyanın yeniden üzerinden geçmek istiyorum.’’
Ahmet Bey’in de dediği gibi alanında öncü firmalardan Altın Başak Şirketi’nde deneme sürecinde olan bir çalışan olarak bu anlaşmanın kabul edilmesi benim için çok önemliydi. Yalnızca beş aydır projenin bize verilmesi için Amerika’da yaşayan Ahmet Bey ile görüşmeleri sağlamak için uğraşıyordum. Şükürler olsun ki kaldığı otel evime uzak olmadığından unuttuğum buluşmaya zamanında yetişebilmiştim. Aksi halde bütün emeğim heba olacaktı.
İçimden şansıma şükrederken aceleyle çantama uzanıp hazırladığım dosyayı çıkardım.
Hızla elimdeki sayfaları inceleyip resmin malzemelerine dair raporu buldum. Şirketteki kıdemli ekip liderim İrem Hanım profesyonel gülümsemesi ile Ahmet Bey’e güvence verip elini bana doğru uzattı. ‘’Deniz Hanım kapsamlı bir araştırma ve laboratuvar sonuçlarından oluşan detaylı bir rapor hazırladı. Güveniniz bizim için önceliklidir.’’
Nemli saçlarımdan bir tutam topuzumdan kurtulup önüme düşünce parmaklarım ile hızlıca yakalayıp geriye ittim. İrem Hanım’ın konuşmasının bitmesi ile ayna karşısında çalıştığım mesleki gülüşümü takınıp Ahmet Bey’e detayları iletmeye başladım.
‘’Kanarya yumurtası mavisi olarak bilinen…’’ Dakikalar sonra Ahmet Bey ile aramızda bir tenis maçını andıran görüşme bittiğinde yorgundum. İrem Hanım bile başını ikimiz arasında çevirip gülümsemeye devam etmeye çalışmaktan sıkılmış gibiydi.
Sorularının her birine verdiğim cevapların Ahmet Bey’i tatmin ettiğini görünce içim rahatladı. Anlaşma belgeleri imzalanıp çalışma planı konusunda son düzenlemeler yapıldıktan sonra İrem Hanım şirketin genel müdürü ile telefon görüşmesi yapmak için izin isteyip masadan ayrıldı. Biz ise o sırada Ahmet Bey ile sade Türk kahvelerimizi içiyorduk.
Zaman konusunda fazlasıyla titiz olan adamın, iş bağlandıktan hemen sonra kalkıp gitmesini beklesem de öyle olmamıştı. Üzerine oturan İtalyan takım elbisesi ve ipek kravatı ile evde benim pijamalarımla olduğum kadar rahat görünürken, yaslandığı koltukta fincanı dudaklarına götürdü.
‘’Adınız bana sürekli tanıdık geliyordu.’’ dediğinde istemeden irkildim. Neyse ki mimiklerimi sabit tutabilmiştim. Sözleri bir soru oluşturmadığından cevap vermeye gerek duymadan dinlemeye devam ettim.
Altmışlarının ortasında görünen Ahmet Bey ise hevesle konuşmaya devam etti. ‘’Hilmi Saral’ın alanındaki tezlerini okumuş biri olarak söyleyebilirim ki babanızın yolundan gitmeye karar vermeniz takdir edilesi.’’
Bir sanat tarihi profesörü olan babamın adının geçmesi beni şaşırttı. On beş sene evvel vefat etmeden önce saygı duyulan, alanında önemli tezler yazan biriydi. Fakat ölümünün ardından sevdalı olduğu sanat eserlerinin aksine değer görmek yerine çalışmalarının çalıntı olduğuna dair ortaya atılan iddialar ile haksızca suçlanmış, sonunda bir köşeye atılıp unutulmuştu. Bir ağacın heybetli gövdesinin yeni sürgün verilmiş köklerine yenilmesini izlemek çocukken algılarımın ötesinde olsa da annemin babamın mirası için çabalamasını ve sonunda yenilmesini izlemenin acısını hala hatırlıyordum.
Yaşından ötürü gençlerin unuttuğu isimler ve çalışmalara aşina olduğunu tahmin ettiğim Ahmet Bey’e gülümsemeye çalıştıysam da beceremedim. Babamı savunmak yerine onu yok saymaya hazırlanırken göğsüm sıkışsa da sesim titremedi. ‘’Özür dilerim Ahmet Bey lakin isim benzerliğinden beni başkası ile karıştırdınız sanırım.’’
Ahmet Bey kaşlarını çatınca burun kemerine yerleştirdiği yuvarlak çerçeveli gözlüğü hafifçe aşağıya kaydı. ‘’Hilmi Saral döneminin dehalarından biridir. Onunla ve ailesi ile tanışma şerefine nail olduğumdan küçük kızı ile benzerliğinizi soy isminiz de destekleyince böyle bir çıkarımda bulunmuştum.’’
Ahmet Bey ile ben daha çok küçükken karşılaştığımız gerçeğinin yanına, babam için dudaklarından dökülen olumlu sözler eklenince onu onaylayıp konuşmak istesem de kendimi tuttum.
Annem yıllarca süren çabasının, babamın emeğini kurtaramamakla kalmayıp bize zarar vermeye başladığını keşfettiğinde bana gözyaşları içinde söylediği sözler hala içimi kanatıyordu.
Bundan sonra babanı unut.
Yetişkinlerin dünyasında başarı ve entrika birbiri ile bağlantılı olduğundan, annemin açığa çıkarmaya çalıştığı gerçekler güçlü adamların önüne taş koyunca işler bizim için değişmişti. Annem çalıştığı özel hastaneden kovulmuş, hakkında yalan iddialar ortaya atılmıştı.
Kocasının geride bıraktıkları ve kızının geleceği arasında kalan annem zorda olsa her annenin yapacağı seçimi yapıp pes etmişti. Son kalan bağlantılarına tutunup İstanbul’da küçük bir muhite taşınıp hayatımızı yeniden kurmuştu. Kariyerinde yükselip başarılı olması bir mucizeye bağlı olsa da Ali Cevahiroğlu’nun kızı Füsun Cevahiroğlu’nu tedavi etmesiyle önü açılmıştı.
Sonunu bu başarısı yüzünden kucaklayacağını bilseydi aynı seçimleri yapmayacağı kesindi.
Ahmet Bey’in benden cevap beklediğini fark edince masadaki fincanıma uzanma bahanesi ile başımı öne eğip bakışlarımı kaçırırken konuştum. ‘’Soy isim benzerliği olsa gerek, bahsettiğiniz şahsı tanımadığımı utanarak itiraf ediyorum.’’
Sözlerim pek de olumlu izlenim yaratmasa da Ahmet Bey daha fazla konuyu uzatmadı. ‘’Anlıyorum.’’ Neyse ki kısa süre sonra İrem Hanım telefon görüşmesini bitirip geri döndü. Ortamdaki gerilimi hissettiyse bile dile getirmeden kurulan ortaklığı kutlamak adına yemek davetinde bulunan patronunun sözlerini dile getirdi.
Ahmet Bey kibarca uçuş planı ve işlerinden bahsedip yemek davetini reddedince tuttuğumu fark etmediğim nefesimi yavaşça verdim. Lüks bir restoranda kasılan mideme rağmen gülümseyen bir kukla olma fikri boğucuydu.
İrem Hanım’ın ‘’Bir daha ki sefere.’’ demesi ile ayağa kalkıp el sıkıştıktan sonra mekandan ayrılmayı başarabilmiştim. Ayaklarımı acıtan topuklularım ile restoranın dışına çıkıp bulabildiğim ilk taksiye atlamak yerine yürümeyi tercih ettim.
Kısa sürede boğaz havasını alabileceğim sahil şeridine gelip bulduğum ilk boş banka oturdum. Gözlerimi adımı aldığım çalkalantılı dalgaların ev sahibine dikmek yerine kalabalığa çevirdim.
İnsanlığın binlerce yıldır koşturduğu bu şehirde bugün de herkes telaşlıydı. Takım elbiseleri ve cilalı ayakkabıları ile lüks arabalarına binen patronlarını memnun etmek adına gözlerinin altında uykusuzluk ve yorgunluktan oluşmuş halkalar ile koşturan çalışanları izlemek bana Yekta Poyraz’ın İki Ton İki Hayat tablosunu hatırlatmıştı.
Dudaklarım kıvrıldı. O resmin renklerinde ve ressamın fırça darbelerinde insanın içine işleyen öyle tanıdık bir his vardı ki hayran olmamak elde değildi. Üniversite eğitimimde beni sanata sürükleyen babamın çizdiği yol değildi.
Hayır, bir resimdi.
Tesadüfen rastladığım bir sergide yer alan bir tablo beni renklere aşık etmiş, kelimeler olmadan hikaye anlatan fırça darbeleri beni kendine bağlamıştı. O gün sanatla ilgili eğitim almaya karar vermiştim.
Sürekli yanımda taşıdığım çizim çantasına uzanıp içindeki kalem ve kağıtlara baksam da onları yerinde bıraktım. Hayal ettiğim gelecek hayatın materyalist prangasına tutsak olduğundan, bir ressam olmak yerine başarılı bir şirkette tablo restorasyon teknikeriydim.
Gerçi çok değerli eserleri yeniden hayata döndürme işi için hala bir izleyici niteliğindeydim. Alanının prestijli şirketlerinden Altın Başak Şirketi’nin çalışanları için deneme süresi iki yıldı. Bu süre dolana kadar sadece araştırma, proje hazırlama ve gerekli iletişim sağlama alanında şirkette çalışmama izin veriliyor, değerli sanat eserlerine dokunmama izin verilmiyordu. Araştırma ve dosyalama işlerini yapmaktan daha ötesine geçeceğim günü iple çekiyordum.
İç çekip nefesimi kasvetli havaya verirken başımı geriye atıp gökyüzüne baktım. Dudaklarım kıvrıldı. ‘’Selam sana yedi tepeli şehri kucaklayan gök kubbe.’’
‘’İzniniz var mı?’’
Duyduğum sesle hızla toparlanıp başımı sesin sahibine çevirdim. Otuzlarının sonlarına yaklaşmış, yeşil gözlü bir adam eliyle bankın diğer ucunu gösterip oturmak için iznimi istiyordu. Normalde yabancı bir adamın hele ki benden iri bedeni ve uzun boyu ile tepemde yükselen birinin yanımda olmasından hoşlanmazdım. Fakat adamın takım elbisesi içinde bile yüzüne yerleşen o kadar sevecen bir gülümsemesi vardı ki bana seneler önce kaybettiğim babamın ifadesini hatırlatmıştı.
‘’Elbette.’’ dememe sebep olan tam da buydu. İçimdeki kayba dokunan özlem hissi ile dudaklarım iki yanından sarkarken adam kişisel alanımı ihlal etmediğinden emin olup bankın en ucuna oturdu.
Ceketinin düğmelerini açıp bakışlarını denize dikerken demin ki sözlerimi duymuş olacak ki ‘’İstanbul’u sever misiniz?’’ diye sordu.
Soruyu geçiştirmek için ‘’Kim sevmez ki?’’ diye ortaya konuştum.
Koyu sarı neredeyse kahverengi olan kısa saçları yüzünden daha ön plana çıkan yeşil gözlerini bana çevirip ‘’Ben pek sevmem.’’ dedi. Dudakları ancak sevdiği birini kaybetmiş kişilerde rastladığım acıklı bir kesiğe dönerken, gözleri geçmişe dalmış gibi odağını kaybetti.
İstemeden kendimi merakla ‘’Öyle mi?’’ derken buldum.
Gözlerini kırpmadan konuştu. ‘’Benden çok şey aldı. Ailemi, evimi, sahip olmak istediğim ama uzak durmak zorunda kaldığım pek çok şeyi.’’
Tahmin ettiğim gibi sevdiği birini kaybettiğini öğrenince içim acıdı. ‘’Üzgünüm.’’
Yeşil gözleri hafifçe kısılıp yüzüme bakarken dudaklarının ucu kıvrıldı. ‘’Olmayın. Üzülmek pek yararsız bir meret. Mutluluğa gözlerinizi dikin.’’ Sözlerini bitirip sırtını banka yasladıktan sonra önümüzde uzanan denize doğru elini salladı. ‘’Ben yıllardır gözümü bu engin maviden bir an ayırmam. Bazen öfkeli bazen durgundur ama izledikçe insanın içine huzur verir.’’
Ben de başımı çevirip dalgalı denize baktım. ‘’Keşke insanlarda öyle olsa.’’
Adamın ağzından hoş bir kahkaha kaçtı. ‘’Ah bazıları öyledir. Ne yazık ki insanoğlunun çoğu o kadar şanslı değil.’’
‘’Öyle.’’
Tanımadığım bu adamın yanında böylesine rahat olmamı uykusuz bir geceye ve Ahmet Bey ile olan gergin konuşmadan sonraki bir rahatlama anıma yorarken birlikte bir süre denizi izledik. Gökyüzü kararıp bulutlar yeryüzüne öfkesiyle titretmeye karar verince irkildim.
Adam gök gürültüsüne kaşlarını çattı. ‘’Sohbetimize yağmur karıştırmak hoş mu şimdi?’’
Benim yaptığım gibi şehirle konuşmasına gülümsedim. İlk yağmur damlası yanağıma düşünce ortak şansımız hakkında söylenirken adam ayaklandı. Bende onun gibi ayağa kalkıp yağmur iyice bastırmadan önce bulabildiğim ilk taksiye atlamak için acele ettim.
Arkamdan birkaç kelime dediğini duysam da ne dediğini yeniden gürleyen gök yüzünden duyamadım.
Saatler sonra sudan çıkmış sıçan görünüşüm ile apartmanın merdiveninde ayağım kayınca küfür ettim. Tırabzana yapışıp tırmanmam gereken iki katı gözümde büyütürken telefonum çaldı.
Nefeslenmek, aynı zamanda bir kazaya kurban gitmemek için duvara dayanıp yere oturdum. Zaten kıyafetlerim çamurlu su birikintisini üzerime boca eden kahrolası şoför yüzünden kurtarılamayacak kadar kirlenmişti.
Kadın çantasının bir gömü alanı olmasına söylenip sonunda telefonuma ulaştığımda arama sonlanmıştı. Ekran kilidini açıp Onur’un beni aradığını görünce gülümsedim. Kendi işi bitmiş olsa gerekti.
Ben onu geri arayamadan Onur’dan gelen çağrı yeniden ekranda belirdi. Yeşil butona basıp telefonu kulağıma götürdüm.
‘’Bana iyi geçtiğini söyle.’’ dediğinde başımı soğuk duvara yaslayıp gözlerimi yumdum. Ben tam bir salak gibi aylardır kovaladığım görüşmenin günü ve saatini unutmuşken, Onur benim programımı hatırlayıp sonucu soruyordu.
‘’Anlaşmayı imzaladı.’’
Kısa bir gülüşün ardından gururlu bir sesle ‘’İşte benim sevgilim.’’ dedi.
İçim sıcacık oldu. ‘’Sen ne yaptın? Toplantın nasıl geçti?’’
Onur keyifsiz bir ses çıkarıp ‘’Adamlar ikna olmuyor, sanırım üç gün daha burada kalacağım.’’ dedi.
‘’Orada mı?’’
‘’Ah sana söylemeyi unuttum Deniz. Bu sabah telefon görüşmesi yaptıktan sonra Eskişehir’e uçtum. Gerekli izinlerde eksiklik varmış, bazı özel alan izinleri almak gerekiyormuş. İşlerin ne kadar zor olduğunu biliyorsun.’’
İç geçirip saçlarını hırsla dağıttığına emin olduğum Onur’a ‘’Halledemeyeceğin bir şey değil. Daha kötülerinin de üstesinden geldin.’’ diyerek moral vermeye çalıştım.
‘’Yine de seninle kutlama yapmak istemiştim.’’
Her zaman beni düşünen sevgilimin sözleri ile içim mutlulukla doldu. ‘’Döndüğünde kutlamaya ne dersin?’’
‘’Kesinlikle. Seni şimdiden özledim.’’
Dudağımı dişleyerek kıkırdadım. ‘’Ben de.’’
Onur’un sesi biraz daha tok bir hal alıp ‘’Deniz.’’ dediğinde yutkundum. ‘’Böyle güldüğünde ne yapmak istediğimi biliyorsun.’’
Zihnim hızla sevgili olduktan sonraki ilk buluşmamıza kayınca yanaklarıma engel olamadığım bir kızarıklık yayıldı.
On bir aydır tanışıyor olsak bile Onur’un insanlara olan güvensizliğimi yıkıp korkularımı yenmek için yanımda durmasına izin vermem dokuz ayını almıştı. Onur çevresine olan tavrı ve arkadaşça sohbetleri ile kısa sürede yeni başladığı işindeki ortama zorlanmadan alışmış, herkesin beğenisini kazanmıştı.
Ardından bana olan ilgisini çekinmeden ifade etmiş ama sınırlarıma saygı duyduğundan beni zorlamamıştı. Zaman içinde aşınan bir nehir yatağı gibi sevgisi kalbimde yer edinip ona kapılmamı sağladığında ise sevgili olmuştuk.
Bütün çekingenliğim ve endişelerim ile ilk buluşmamıza gittiğimde bana iltifatlar edip ne kadar şanslı bir adam olduğunu dile getirmişti. O gün birlikte iki ergen gibi sinemaya gitmiş, el ele sahilde yürümüş en son bana aldığı pamuk şekeri yerken bir çocuğun neşesiyle kıkırdamıştım.
Beni ilk kez o an öpmüştü.
Dudaklarının tadı pamuk şeker ve heves gibiydi.
Kalbim o an atmayı bırakmış, içim tarif edemediğim hislerle dolmuştu. Utançla alev alırken hızla geri çekilmiş, arzu dolu ela gözlerine bir an için bakabilmiştim.
Masumluğuma gülmüştü. Bende dokunulmadan kalan tek yanımın sebeplerini önemsemeden elimi tutup kızaran tenimin üzerine bir öpücük kondurduğunda ‘’Aceleye gerek yok.’’ demişti. Dolgun üst dudağı kıvrılıp yanağındaki gamzeyi ortaya çıkardığında ağzımın içi kurumuştu.
Onur ise ‘’İlklerinin her biri benim.’’ diye bir yemin gibi kelimelerini fısıldamıştı.
Kulağımdaki telefondan Onur’un yeniden adımı söylediğini duydum. ‘’Deniz orda mısın?’’
‘’E-evet.’’ Heyecandan kekeleyince yüzümü buruştursam da Onur kahkaha attı. Ardından inler gibi bir ses çıkarıp ‘’Yanında olup seni öpmek istiyorum.’’ dedi.
İki aydır birlikte olduğum adamın arzularına yanıt vermek istesem de dilim damağıma yapışmış, bedenim karıncalandıran endişeleri bastıramamıştım. ‘’Onur ben-‘’
‘’Ah beni çağırıyorlar müsait olduğumda seni geri arayacağım.’’ Arkadan yankılanan yabancı sesler ile telefon kapanırken ancak ‘’Görüşürüz.’’ demeyi başarabilmiştim.
Alnıma bir şaplak atıp sinirle dişlerimi sıkarken kendime kızdım. ‘’Ona evet demeliydim.’’ Öfke ile çantamı omzuma atıp ayağa kalktım. ‘’Bende seni öpmek istiyorum.’’ Dudaklarımdan dökülen kelimeleri Onur’un duyamaması beni daha da kızdırdı.
Kelimeleri dile getirmek neden bu kadar zordu?
İki aydır birlikteydik. Onur beni birden fazla kez öpmüştü ama geçen hafta yaşanan olay yüzünden hala kendime gelememiştim. Üzerime eğilen bedenin altında sıkışıp kalacağım korkusu ensemde gezinen buzdan parmaklar gibi beni ürpertirken, dairemin kapısına varıp anahtarlarımı çıkardım.
Eşyalarımı bırakıp kendimi odama attığımda, üzerimdeki her şeyden kurtulup yere oturdum. Bir an önce duşa girmem gerektiğini bilsem de yatağıma dayanıp dizlerime sarıldım.
Yanağımı ıslak tenime dayarken daha ne kadar bu eziyeti çekmem gerektiğini düşündüm.
Senelerdir süren doktor kontrolleri, ilaç tedavileri, konuşma seansları hiçbiri kesin çözüm vermemişti. Beş sene önce psikologlar ile olan ilişkimi kesmiş, insanlar ile arama sert duvarlar dikerek yakın temastan kaçınmıştım. Bütün insanlığın yücelttiği aşk denilen duyguyu tadıp tutku ile bir bedeni kucaklamaktan aciz olduğum gerçeğini kabullenmek acı verici olsa da hayatta daha beter gerçeklerin olduğu yalanına tutunmuştum.
Onur hayatıma girdiğinden beri içimdeki derin sandıklara sakladığım duygular yerlerinde kımıldanıp kendini hatırlatmasaydı kim bilir ne kadar daha böyle yaşardım.
Önce dostluğu ardından aşkıyla beni sarmalayan adamın ısrarları ile yeniden tedavi görmeye başlamıştım. Bu zamana kadar eksik olan tek şeyin yanımda birinin beni destekleyen varlığı olduğu sonucuna Meral Hanım ile birlikte vardığımızda hiç tahmin etmediğim bir ilerleme kaydetmeyi başarmış, altı aydır her seansta elimi tutup daha aşkını kabul etmediğim zamanlarda bile yanımda olan Onur sayesinde içimde umudun yeşermesine izin vermiştim.
Ta ki geçen hafta Onur’un evinde yaşananlara kadar.
Gözlerimi yumup hayal kırıklığının içime yayılmasına izin verirken zihnim o güne sürüklendi.